Oğuz Özdem (1959)

 

Uzak 1

dünyayı çekmişti
gözlerinin penceresine
o hep bakardı

o hep bakardı
tanrısını yitirmiş gök boştu
topuktaşı satan çocuk üşüyordu
köpek havlamalarına yağıyordu kar
saçakalatları titriyordu

uzundu yol öyküleri
ve sanki zaman büyüyen bir aydı
terk ederdi kendini
bir mısra-ı bercesteden

o hep bakardı
uçuşurdu güneş kuşları
suya attığı günden beri
son söğüt dalını
değdirerek bir çocuğun
düşsel alnına

son şansımızdı oysa rüyaya yatmak
vecd içinde bir mağarada
perçemli savunuyordu rüzgarlarını ölüm
yürekten geçen bir bakıştı taş
ben uzaktaydım uzağın kalbinde
demir erirken sıcaktı sonra soğuk
ey gözcüsü doğanın; aynı şeydi şimşekle çiçek
taşarken gönül ırmağı gövdesinde anlamın

o hep bakardı
annemdi göğsümün üçüncü dili
ve derdi ki
oyun kuşu ol oyunlarda
uç ama uzak diye bir yer yoktur aslında

(Uzak’tan)





Uzak 2

atları hatırlıyorum
kılıç sesleridir patlıyor birden
bitiriyor fanus fitilini
anlatsın diyorum gördüklerini cam
çarptığı an gece kızıllığı tenine
bir denemeydi hızla ölüşüm
ama hep aynıdır dünyaya sunduğum
hangi kışı taşıyorsam evime
heykeller bozar tarihi diyor birileri
heykeller yapar diyor başka birileri
devrim çıraklarının taşıdığı bildik kanayış
güneş altında kanayan, hep kanayan
dağ ardı ve sınır ötesi...


unut diyor beni tarih
başla güncesine ölümün
buradan başla; doğduğun yerden
oradan başla; öldüğün yerden
düşsel bir kenttir şiir
her kaldırımı bir düş
her düşü bir çocuk
ilkbaharını uyur rüyaları
ay doğar, doğar ve durur üstünde
görülmese de rüyalar uzaktan


atıp ağımı, topluyorum bütün renkleri
en kutsalı, sarıyı
altındır diyor "göçmen" toprak değiştirmek
altındır diyor "görmek" kan yüzlü van gogh
altındır diyor "emek" kış işçisi
görüyorum işte daha da taşlaşıyor taş
güvercin gibi kayıyor ülkemden güneş
bir giysi içindeyim karanlık
bilmem gerek kaç çeşit tutuşur us
yaz ateşiyle mi yoksa kış ateşiyle mi duruşum
yakıcı rüzgarın benden uzakta uğultusu


yenilik katarlarmış aramıza
bir şeye ilk adını verenler
yüzüm ayna olsaydı diyorum ellerim bıçak
kendimi yansıtırdım biçerken geceyi
bilmiyordum gizini sulardaki ölümün
biliyorum şimdi yolu ve yordamı
hiç bir yerde tutmayan kar gibi
istemeyi ülkemden ve dünyadan
ulus gibi bir ad içinde ölmeyi
her ölüm yeniliktir bize
bir tek ay'ı saklarmış kaburgasında gökyüzü
o da, hayran kalıp batarmış suya
çocukluğumuza, doğduğumuz yerde...

 

(Uzak’tan)




 

 

Uzak 3

 

"Sabahın olmasını bekleyeceğim ve

senin şehrini görmek üzere uyanacağım."
                                                      Tagor

görüntü işte hep aldatan
bilinmez nasıl sever
kiraz içindeki çekirdek rengini

sabahlar içindir pencereler
esinli bir dille gelir göz önüne
şefkat pullu mektuplar ve sonrası
üzgün bir kağıt gibi durur
karanlığında çizgilerin
çoğaltılan serinliğidir bu
düşlere doymuş ağacın
-güler yüzlü aşk mı tanımsız olan-
ola ki ateş yorgunu bir semenderi dinleriz
yaralı ya, kendi okuyla vurulmuş
belki kına kızıllığını açar
taşlarında görülmeyen

görülmeyen yazılandır
köpüksüz uykularına suyun
aşkı hatırlatır ayçiçeğinde
bilmek için, hangi sabah hangi kapıyı açar

kim ki getirir onun temizliğini sevgili şehrine
sabah şöleni olsun sarı yazlara doldurduğum

 

(Uzak’tan)

 

 

 

Uzak 15

 

 

                 “Dostumu rahat bırak. Üzüntümün kıyısı

                   muhterem sislerin arkasında yeterince

                               silinip kayboldu; artık düşlerin

                       göğünden isteyecek bir şeyim yok.”

 

 

dostumu rahat bırak

hepsini size bırakıyorum. kentlerin

ne kadar artık maddesi varsa: evet

efendim yorgunluğunu, aşksızlığı,

tutkusuzluğu, sıradanlığı, hepsini…

 

dostumu rahat bırak

ben; gazetelerin, televizyonların

çoğaltılan görüntüsü, aşk gözdesi,

kirpik taşı, su gözdesi, su uykusu,

ağustos böceklerinin toprağa akan sesi,

sıkılmış yumruğun içindeki güç: ölüm

 

dostumu rahat bırak

güz rüzgarlarının önündeki pamukçular gibi

önce hava kabarcıkları uçuştu damarlarımdan

cayır cayır yanmaya başladı sonra vücudun

su verilmez dediler ateşli hastaya

semenderce kanıksadım ateşi

 

dostumu rahat bırak

sarmaşık gibi kemiriyor bedenimi

dilime dolaşık sözcükler, benim cennetlerime

akmıyor sizin şiirleriniz. tanrı yaratmadı

beni ve tanrı öldüremez. gözlerindeki ışığı

yak, alaca günlerin anneleri ağlıyor

 

dostumu rahat bırak

kemikler çürümez, hatıralarım mavi

kıvrımlarındaki özlemi içmek kadar

kıvrımlı değişken bir barışı bekler

 

bir parıltı gördüm gözlerinde

bir kuyunun dibinden yansıyan

ürktüm, yalnızdı anne kollarının

uçurumunda, karıncalara yedirtmeyin

insan vicdanını diyordu bir insan

sesten şiire giderken görüntülere boğup

 

ölüm üzerine şiir yazılmaz

renkli değildir, şekli de yoktur

durup dururken… kahramanca, korkakça,

gülümseyerek… gelir gider.

kendisi siyahtır ama kızıl açar

gelincikte. gencecik gülümser bazen

soylu, vakur ya da çiçekçe…

ve tarihin dışına çıkarak…

kilitler bizi acılarımıza ve korkularımıza

 

dostumu rahat bırak

mürekkep yerine ölüm doldu kalemlere

kış erken bastırdı der gibi bu yıl

demek ki yakışıyor tarihe mavi

yanlış bir imlaya düşerken gök taşları

 

dostumu rahat bırak

ey bilici… işte su, hava, ateş

ve toprak… yaratabilirsen yarat bir insan.

önemli değil, seyircilerde de var

bütün bunlar, ama onların su gözleri akmıyor,

ateş gözleri yakmıyor, toprak gözleri çöl…

 

dostumu rahat bırak

ölüme bandırdın beni, ölüm yüzümle

tanıdın beni çağım, dağların memelerinden alıp

duvarlarına astım kentin. Yavaş yavaş

kemiriyor gözlerimi karıncalar, yavaş

yavaş akıyor ağzımdan sular, yavaş yavaş

aşınıyor taş, kırılıyor ölümle aramdaki cam

 

 

(Uzak’tan)

 

 

Ben Ülke Dedim Kimler Ne Der

 

ben ülke dedim, parçalanmış düşler yumağında

kimler ne demişti gök kara bir duman

tutuşmuş kapalı şiirler ateş açık

belleğim yanıyor dize dize

 

ben ülke dedim dayayıp kulağımı çocuk göğsüne

paslanırken geyik derileriyle kaplanmış trenler

haykırır bir zanlı boşaltırken tünelleri farlar

yağmur damlasında ıstıraplı yol yorgunu su

gül izi arar denize inen düz yollarda

 

ben ülke dedim, gökyüzünü yapıştırıp afişlere

giden bir görüntüydü tarlaların orak, yıldızların başak

rüzgârlar bitti, yel değirmenleri durdu indirildi yelkenler

kendimizi geçtik en yavaş hızımızla yanımızda hayat

resmi oldu ruhumuzdaki kızıl alevin son kez

 

ben ülke dedim yağmura aşılanmış köklerimle

meyhanelere düşmesi gibi insanın parasız

varoluş değil, yaldızlı yalnızlıklar vazolarda

gün karası sabahlar bir yarasa saat kösteklerinin içinde

kendine ayarlı bir albüm hafızalardaki iz

 

ben ülke dedim, kimler ne der

kime yakın benden uzak

yaz geçer gibi yüzüne doyduğum

 

ben ülke dedim, irademi gönderdim sarhoşluğuna

çokluğuyla çağırdı biçim isteyen renkler

kalbine yattım toprak hafifliğiyle zamanın

sığınır gibi iskeletime

uzaklaşmadım giriş kapısına kadar bile hayatın

şart koştu üçü ikiliğiyle diyalektik

söz vermedim kimseye, şairiyle doğardı şiir

‘ey tanrı tanımaz çocuk’ dedim ona

nerede görürsen bir bulut, insan vardır içinde

 

ben ülke dedim, çok dil öğrendim söylemeye

gözüyle korkar ya ceylan içi dolmayan bakışta

korktum, yalnızlık dedim adına, yalnızlığımı kaybettim

 

ben ülke dedim ya gerçeği süsleyeceksin

ya da gerçek yaratacaksın senin olan

ateşe düştü şiir

 

ben ülke dedim, çünkü konuşamaz doğa

harekettir tek yalnızlığı, ey dil, insan yanı dilin

sonsuz ağladı kitaplar

çiçeklerin çoştuğu  mevsimde, eski yapraklar…

 

ben ülke dedim, yağmur gibi düştün sesime

ölüler uzakta kaldı daha da uzak yaşayanlar

gürültüsünü gördüm içimdeki depremin

annem gerçekti babam ölü

yine cırcır sesi, yine temmuz, yine gece

silmiştim oysa gençliğin kar izlerini

aklıma gelmezdi kitaplar içinde aşk

kafamı kaldırıp düşmeden gökyüzüne

 

ben ülke dedim, dağlardan daha somut uzak

sevincimi ördüm kat kat

aşk daha doğru gök yüksek

 

ben ülke dedim, gök parçalandı öfkesinden

yağmurlarına ve rüzgârlarına

kimlerle çoğalıyordum serin ve acı

kadından  erkeğe-erkekten kadına

bir şeyler vardı unuttuğum ve yok dediğim

biçilmiş göğüsler içinde

tarihsel bir yangı kadar hatırlatıcı

başaklar arsında kıvrılan orak gibi yitik

 

uzatıyorum ellerimi, tören havası

yarısı insan, yarısı çığ yorgunu yas

erimesi gibi donuk bir yağın

açmam gerek cesaret aynasını

yakında ölecekler için göçtüğü yer yağmurun

kanlı düğün, ovalara inmiş dağlardan

dil yok, gövdenin bakışı, sıcak ateş

yara içindeki ok gibi mahkûm

 

ben ülke dedim, o mavi kokusu ve rengi toprağın

gerili tutuyor telgraf tellerini

memnun bundan kuşlar, habersiz

dünya, sessiz dönüşün ağaçları

güzel bir öfke yandı ağzımda

patateslere kazıdığım yıldızlar kadar çok ve uzak

kayboldu cevaplarını öğrendiğim bulmacalar

‘ölüler çoğaldı daha da çok yaşayanlar’

 

(Cesur Acı’dan)

 

 

 

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön