Oktay Taftalı (1958)

 

1958 Erzurum doğumlu. Şair, felsefeci ve pedagog. Haydarpaşa Lisesi'ni ve ardından 1982 yılında İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nü bitirdi. Aynı Üniversite'de yüksek lisans yaptı, 1985'ten itibaren Viyana Üniversitesi'nde felsefe çalışmalarına devam etti. 1980'den beri Üç Çiçek, Poetika, Düşler, E dergisi çevrelerinde yer aldı. Oluşum, Somut, Yazko Edebiyat, Varlık, Sombahar gibi dergilerde şiir ve denemeleri yayımlandı.

Şiir kitapları: Pembe Aralık(1986), Suların Durulduğu Yerde Yalnız Askerler(1993), Kan Geleneği(1998) ve Sivil Aşk Yoktur (toplu şiirler). Ayrıca, Şiir Ahlak ve Estetik, Medya Çağında Düşünce, Emperyalizm, Ahlak ve Siyaset Üzerine Bir Uzun mektup, Batı Aydınlanmasının Sonu ve Yerli Düşünce diğer kitaplarıdır.

 

 

 

Şarkılarında Rüzgârgülü

 

açık bırakmasan kapıları

ben uzayıp gitmesem

su istemese çiçekler

       ama sen su versen

açık bırakmasam kapıları

ben hiç değişmesem

 

bir gün güneş alsa odam, ışıkları söndürsem

bir rüzgâr gülü bulsam şarkılarında

serin yollarını yitirmesem

açık bırakmasan kapıları

duymasa başkaları, duymasa şehir

            benim olmayan bu çığlığı

 

keşke korkmasan, giden belki ben değilim

işte yazıyorum

ben şimdiyim, buradayım

işte yazıyorum, yazıyla kutsanırmış zaman

hem sen beni ne kadar bilirsin

ne kadar bilirsin çocukları

            şimdi burada olan ve

            değişmeyen hiçbir zaman

artık bu hayatı ne denli uzatsam,

            el versem

                        yalnızlığına

bütün korkular sana beni yazar

giden belki ben değildim, ama artık gittim

o kapılarıda yalnız ben kapatacağım

ben hiç değişmedim, şimdi sen sus

sen sus aralığında akşamın

ben yalnız

            ben bir hikâye zamanında ağlayacağım.

 

(Öküz, Kasım 1997)

 

 

 

 

Aşklarınızın Sahibi Benim

 

kelama başlayınca sizinle

geri gidiyor adımlarım, sığ sularınıza giriyorum

şaşırıyorsunuz, şölende ve cenazede

isteksiz heyecansız ve durgunsuz

siz var ya,siz

çocuklarını denizaşırı ölümlere gönderen

sömürgeciler kadar mert değilsiniz

bana gelince, beni yorunca varlığınız

beni öyle biliniz,

 

ki sarhoş ve dövüşçüyüm

bin beterim mülkünüze

aynalarınıza bakıyorum, aynalarınıza

saatlerinizi soruyorum, eskitiyorum onları

kızıyorsunuz

kızınız kızınız

kızınızı seviyorum, bana vermiyorsunuz

yoktan bir sevinç nasıl çalışır

hangi hukuk beni alıkoyar bilmiyorsunuz

diretiyorsunuz

şark usulü talanda ve haramda

bölüşemiyor, yiyemiyorsunuz

papaz yakıyor elinizi

işte andolsun

kapınızda dans ederim bundan böyle,

                                               size nara atarım

ölümsüzlük şerbetinizi ben içerim,

                                               uyurum uykularınızı

 

derin ve huzurlu

şakiri  ve zakiri anımsatıyor size

nasip değil, oralı değilsiniz

bakın siz var ya, siz

siz hakikaten bana dertsiniz

ben size ilan-ı harbim

kopunca tufan kocayınca kızlarınız

umutsuz aşklarınızın bile

amansız sahibi benim

                                                                      

(Öküz 49, Haziran 1998)

 

 

 

 

Bir Yanımız Öfke ve Deniz

 

belki kimseye bildiremedik

                                               ulaşmadı haberimiz yerine

oysa bu denizlerden karşı kıyılara ne çok yineledik

“utanmak biraz insan olmaktır aslında”

biz getirmedik bilim ve tanrı egemenliğini

                                   sömürgeleri biz keşfetmedik

günaha ilişkin değil kimliğimiz, günah belki bu çağdadır

ve avuç içimizdeki yara ondan intikam almaya yetmez

ansızın havaya düşer yorgunluğumuz

                                   dağ geyikleri üzerine bir söylence olur

kimse görmek istemez bizi akşamları

çünkü inanca göre biz

akşamı bacak aramıza gerer, alkolle inceltiriz

ve inanırız daima

utanmak biraz insan olmaktır aslında

 

ihtilallerin riyasını düşünürüz

ve isyanı kutsarız çokuluslu ölümlere soyunarak

küçük yaşlardan beri biliriz

bir yanımız öfke ve deniz bir yanımız palandöken doruğu

ateş, toprak ve su gibi

aziz olmayı denemeliyiz

uygun zaman: kuşkusuz ortadoğu

ve insan görünmeyen bir kuytuda ansızın

utanmak biraz insan olmaktır aslında

 

sonra ceketimiz bir uzun rüzgar yüklenir

ve ayaz kokar ellerimiz

yıllarca haber alınamaz bizden

postamız gecikir

gecikir postamız diye

cinnet getiririz güvercin katillerine

oysa zaman bize eşlik etmek zorundadır

geçmek zorundadır o

uçmalıdır haberimiz, bildirilmelidir yerine

“günah belki bu çağdadır ve biz utanırız

çünkü utanmak, biraz insan olmaktır aslında”

 

 

(Suların Durulduğu Yerde Yalnız Askerler’den)

 

 

 

Emanetim Tehdit Ediyor Yılları

 

                                                                       Tamer Saatçioğlu anısına

 

Beni vurduğunuzu kimseye söylemeyin

nasılsa her canlı

                                   sonunda toprağa düşer

doğa yineler kendini bir kısrağın karnında

emanetin ve tehdidin gizli ilişkisinden ötürü

                        yavrusunu emziren bir anne ateştir

                        ateş gibidir düşmanına

 

                        ben onunla barışığım

 

işte bu yüzden uysal ve sabırlı

                        bir ad bulmalıyım kendime

zalimler ve kahramanlar arasında ortak bilinen bir suçtan

                                                                                  almalıyım cesaretimi

 

ateş gibi anasının yanına iyi bir oğul

uysal ve sabırlı bir ad kendime

ve her canlı gibi düştüğüm bu toprağa

                                               sonsuz anlamlar verebilirim

 

ben hala

ayakkabısını bağlarken ilk derse geç kalan bir çocuk gibi

infazıma geç kalabilirim

 

beni vurduğunuzu kimseye söylemeyin

yaşarken değil belki

                        öldükten sonra ben

                                               yalnız rüyalarınıza emanetim

 

 

 

(Kan Geleneği’nden)

 

 

 

 

Hile ve Hayâl

 

Erdem bir ruh halidir, kömür hayatın gizi

akrebi henüz bilmiyorum, hayalse ben’im

                        belki benim nedenim bir pusu haberi

                        belki ben ateşe karşı bir sancıyım

                        şaşıyorum bana rağmen derin uykulara

                        bütün gece ateşe bakıyorum

                                                                       gelgit oluyor aklım

ben kutsal azınlıktan biri, akşam ülkesine yabancıyım

ben flagellum dei, yağmura ve ekmeğe inanıyorum

biliyorum zehirli bir kadın eli

                                   kimseye söylemiyorum

yani sözünü etmiyorum birçok sırrın

                        ve kimyayı ölümüme saklıyorum

yani göç eden maddedir, rüzgarımız gümüş

hileyi henüz bilmiyorum, hayalse ben’im

                        belki benim nedenim bir pusu haberi

                        belki ben erken ölümlere akan bir geceyim

                        gölgem dayanmıyor sevdiklerimin yokluğuna

                        benden önce gitmesin diye onlar

                                                                                  hileyi keşfedeceğim

ve rüzgarla birlikte ben

                                   kan revan içinde bir hayal olarak

önce davranıp hemen

                        ateşi aleme

                        alemi ateşe vereceğim

 

 

(Kan Geleneği’nden)

 

 

 

 

Sivil Aşk Yoktur

 
Bu kentte senin yaşadığını bilmedim
ne temizlikçi kadın söz etti, ne bekâr odam
                               böyle giderse de bilmeyeceğim
ne zeytin bahçesi gördüm burada
ne doğru bir hüzün ne sahici bir yalan
                               ben bu kenti terk edeceğim
çok acı olacak hava
belki yine sis ve duman
                                              belki de veba
ölümüne olacak bu işler
alçakgönüllü şairlerin ağzında deli bir gül gibi patlayacak
                                                                                            bir avuç kan
kan akacak kanallardan
                                              ben gidince
ellerindeki yaraların izlerini silemeyeceğim
rüzgâr kokusu yitecek saçlarında kıran
camlara vereceksin kendini
                                              ben bilemeyeceğim
sivil aşk yoktur diyeceksin
                                              hep terör hep kavga
hep yağma ile geçti ömrüm
en son bu kentte aşk şiiri denedim
baktım hâlâ utanıyorum
 
bu kentte senin yaşadığını bilmedim yıllarca
şimdi geçti mi zaman
şimdi yine "bahar yorgunluğu"
                                              yine sis ve duman
 
 
 

Suların Durulduğu Yerde Yalnız Askerler

 

                                         Gamze Ongan için
 
gecenin bir ağır kalkışı vardır, umutları üstüne
"açıl ey ömrümün varı açıl"
haziranda bir gece durulsun için sular
                                              duru sular gecenin en ağır umutları
 
hani unuttum sanırdın postal bağlamayı, palet şakırtısını
                               ve askeri ilimlere olan eğilimini gönlümün,
                                                             ki bıçkın ve delikanlı sen
 
savaşsız yapamazdın
                                              görüldüğün yerde durulurdu sular
sen, duru suların barbar ve hüzünlü kurmayı
bakakalırdı gurbet elleri
                                              yüreğinde atılırken 105'lik mermiler
 
bugün kederli ve çok öfkeliyim
                               elimde ahir zaman savaşları haritası
                               şans tanımıyorum sarışın kavimlere
ve münzevi bir sevgi olarak sen
                               hiç bilmeyeceksin, o ağacın yanında niye duruyorum
ancak eğer terk etmezsen bizi bu haziranda
söz verebilirim
herkesin en uygunsuz gördüğü bir zamanda
inançsızlık ve korkuya bir avuç barut değişeceğim
dili tutulacak parayı ve silahı tedavüle koyan bir yahudinin
ve görüldüğü yerde durulacak sular
 
birçokları dolaşırken ortalıkta sivil ve yavşak
ince sanatkârların tavrıyla ağır bir işçilik olarak
bir dülger, bir cam ustası
                               veya patetik bir asker cesaretiyle basılacak
               bu dünyadaki en beter harami zulası, senin evin...
 
gecenin bir ağır kalkışı vardır, umutların üstüne
"açıl ey ömrümün varı, has bahçenin gonca gülü" ulan açıl
ve sanma ki bu söylediklerim birer lejyon hatırası
yalnızca gurbetteyiz dedim
                               burası ne çad, ne zengibar, ne de fransız guyanası
haziranda sana asker doğmuş çocuklar armağan edeceğim
hepsi pala ve gürbüz
                               hepsi paramiliter
yoksa benden geriye ne kalırdı öfkenin anlamında
                                              ben duru suların
                                                             barbar ve hüzünlü kurmayı

 

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön