Sait Maden (1932)

 

Eş-Şa-Ti-Ku

 

                             Perişanlıktan ey ehl-i siz cem’edin hatır

                               Ki ben cem’etmişim her nerde vardır bir perişanlık

                                                                                                       Fuzuli

 

Geçen gün ayağıma takılan o gülünç şey vardı ya, o delik deşik,

üstüne basıla basıla yassılmış iğri büğrü şey, pis kaldırımdan

eğilip adlımda sana gösterdim ya hani, bir göz atınca ne derdik?

       Hiçliğin özüdür olsa olsa bu, gereksizliğin simgesi, bir çırgan.

 

Bir çırgandı, evet, o paçavra görünüşlü şey, çiğnenmiş kuş yuvası,

güve yeniği dürüntü, topaklanmış örümcek ağı, eşelek!...Eski

düşlerin buruşuk zarları da böyledir dedim sana, oldum olası

böyle bir kılıf bırakır gömlek değiştiren acılar yürekte belki.

 

İşte bunu der demez buldum: Yaşamımdı benim nesne. Yıllar boyu

kendi kendine birikmiş bir süprüntü yumağı, bir kül öbeği…İşte

kimliğe kavuşmuştu ansızın gübrelikte yetişmiş bir mantar soyu.

Nasıl da ürperiyordu, gördün, üzerinden elimi her geçirişte.

 

Yaşamımdı benim o nesne. Ama benim varlığımla yetinmeyerek

başka bir öz, benden daha sağlam bir kanıt arayan yaşamım kendine

göz görmedik, ayak ulaşmadık bir yerde, bana sezdirmeksizin, demek

bu çırganı örmüştü, bir küf kesesini, yıllardır uğraşa didine.

 

Altın önüne atsan yemez, itin önüne atsan it yemez çördük;

ne çarşıda geçer metelik ne de süs olmağa yarar paslı teneke;

kullanımdan kalkalı bin yıl olmuş bir dilden günümüze kalan tek

             sözcük:

“Eş-şa-ti-ku”! Toz desen toz değil, kığız desen kığız, leke desen leke.

 

Başka varlıklarda kuleler, anıtlar biçiminde yükselirken yaşam

şu  şaçmalıktan öte, şu tanıma gelmez şey oldu buğün benimkisi.

Yinede hep şuramda, ceketimin içinde taşıytorum sabah akşam:

Günün süprüntüsünde kendine bir kimlik arayan çerçöp derintisi!

 

(Milliyet Sanat, 34)

 

 

 

Biten Yaza Şarkı

 
Eğ yüzün şu gölgeye. Konuşma.
Geniş bir çarşaf gibi yay sessizliği
öyle düz, beyaz
üzerine bu dingin, çıplak ölünün.
 
Konuşma. Saç sözlerini
eski, silik sikkeler gibi toprağa.
Yanımızda yazın çıplak ölüsü
bir dağdan öbür dağa. Ey üzünç!
 
Yanımızda göz göz unutmabeni
Çiçekleri... Dokunma. Dokunma. Öldü
nicedir canınla beslediğin yaz
ve dindi su. Parça parça akıyor güneş.
 
Akıyor yüzün elimden. Eğil. Kulak ver
ağır ağır buruşmasına
bir yüreğin. Yoo hayır. Değil hiç kimse.
Yanımızda yüzükoyun yaz.
 
Kal biraz. Üzerime ger sessizliği
bir serin çarşaf gibi. Sınırsız. Beyaz.
Öldü yaz. Akıyoruz kuşla, yaprakla
dalgın gecesine bir uçurumun.
 
 
 
 

Ölümün Kapısına Bir Demet Kır Çiçeği

                    Ölümün kapısına bir demet kır çiçeği
                    bırakın; belki bir gün oradan geçeceği
                    tutar da görür diye başka bir çiçeksever!

1
"Ölüm bir hayvana benzese, neye
benzerdi, kuşa mı, istakoza mı?"
diye sordum Nur'a. "Kertenkeleye
benzer belki" dedi. "Niçin?" "Kocamı

yitirdim geçen yıl bir kertenkele
ardında koşarken. Belki, diyorum,
ikisinin ruhu tek bir temele
dayanıyordu. Ah, böyle bir yorum

hem güzel geliyor bana hem katı!"
Gülsüm degişik bir açıdan baktı
konuya: "O hiçbir şeye benzemez!

bugün istakozdur yarın kırkayak,
öbürgün ahtapot, gelincik, vaşak;
kılık değiştirir benden daha tez!"

2
Ölümün tadını bilen yok içimizde. Ne Fatma
biliyor o tadı ne Gülümser ne Yıldız. "Şekerli
bir tat mı, dedim, biberli bir tat mı sizce?" "Yok canım,
dediler, yaşamadan bilinmez ki!" "Bakın, ben yerli

birtakım tatlara çok benzer sanıyorum, madımak,
dut pestili, mücver, kaygana gibi." "Sen bu sonucu
nerden çıkardın" dediler. "Nerden mi? Çok kolay, damak
zevki bu topraktan gelip geçenlerin, en korkuncu

en güzelle karıştırmayı bilmiş de ondan. İşte
bunu düşünerek derim ki radikayı da andırır
üvezi de. Bugün çulluk, bıldırcın ızgarasıdır

yarın hünnap reçeli, kısır, patlıcanlı erişte.
Bakın, dedim, bir okuyun şu şiiri. Sizde nasıl
bir tat izlenimi doğarsa ölüm o tattır asıl!"

3
Bir gün de rengini sordum ölümün. Demet
kadehindeki rakıdan daha bulanık
denize baktı biraz. Bana dönüp: "Evet,
dedi, geçen gün ilginç bir olaya tanık

oldum. Hava yağışlıydı. Bizim sokakta
atlı bir araba durdu, yaşlı birinin
güçlükle çektiği. Adam diyordu ki ata:
İkimiz de çok kocadık, bu çile bitsin,

eriyelim şu yağmurda seninle, geride
bir birikinti kalsın yalnız, kül renğinde,
kimsenin bir anlam veremediği İşte at

bu söz üzerine sessizce uzandı, öpmek
istercesine adamın yüzünü, ürkek,
ölümün rengini bilmiş gibi o saat!"

4
"Evet, ben doğurdum ölümü
ve bütün bilgimi, görgümü
ona vermek isteyip tek tek
büyüttüm el bebek gül, bebek!"

"Yapma Gülsen, dedi, Süheyla,
ona bakmadık mı sırayla,
birlikte koşmadık mı iyi
kötü günlerinde?" "Eskiyi

bırak canım! Ben giderayak
özür dilemek istiyorum
ondan; bağışlar mı diyorum

onu unutmamı?" "Sen ancak
onu unuttuğun ölçüde sevdin,
yeni bir yaşama dayanmaz sevgin!"

5
"Ölüm bir gömü buldu:
elinde kazma, kürek
eşiyor her yanı, gün
doğduktan batana dek.

Ölüm bir gömü buldu,
alnı ter içinde, tek
tek arıyor her yeri
kazıp altüst ederek.

Ölüm bir gömü buldu:
de, bizden mi geçecek
komşulardan mı, Gülsüm,

izledigi yol? Gerçek
hangi taşın altında?"
"Sorma, nemize gerek?"

6
Pencereden bir türlü ayrılamıyor Özden;
gözü hep dışarda. Ayakta sesini bekliyor
ölümün ta sabahtan akşama dek. Ne yönden
gelir, neyle, ne zaman gelir, bilmesi çok zor.

Yeraltından mı çıkar, gökten mi iner? Karşı
köşeden mi görünür, elde sepet geçer mi
pazar dönüşü? Ya da, yol üstünde bir taşı
kaldırınca altından kaçışan böcekler mi?

Pencereden bir türlü ayrılamıyor Özden.
"Bir şeyler anlat bana, anne, diyor, yüzümü
sıyıran esinti mi, yukarda, dalda öten

kuş mu, düşen yaprak mı sessizce, gözlüğümü
saran buğu mu, nedir, nedir ölüm? açıkla,
yaşayamam ben artık bu dipsiz karanlıkla!"

7
Doğum gününü kutladık
bizde geçen akşam senin
Defne, Yıldız, Gül, Yasemin;
ama görmedin, çok yazık,

sen bizim o coşkumuzu.
Nerelerdeydin kimbilir.
kimin koynunda, sonsuzu
arıyordun; belki şiir,

belki başka bir şeydi bu.
Doğum gününü kutladık
İnci, Zeynep, Işıl, Burcu

Ayşe, Perihan... Kutsadık
seni hep birden, ah ölüm,
canım, sevgilim, mor gülüm!

8
Ölümün kaç kolu var kaç bacağı? Ben saydım,
bitiremedim! Bir gün yüz delikten fırlayan
kollardı, bir başka gün yüz delikten içeri
kaçan bacaklar... Peki, kaç gözü var ölümün?

Nereye giderseniz gidin, hep üstünüze
çevrilen bakışları saymaya ne söz yeter
ne yazı... Kaç ağzı var ölümün? Yedikleri
yalnız sen ben o değil, bütün yeryüzü, bütün

evren; tanrıyı da yer, şeytanı da... Ama ben
bilmediği bir yerde, tanımadığı bir şey
saklıyorum, bulamaz onu yer yarılsa da:

Ufacık bir şey, elma çekirdeği, karınca
bacağı, toz gölgesi gibi... Başka bir evren
çimlenecek onunla. Ölüm bilmiyor bunu!

(Adam Sanat, Nisan 2002) 
 

 

 

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön