Selim Temo (1972)

 

İhanetin  Uğultusu

 

                        “Söz, tene dönüşmüştür”(İncil)

 

öylesine bir Mayıs. bu

ikinci, sen yoksun. ruhum

çinko bir tepside. yalnız;

arayan değil dönen biridir

 

her yer bulaştı üstüme. kirliyim,

bir zenci kadar telaşlı, bağırın,

diye sustum,söz ve ses

yabancıdır, ten yanılmaz. ansızın

bir teleferik, termometre ya da aysar...

deliyim, bir gece bekçisi kadar dalgın. kefen

diye örtünmeden üstüme

 

işte herkes çekip gitti. geç oldu, ama

anladım insandan korkmam gerektiğini. söyler-

im,zaman ve veznadar cüreti:

“esrik bir kadını öpüyorum. bakmayın

adımı bilmiyor. nasılsa unutur

güneşin kuzeyden battığını. kasıklarımda

cinlenen hin’e sarılıyor. bildiğim

tek özgür ülke, nüfus:1,rakım:1.72!”

 

içime döndüm yine. seni severek

kullandım çarşı iznimi

 

(Kavram Karmaşa, 8)

 

 

 

 

Külün Uğultusu

 

Külü anlatacak şiir, uzamına

bulanmak zorundadır.Üstümden

başlarsam; battaniye, teypte Nirvana.

Rock In Town bileti, küllük ve boş poşet

Lorca ve flüt. Yırtılmış bir banka cüzdanı.

 

 

Külle dolaştım bütün gece.dünya

epey değişmişti. Korktum birden

Karşımda Zenon ve Perikles’i görünce.

Su’yun ve tuz’un tarihinde insan

vazgeçilmezmiş ateş ve yeşil için.

yumru ve çöl için.gölge

ve buz için.bir denizi öpen

bütün kıyılara koştum.kundağımda

gül kanatları ve sardunya rengiyle.

 

oysa intiharı kuruyordum, bir telefon

direğini bacaklarımla üçe tamamlayarak.

boynumda ağaç , nehir ve gök-

yüzü dağlanmış solgun bir çocuk hayali.

yaşamak ,bir katlanma etkinliğidir.ve

söylediklerimizin büyüsü söyleyemediklerim-

izdedir. Diyeceğim birden

karşımda Lucretius ve Dante

 

İlhan Berk, yaşlı bir cep aynasıdır!

                        

(Varlık, Temmuz 1997)

 

 

 

 

 

Oğlumun Gölgesi

 

yelken gibi şişti rüzgâr yüzüm oyuk oyuk

kırgınım ölüden kalan giysiler içinde erselik

bir meme mi bu dikelen gece şu saatte hâlâ

hapşıranlar olmalı kendini düşe sayan unutan

büyük kibire atanan cüce bir memur tımarlı

rakılarla korkunç bir sataşma mübaşir çağırmadı

demek ben de masumum

 

kuluncu alınmış bir zaman daraltılmış pantolonlar

içinde semiz şehrin virgülleri yok hazır

düşler satılan çarşılar kapalı burada artık

Hiçkimse’nin külüyüm anlamsız zayıf kederli

göğsüne yarayla başladı oğlum nasıl üzgünüm

kollarım açık belki ben de çarmıhım ağzımda unf

çarh gibi tuhaf sözcükler sanki bir Göl tercümesi 

şitâb hattâ hab gibi sesler çıkar ulurum

 

soluk derler ona hadi oğlum bir tarihi var onun

 

biri elma soyacak durup bana bakıyor yanlış

diyorlar ordan yanlış kuş kanatla yazılır dışarda

ağır aksak bir dışar asılmış bir pencere çok sakallı

bir ay süt gibi gerçek şeylerden konuşmalı âh

ölüyle geçirdiğim haftanın saçları mı uzar

yollarda bayraklı infial uzun uzun  kırılan

yüzüm yalnızım aylak gençliğimin veda partisinde

meraktan üşüyen o bâğ o bâğbân da yaralı

 

soluk derler ona hadi oğlum bir tarihi var onun

Partlar Akadlar Elamlar  yemyeşil bir indus gamlı

bir Samsat seninle katıldığım kavmin hâtırâtı

gri yumuk gözlerle açıldığın ölüm de benim

kendimi duyduğum bütün vadiler yine güz

şu güz bize de borçlu terin bir şekle eşyanın bir

isme döndüğü yer ah vefanın kolları kısaymış

senin inleyen ağzında bitiyor ma’nâ

 

soluk derler ona hadi oğlum bir tarihi var onun

 

girye girîn ve crying dört dilde ağlıyorum

vedanın yaslı ellerine tutunarak çekiyorum uzağı

boynumu unuttuğum odalardan aceleyle toplanmış

gemiler gümüş gemiler sarı gemiler batık gemiler

tesekkün yahut ağırbir dengbéj havası içinde Kürtçe

ezgin olduğum dil tutup herkesi yitirdiğim babanın

oğula kestiği vakiymiş meğer burada buranın

uzayında kımıldayan ceset benimmiş fakat

 

çıktığım her avdan kanlı sözcüklerle döndüm barbar

fatihlere ulandığım seneler çılgınca bir katılım duygusu

herkesin uzağına düşüren fakat bunu sevmemeli

bir gölge bir is çıplak ruhun kınında parlayan şehvet

vahşetin emzirdiği sakar bir ülke nehir boyları

gülmek ya da uyumak uzun yataklarda iyimser

ahmaklara kanmak kendini bir şey sanmak

 

soluk derler ona hadi oğlum bir tarihi var onun

 

 

 

göğsüne bakıyorum kekeme bir Venüs’le acının

düşünceye döndüğü gözlerle kani’: hayat kazanır

sonunda ne büyük çaresizlik ne beter inanç öykü

değil dedim nihayet bu bir atmosfer delirdim ağrımla

mayalayıp bütün evleri kurşun tahtıma kuruldum

bana ölüm suresi bir oğul suretinde inecekmiş meğer

 

ağıt bilirim ana dilimdi uzun sıska uyaklarla yaralı

memelerini merak ettiğim kadınlarca söylenirdi Ah,

Nijad’ı bildim sonra gölgeyle konuşan yitik yaşları

köprü mü demiştim usançla inanç arasına nasıl asılırsa

çamaşırlar iki kardeş balkona yoksa kendimi bu acı için

mi büyüttüm ah benim bu benim kırık çopur hiç

toprak yiyerek büyüyen sefil son demdir anlıyorum

evet burada bitiyor harflerini gövdemle kazıdığım mesel

 

süngüm kırık, oyuncak bir babayım artık!

 

 

(Varlık, 1156)

 

 

 

 

 

 

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön