Sennur Sezer (1943)

 

Çine Bir Şarkı

 

Bir su dökülürdü
Ellerin dökülürdü omuzlarıma
Sarar dürer uzağa alırdık uykuyu
Kuyu diplerinden bir kavga
Su yüzüne nasıl
Nasıl bildirirdi kendini
Kaygu

Bir su dökülürdü
Ellerin dökülürdü omuzlarıma
Sevgimiz ışır ışımaz
Bir martı kopardı geceden
Islak saçlarına, sinsi
Sevda adına ne kurulmuşsa
Eskirdi

Ezgi, ağır ve bulutsu
Sarardı başağrılarımla uzak
Masal başkentlerinden
Çin'den bir şarkı düğümlenirdi:

                -Ming eskici değildi ama
                 Yamardı her gün
                 Kürek kemiklerine ölümü
                 Sızlardı önünde
                 Kaderi küçük kızların
                 Nerde o, derdim, nerde o
                 Kral sofralarından
                 Soframa uzanan değnek
                 Sızlardı kürek kemikleri
                 Ming eskici değildi-

Çin
Hiç yaşamadığım çıplak ve yaban
Düğümlenirdi kaş çatışlarında:

                -Bilmediği halde okumayı
                 İsimleri tanırdı
                 Ölüsü olan
                 Şu biraz eğik yuvarlak Çing
                 Bu gururluca çizgi Çang
                 Ve kan damlar gibi parlak
                 Şehit listeleri-

Gece böyle güzel
Kara ve yalın
Uzat sokakları
Tek bir çiçek atılsın suya
Çünkü resmi yapılmaz yalnızlığın

 

(Direnç’ten)

 

 

 

 

Kirlenmiş Kâğıtlar

 

I.

Bilir misin bekleme salonlarını küçük istasyonların?
Akşam saatleri, uzak İstanbul'a, Ankara'ya,
Dünya'ya birden iner karanlık. Ve üstüne sinmiş is
kokusuyla, hep geç kalırsın artık.

Uykusunu alamamış beden, acımış yağ ve
tanımadığın bir koku ortalıkta. Belli ki çoktan gelip
gitmiş posta. Ve ışık ışık geçen hızlı tren durmaz
bu aralıkta. Geç geldin.

Bir söylentiyle büyütülür herkes: "Gündönümü
şenliklerin ateşleri sönmeden geri döner
zemheri. Tipiye karışır erkenci çağla, çiğdem...
Savrulur erik çiçekleri. "Boy atamayan ahlat
yineler: "Geri döner zemheri..."
Ve tadını kalın kabuklar ardına saklar...

Kadınlar, ki yoklukları farkedilir olsa olsa. Kadınlar,
bir yazma, bir renk, bir devinim... Karıncalar kadar
olağan... Payları karıncalar kadar hayatta.
Göçerler, trenleri tanımadan. Selvisiz ve söğütsüz
bir ıssızda, katar katar gece taşları.

Bekleme salonları. Ucuz tütün, mektup torbası ve
bir öykü: cılız ışığıyla. Susuz ve ışıksız köylerin
kapısı. Dünyayı bir durak sayanlara, örnek:
"Budur payına düşen. Bekle..."
Ve gökte gecikmiş bir turna katarı.

Bilir misin bekleme salonlarını?

II.

Gül desem gocunur musun, her gördüğüm çiçeğe.
Her dikeni gül saysam... Böyle kıraçlar varmış,
dinledim: Gül diye adlandırırmış her rengi,
Ve gül kokarmış ortalık. Sonra sevdanın
ulaşmadığı kuytularda, karasevda olmuş her
tanışıklık.

Ah, dilini anlamadığım kalabalık...

Suçludur erken açan ve erken geçen çiçek
Rüzgâra sinen koku. Yaban diye adlanır
utangaçlık. Hırsızlık yasak ama yağma helâl.
Kirletilmiş düşler, parçalanmış yürek...
Gülün morardığında menekşe sayıldığı...
Gülün tanınmadığı gerçek...

Ah, sesime sağır yalnızlık...

Güzle ballanacak dikenleri tanı. Dil buran
meyvelerden sakın... Ağuludur terle, kanla
sulanmayan ürün. El değmemiş bahçe,
görülmemiş düş hayretmez.

Ey adım uydurduğum koşu... Yorulmaz aşk...
Yetinmez aşkınlık.

 

 

 

 

 

Hergele Şiirler

 

I

Sen ki övünürsün kadınlara egemenliğinle

Söyle

Nedir eldeğmemişlik ve ne zaman biter

Ve neden daha kolay bir fahişeyi şaşırtmak

Yaşlı bir bakireyi hoşnut etmekten 

Söyle

Nasıl altedilir eldeğmemişlik

O ulaşılmaz noktada

Yeniden yeniden üretken

 

Sen ki övünürsün

Gövden ve sertliğinle

Ve bir bulutu ele geçirdin mi

Ve gökkuşağını doladın mı beline…

Söyle

Bir kızı nasıl ayırırsın bir anadan

Göğüslerine dokunmadan

 

Gövdenden kurtulmaktır sevişmek

Düşlerinden sıyrılmak

Yeni bir etle kuşanmak yaşamayı

Ellerini kamaştırır etin

Eğilirsin

Ve bezgin boşalırsın yatağına

Kendine kapalı ırmak

 

Sen ki övünürsün kadınlara egemenliğinle

Usanmadın mı sarılmaktan gölgene

Söyle.

 

 

 (Varlık, Mart 1999)

 

 

 

Öfkeli Bir Ozana Masallar

 

I

 

Kanı anlat ozan…kurudukça ağırlaşan kanı.

Silinmez kokusuyla üstümüzde dalgalanan göğe

kafa tutan kan, kaç yüzyıldan beri aktı. Tarlaların

eğreti sınırları ve masalların sevdaları için. Çin gibi

kırılgan bir vazoya renk olmadan. Ve boyamadan

bayrakları…Sandık kokusuna karışmış, eprimiş

gömlekler, mendiller ve hep uğuldayan bir

mektup…kanın taşıyıcısı.

Acı… bir bakır çalığı gibi…silinse de izi belli.

İnciltici. Ama utanç…kıvrılarak ilerler. Kemirir

uykuları. Hangisi? Hangisi kırarak dayanmanın

mermerini sızdırır kanı. Ve utancın yüze vuran

kızıllığı kanla solar mı? Ya acı…

Kanı anlat kanı…Boyayıp kırı gelincikler açtıran…

Bir yapıyı kutsayan … Duru ve kirli pınar. Eskimiş

put. Öç almanın şaşkın kılavuzu. Acıyı durmadan

yenileyen ve utancı körükleyen…duru su…

Bir gün çobanların kavallarını dinle. Eline batan

dikende tanı…bu puslu pınarı. Tuzlu adıyla

sarhoş,serdengeçtilere bak…uzak bir söylenceyi

yinele…’Bir gün kanın anısıyla başı dönenler ocağına

geldiğinde…onlara gelincikler sun. Yatıştırsın. Ve

öfken utanca dönüştüğünde çamur yoğur.

Alışırsın testinin durmadan susayan dinginliğine…’

Sevda…örtüşürmü kanla…Eğil bir bak…eğil bir

bak yüreğine… Anla…

 

II

 

Ey ozan sil kanı sözcüklerinden. Gümüş bir para

gibi, ışıl ışılken birden kararan kanı eksilt

dizelerinden. Tanıdık ve baş döndüren kokusu,

üstümüzde dalgalanan göğe sinen kan… Ve

durmadan yeni çitleri, silinen sınırları ve ağlayan

çocukları hatırlatan…hatırlatan kan durulsun,

Sil kanı ey ozan, sil kanı maslardan. Gümüş

yüzükler kırılmasın. Dargın aşıklar kucaklaşsın su

başlarında. Kavuşma umuduyla eli ayağı

kesilenlerin gözünü bürümesin kan. Gelincikler

yalnız sevgili dudaklarını söylesin. Al yanakları

gizlesin. Şimdi neyi okşasam ellerim kızarıyor.

Utancı okşamışım, öfkeyi kucaklamışım gibi. Ve

akşamüstleri  ellerim göğe dokunuyor. Kanı sil

dünyamızdan ey ozan.

 

III

 

Usuldur ve ılık. Döker karartır ve dökülen hep

aydınlık. Soğudukça ağırlaşır. Ve tüm bıçaklarda

yüzyıllık bir atası kamaşır.

Adını anmasam yite mi?

Toprağa o mu verdi rengini?

Ve göklerin dinmeyen tufanı…yerin sarsılması

onun yüzünden mi?

Durdur kanı ey ozan!

Ekmek, toprak ve sevgili arınsın kandan!

 

(Varlık, 1115)

 

 

Hekim Öğütleri

Uyanıp gecenin bir yerinde
karanlığı dinlemek?
    Sevdadandır
Dalıp gitmek yıldızların kımıltısına
Yüreği bölmesi türkülerin?
    Sevdadandır
Geceler uzuyor gitgide...
    Kıştır
     geceler uzar
     Sevdadır kısaltan geceyi

Sevda nasıldır?
Unuttu etim iğde çiçeklerini
Dişlerim kenetli
sevda dendimi
    Elinizi toprağa dayayın
     duyun tohumun çıtırtısını
     Kekik koklayın
     Toprağın sevgisiyle bakın
     güneşe ve yağmura
     Bir bebek kıpırdasın kanınızda
     Sevdalanın.
 

 

 

 

 

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön