Şükrü Erbaş (1953)

 

 

Aykırı Yaşamak

 

Geriye bakarak yanıtlıyoruz birbirimizi

Bir destek aranır bir güç alırcasına

Dönerek ikide bir anıların ülkesine..

Alnımızı gererek konuşuyoruz, kaşlarımızı

Bir ince eğimle siper edip bakışlarımıza

Çok iyi bildiğimiz bir duyguyu

-  O biraz yenilgiye biraz ezikliğe benzer

   Ortak yaşadığımız sızım sızım -

Saklamaya çalışıyoruz birbirimizden.

 

 

Uzun uzun susuyoruz sözün kıyılarında

Hangi kapıyı aralasak bir uzaklık esiyor

Hiçbir düşünceyi sonuna dek götüremiyoruz.

-  Böyle belirlenmiş sınırlar içinde

   Bir iç denetimle, bir dış denetimle

   Konuşmasak da eski tadını yitirdi -

Düşler kuruyoruz yeniden gelecek üzerine

Kaldırıp kirpiklerimizi ayak uçlarımızdan

Dağlara bakıyoruz, ufuklara, bulutlara

-   Ah, o insan yüreğinin değişmeyen tutkusu -

 

 

Bir güncel sesle sonra, çirkin ve çiğ

Bir kirli görüntüyle hayata ilişkin

Dönüyoruz gerçeğin o kalın çizgisine..

Yeni yeni yaşamlar kuruyoruz ödünler vererek

Aklımızda yüzlerce geçerli açıklama:

"Yaşamak zorundayız nasılsa, iyidir

Hiç yoktan var olmak" adına

Karşı çıktığımız ne varsa yapıyoruz hepsini.

Bir kan pıhtısı gibi yarada kuruyan

Binlerce uyuşturucu merhemle donuyor kalbinizde

Anılar inançlar incelikler düşler..

 

 

 

 

Düğüm

 

Adamlar sarkık yüzleriyle derin bir geceden indiler

Tenha evlerden büyüyüp gelen bir ağrıydı duruşları.

Adamlar sabahlara dek her yıldıza bir sigara içtiler

İç geçiren bir pencere. Yaprakların ayini.

                 Dem çeken kaldırımlar.

Güneşin konuşmaya başladığı saatlerde, kekeme

Her kapısı yalnızlık kusan bir kente hece hece düştüler.

 

…

gecenin kâğıdında gözyaşının mürekkebi

Herkes kendi uçurumuna bir taş atıyor.

Şimdi binlerce ayrılık çatılarda kuşlar

Yola değil, suya değil, göğe değil

Ah benim kirpik kirpik eşiklere gömülen annem…

 

Adamlar kopup ana rahminden gurbeti kurdular

 

 

 

Kocaman Bir Çocuğu Öpüyorsun

 

Sen bende neleri öpüyorsun bir bilsen

Herkesin perde perde çekildiği bir akşam

Siyah bir su gibi yollara akan yalnızlığı öpüyorsun

Ağzında eriklerin aceleci tadı

Elleri bulut, gözleri ot bürümüş ekin tarlası

Bir çocuğun düşlerine inen tokadı öpüyorsun.

Yağmur her zaman gökkuşağını getirmiyor

Aralık kapılarda bekleyişin çarpıntısı

Bir kadının eksildikçe ömrüme eklenen

Uzun gecelerini, solgun gövdesini öpüyorsun.

Uzak dağ köylerine vuran ay ışığı

Kerpiçlerden saraylar kuruyor yoksulluğa

Ne suların ibrişimi ne gökyüzü ne rüzgâr

Sen bende gittikçe kararan bir halkı öpüyorsun.

 

Sakarya Caddesi'nde sarhoşlar

Rakıyla buğulanmış kaldırımlarına gecenin

Yüksek sesle bir şeyler çiziyorlar.

Yalnızlık her koşulda bir sığınak bulur, diyorum

Uzanıp dudağımdaki titremeyi öpüyorsun.

Örseler acıyla düştüğü yeri

Susarak büyüyen adamların sevgisi.

Ağzında pas tadıyla bir inceliği söylemek

Bir gülünç içtenliktir, gecikmiş ve ezik

Sen bende yanlış bir ömrün tortusunu öpüyorsun.

İnsanın zamana karşı biricik şansıdır aşk

Onca kapı onca duvar içinde bulur aynasını.

Sen bende neleri öpüyorsun biliyor musun

Herkesin simsiyah kesildiği bir akşam

Yıldızlarla yedirenk gökyüzünü öpüyorsun.

 

Sen bende, gözlerinin anne ışığıyla

Bir solgunluktan doğan kocaman bir çocuğu öpüyorsun.

 

 

 

Beni Dönecek Bütün Tekerlekler

 

Ağaçlar dursun, ben gideceğim
Ne kadar savrulursa savrulsun
Gölgesi hep dibine düşen
Rüzgarsız saçlar, akşam sokakları
Kimselerin bir yerlere gitmediği
Oyuğuna sızdığı sadece
Koltuklar dursun, ışıksız uykular
Balkon demirlerinin büyüttüğü uzaklık
Şimdi hepsi birer zaman ölüsü
Duvarlara yük fotoğraflar
Yoksul pencerelerde gönül zenginlikleri
Çiçekler dursun, yapıştırma resimler gibi
İnsanı içinden yıkan
Öncesiz incelikler, sonrasız gülüşler
Ben gideceğim,
Kalbime dek soyunarak giyindiğim her şeyi...

Ah ey aynasından ırmaklar akmayanlar
Beni dönecek bütün tekerlekler
Ömrümü yollara yayarak seveceğim...

 

 

 

Armağan

 

Senin gözlerini

Dağlardaki çocuklara vereceğim;

Çayır çimen kokusu rüzgarlar dolusu

Ocaklarda tüten hayal

Yıldızlı bir pencere bozkırın yoksulluğunda

Haran’a açılan balıklı göl

Biraz anne,biraz kardeş

Çokça sevgili

Gözlerini senin,çocuklara

Sevsinler diye birazcık kendilerini…

 

Senin gözlerini

Çocuklara vereceğim kentlerdeki;

Onurlu ve uzak

Hilesiz ve çıplak

Bir su damlasından korunaksız

Ay ışığına ilmekler atan

Ebruli,derin

Bal kıvamındabir gizem

Biraz dost, biraz sitem

Çokça sevgili

Çocuklara, gözlerini senin

Sevsinler diye birazcık başkalarını…

 

Senin gözlerini

Evlerdeki çocuklara vereceğim;

Bulanık,huysuz

Kirpikleri odalarda kıvrım kıvrım yollar

Halkalanmış acı su

 

Bir kısılmış bir çözümsüz rüzgar

Biraz öfke,biraz naz

Çokça sevgili

Gözlerini senin, çocuklara

Sevsinler diye birazcık ömürlerini

 

(Evrensel Kültür, Nisan 1997 )

 

 

 

Ölümün Avlusunda

 

Baktıkça daha bir derinleşiyor gözleri

Salih çınar yapraklarını örtmüş yüzüne

Ben kalabalığın hüznünden topladığım bulutu

Bıraktım usulca tabutun üstüne

Ergül pusatsız bir soru caminin avlusunda

Ölümü bir başka ölümle düğümleyip çözerek

Sonuçlar çıkarıyor yaşamak adına…

 

Yakamızda bir dal suskunluk, bir boyun eğiş

Solgun fotoğraflardan bize bakan bir adam

Katıp anılarını ömrümüze, bedenini

Bir konuk gibi saygıyla uğurluyoruz toprağa

Üstümüzde günışığı, alnımızda rüzgar

Yaşama hükmünü sürdürse de tenimizde

Herkes biraz kendi cenaze töreninde…

 

(Bütün Mevsimler Güz’den)

 

 

 

 

Ağaran Bir Suyum

 
Nerden mi anlıyorum yaşlandığımı 
Kadınlar gittikçe daha güzel 
 
Güneş daha hızlı adımlıyor gökyüzünü 
Sular daha soğuk rüzgâr daha serin 
 
Eskiden her konuda konuşurdum istekle 
Bir geniş gülümsemeyle dinliyorum şimdi 
 
Büyük yapılar ışıklı çarşılar bitti 
Ara sokaklara salaş kahvelere gidiyorum 
 
Kurtulmak için çırpındığım çocukluğu 
Yeniden öğreniyorum çocuklardan şaşarak 
 
Bütün sesler çın çın bir yalnızlık oluyor 
İçimden geçenleri söyledim sanıyorum 
 
Birisi bir şarkı söylemesin kederle 
Tenimde bir titreme kirpiklerimde buğu 
 
Kısa söz basit eşya kedi sevgisi 
Aktıkça ağaran bir suyum zamanın ırmağında 
 
Nerden mi anlıyorum yaşlandığımı 
Kadınlar daha güzel kadınlar daha uzak...
 
 
 
 

Kar Yağışı

 
Yalnızlığın sesinden bir resim yaptım
Karanlık kalabalıklardan süzdüm ışığını.
Akşamüstleriyle boyadım vazgeçen ağzını
Parmaklarını uzattım gece suları gibi ıssız
Salkımsöğütlerden bir beden çizdim usul
Hiçbir rüzgârın duruşunu bozamadığı
Bütün yağmurları topladım yapraklarına.
Sonra tüm yolcuların silindiği bir ufuk
Örttüm kâkülleriyle alnının üşümesini.
Puhu kuşlarının avazını yerleştirdim
                                        dudaklarına
Uzanıp uzanıp öptüm sonra acıyla.
Gözlerini kapalı çizdim görmesinler diye
                                                  kimseyi
Madem görmeyecekler bundan sonra beni.
Astım saçlarından odamın boşluğuna...
 
 
Uzun sustum, ey durmadan konuşanlar
Geçmedi üşümem
Ben bir aşkın kar yağışından geliyorum...
 
 
 

Biz Neden Başkalarını Sevemiyoruz

 

Gümüşün ustalarını bitirdik
Ahşap konakların oymalı dolapların
Üzümün camın kesme taşın ustalarını...
Akik kehribar yakut ve lal
İşleyip incecik dünyayı parmaklarıyla
Hantal düzlüğümüze köpük köpük
Pencereler açan ustalarını
Işığın, sevginin ve iyiliğin
Bitirdik bir bir hünerleriyle boğarak…

 

Uçurumların türküsünde şimdi sıra
Dorukların karında, çimenlerin sütünde...
Fırat'ı yasaklayıp Dicle'yi susturarak
Tütün peynir yün ve pirinci
Gömerek ağır toplarla toprağa;
Kıl cecim savatlı düş rüzgârlı poşu
Bin yıldır kendi yurdunda konuk
Bin yıldır göçer iki zulüm arasında
Akıl almaz bir yaşama ustası
Koca bir halkta şimdi sıra...

 

Narcissusun aynasında yalnız kendi suretimiz
Biz neden başkalarını sevemiyoruz...

 

 

 

 

 

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön