Tuğrul Keskin(1960)

 

Kapı

 

Kapı çalınacak gibi sanki

uzun yolların tozu girecek odama

uzun yolların kısa çocukları doluşacak odama

oturup, bir sevişme sonrasından sözedeceğiz

 

kapı çalınacak birazdan

ellerin, denizlerin, korkuların doluşacak odama

ellerin; kartopu oynamaktan mosmor

denizlerin; yitirmiş mavisini

korkuların; korku hala

 

kapı çalındı çalınacak

bir bahar geçip kurulacak odama

çiçeklerin renksizliğini konuşacağız

hercai mevsimlerin yalnızlığını

 

kapı şimdi çalınacak

bindokuzyüzseksen’de öldürülmüş çocuklar

girecekler birazdan odama, oturup ölürüz

bir sonraki günden sözederiz ya da

yenilgilerden sözederiz, aldatılan sonbahardan

ihtimal; bir bardak çay taşırım ağzımda

 

işte çalındı kapı

saçları yanık bir kadın silüeti

yürüyor içeri, giriyor içeri

günü ateşle karıştırarak geliyor

karların, kırların, kışların üzerinden

 

ellerindeki morluğu veriyor bana

denizlerindeki kuşları veriyor bana

korkularındaki ateşi veriyor

-çalıntı bir ateş veriyor bana

 

tam mevsimlerden söz açıyorum, o yok diyor

o gitti, o kayboldu, o.........

 

(Tacir ve Cinayet’ten)

 

 

 

Tacir ve Cinayet

 

Acıyla söylerim kumarhanelerin kurnazlığını

ardakalan yanılgılar vardır orada, mesela; yenilgi

uygarlık merdiven boşluğundadır, kırıktır ayakları

karanlık ürkünçtür karanfile dönüşürken kırmızı

serüvenler hepten donmuştur sis içinde, mesela; aşk

fiziksel bozukluğa uğramıştır uygarlık.

 

şimdi uzak bir hiçliktir görünen

tacir, noterden onaylatmıştır defter-i kebiri

kadim, sure, nakarat ve sorarsanız söylemez

bir zinanın ganimetidir büyük oğlu

haram, fitne fücur ve hadımdır tacir

kirli tespihiyle, kirli bir dünyayı sıvazlar

 

bindokuzyüzkırk yahudi tacirler geçiyor istasyondan

büyük ihtimal, gıyabında cinayete karar verilmiştir

uçurumları korku, ışık ve gölgeyle kardeş

ipek, batakhanelerde yırtılmıştır, mesela; bıçak

uçsuz bucaksız hatadır artık uygarlık.

 

oysa sabahtan akşama kadar ne çok

aşktı bir aşkın durmadan çoğalan hüneri

bedenim, kendi tuzunda kavrulan bedenim

ayetler hiçliğimi sorgular hiç durmadan

gölgem yakın durur yine de surelere.

 

bir çocuğun çabuk dön diyen sesidir artık uygarlık

telefonlar büyülüdür, kendince gizemlidir de biraz

cinayetler hükümdür, uygarlığın kan kokan gizemi

söylerken kusuyorum bunu, öğrendiğim her şeyi kusuyorum

inkar edilen şiir doğruluyor tabutunun içinden

ey şair yaz ve bitir unutulmuşluğumu

unutulmak, ağırdır en ağır madenden. 

 

(Tacir ve Cinayet’ten)

 

 

Yusuf ile Züleyha

 

şimdi nereden çıktı

zaloğlu rüstem

kan kalesi

züleyha kimin kardeşidir

yusuf düşmüş müdür hiç attan

anlatır dururdu o,

kahvelerden, büyük nehirler

gibi akardı amcamın sesi

 

şımarık gömleğimin içinden

çıkarır yakardım kendimi

gülmeyen babalara vermek için

bir oğlun sevgisini

geceyi uyuturdum

kendimi uyuturdum

mavi örtüler sererek üstüme

 

güneş

ağrı’larım ortasında

ağlayınca her akşam

sular basardı evimizi

bizim salımız olmazdı kavaktan

korkardım

ki bir oğlun korkusudur

annesine kuma getirmiş şahmaran

 

(Dize,Eylül 1997)

 

 

 

 

Koynumda Gezdirdiğim Yılan

 

o kahve o durak o iskele

bu mavi şu gri oradaki lal

adı aşkla anılan yerlerde

dolaşıyorum gün boyu

 

düşürdüğüm her söz

çığlık oluyor ardımda

karşı koyuyor her ses bana;

savunma kendini dünyaya

 

yüzüm iki parça şimdi

kırık bir aynaya bakmaktan

ah! nasıl ulaşsın çığlığım

kumtanesine elmasa sülfüre

 

kırılıp yere düşüyor her gülüş

sıfır noktasında mıyım ne

yanıp kül oluyorum durmadan

savrulmaya denize denize

 

gözlerim hiç yeşil olmayacak

kederden bu gece

ölüm şarkıları nerden çıktı

tamtamlar, kalbimin tokmağında

 

korkuyorum gece tuhaf

sessizler...sağrılar...

rüzgar sarınıp birazdan

evlerine koşacaklar

 

bilmiyor ah görenler beni

dolaşıyorum gün boyu

söylüyorum söylüyorum

koynumda gezdirdiğim yılanı.

                                                          

(Dize 33, Temmuz 1998)

 

 

 

 

 

 

 

Ah Ki…

 

ne yağmur ne rüzgar ne salınıp

                                        akan sokak

hiç kimsemiz kalmamış bu şehirde

                                                  artık

bir kış, kara kış geçiyor derinden

kara,ne çok kara günler ve insan

derine,daha derine düşüyor

                                       içimdeki acı

 

kör bir atın terkisindeyiz,gidişimiz

                                               nereye

dokunduğum taş geçtiğim su

                              girdiğim ateş

övdüğüm aşkla sövdüğüm aşk iç içe

bağırarak söyleyin ki susturulsun bu

                                               zulüm

ah ki, ölen çocuklarla gelen çocuklar

                                               iç içe

 

bundan böyle kimsemiz yok,bu

                             böylece bilinsin

eşikte bekler sandığımız ayaklar

                                   kırılmış

el açmışsam, elaçsızsam

            yanmaktaysam kederden

içimde iki anka ölüsü bir mezar

acılarım ve aşklarım ırak yollarda

                        unutuldu da ondan

 

ey sözün sahipleri girin içeri ve

                                   deyin ki;

bu ne acayip yangın ne tuhaf bir

                                   bekleyiş

sokakta gülen yüz, sofrada ağlayan

                                   göz biziz

o saydamlıkta o sertlikte o ateşte:

 

sonsuzca var olan sonsuzca yok olan

                                          biziz

 

ah ki, ağzında ağu birikiyor yine

                                   çocukların

babalar eğri büğrü yollar gibi

eğri büğrü yollarda upuzun yatıyor

                                   kardeşler

unutma! Sorulur ve bulunur Bağdat’ın

                                               yolu

soldurulur yine bütün bildik çiçekler

 

iyi şeyler olmayacak besbelli derinliğe

                                    yerleşiyor kan

neyi anlatabilir dünyanın saatleri

süzülen zerrecikler olmasa kum

                                   saatinden

büyük mor çizgi bölecek yeryüzünü

                                   incecikten

anlayacaksın! hep bizimleydi o büyük

                                           tufan

 

harabelerde unutulacak kara gözlü

                                     bebekler

anneler kör kurşunlar gibi geçecek

                                  kalplerden

ruhum, çıkıp sonsuz karanlığından bağır

                                                  ona;

ilk doğanla birlikte var oldun da ne oldu

ölüyorsun sen de Irak’ta, son ölenle ey

                                               tanrı

 

 

 

(Ünlem, 5)

 

 

 

 

 

 

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön