Tuğrul Tanyol (1953)
 
Elinden Tutun Günü 
 
Günü elinden tutuyorum 
Öyle ürkek 
Ben tutmasam karanlığa düşecek 
Karanlığa düşecek sevgiler 
Kapılarınızı yalnızca nefret çalacak, 
 
Ağır ağır yükseliyor bir davulun sağır sesi 
Birer birer düşüyor ağaçlar, orman seyreliyor 
Tutun elimden, elimden tutun yoksa 
Bu canavar sessizlik, bu yılgınlık, bu ölüm, 
 
Sabırsız ayak sesleri ne toplaşıyor, ne dağılıyor 
Kararsız külrengi bulutlar, ne zaman yağacak yağmur 
Hani nerede yıldırımlar, gökgürültüleri nerede 
Yalnızca bu sağır davul 
Tenimde ağır ağır 
İşleyen bu hançer, 
 
Günü elinden tutuyorum 
Elim alev almış gibi yanıyor 
Yanıyor karanlık, kızıl, koyu, et kokusu, kül ve kan 
Kentin bacalarından savruluyor durmadan 
Durmadan, altından geçiyor köprülerin 
Durmadan sarıyor kuleleri 
Durmadan sızıyor caddelerden 
Büyüyor, büyüyor, büyüyor 
Bu canavar sessizlik, bu çılgınlık, bu ölüm, 
 
Beynimin çıkmaz sokaklarında 
Giderek artıyor çekiç sesleri. 
Yankılanıyor kentin alanlarında 
Tahtayı tutkuyla kucaklayan çivi, 
Yaşam, yükselen darağacının kollarında 
Uyuyan bir bebek gibi 

Tabutunda sallanıyor.

 

 

 

Yitik Belleği Rüzgârın
                                                  Işıl’a


Buradayım, sana bakıyorum
Omuzumda yağmurun silktiği tozlar
Oysa henüz ne nisan ne de sonbahar
Yalnızca suyun gizli duvarı
Yani bir ırmak gibi akmaktasın

Ben seni izliyorum, gölgeni
Güneşin yağmura vuran gölgesini
Fildişinden bir taş gibi öpüyorum seni
Yani seni diyorum öpmek akıp giden suyu
Suda oynayan ışığı
Işığı ışıkla dolduran aşkı, adını
Gömüyorum sessiz çığlıklara, suya, uçurumlara

Sen avuçlarından gizli kuşlar geçiren
Bilmez misin ki bulut
Bir balık sürüsüdür o göksel denizde
Ben seni izliyorum nicedir daldırıp ellerimi
O bulutların arasından çekip çıkarmak için seni

Sen altın yada güneş ışığı bir bıçakla kalbimi oyuyorsun
Oyulmuş iskeletimden karanlık bir rüzgâr gibi geçiyorsun
Bir ırmak gibi geçiyorsun zaten hiç durmadan
Zaten hiç durmadın ki, nereye gittiysen
Bir güvercin uçuşuyla oraya dek izledim seni
Yeşeren okyanusların, köpüren dalgaların içinden


Diyorum ki köpüğü sudan ayırmak ya da akşamı
Rüzgârın yitik belleğiyle uçarken ben
Bir kayayı çekip çıkarmak ırmağın derisinden

İşte öyle seviyorum seni, bir taş
Nasıl sonsuzca düşerse
Sonsuzluktan bir sonraki uçurumlara



 

 

Soygun Çağı

 

denizin kazılmış iklimi, rüzgârın âsude çocukluğu  

gibi yollarda şimdi kimi tek tük insan hayallari 

kadavrasını yiyen bitki, suyun yeşillik ülkesi  

mutluluk çayırlarının ötesinde bizi kavuşturan ırmak  

 

ah! annemin ıssız sözlerinden beri geldiğim yer 

bir yalnızlık sarayı, kervanların dokunmadan geçtiği

uluyan köpeklerin ve üşüyen ayın altındaki yol

kime gittiği belirsiz sevgi paylarının bölüşüldüğü  

 

bana ne kaldı? Yaşım kırk üç, soygun çağı 

denizin avuçlarında kabaran fırtına bulutları 

onların ardı sıra çıktım ben bu tepelere  

içinde kartal çığlıklarıyla can çekişen 

 

uçurum soyulmuş bir kemikti, bana baktı 

orada derin yaralarla kanayan bir adam hayaleti 

sırma çöplerle bezeli bir hayattı geçip gitti 

bir anne dokunuşu kaldı,yanağımdaki,solgun ürperti

 

(Varlık, 1063)

 

 

 

Sen Elimden Tutunca


Sen elimden tutunca
Deniz basardı içimi
Sen elimden tutunca, yüreğim
Yeşil yosunlara takılıp günlerce
Dip akıntılarının peşisıra gitmek isterdi.

Günlerce, gözbebeklerini tutuşturan o gizli alevin kaynağını
Sorardım kendime. Geceler boyu yolumu arardım zor ve
aşılmaz tepelerde. Sonra ışıklar söner, sonra yıldızlar
Düşerdi içimdeki serin göllere. Sen elimden tutunca
Ben miydim, yoksa bir başkası
yürüyen seninle...
Dalgalara ve rüzgâra basmadan yürüyen.

Sen elimden tutunca
Bir mavilik çökerdi gözlerime
Sonra tüm denizler çekilir
Bir orman uğultularla sarsılır
Bir güvercin sürüsü havalanırdı
Kış bürümüş yüreğimden
Sen tutunca ellerimden
Avlunun beyaz taşlarına dökülürdü
Kızıl yaprakları bir çınarın
Ve ben günlerce
O yapraklara gömülüp ölmek isterdim.

Panjurları açık kalmış eski evler gibiydik
Rüzgârda çarpan, başıboş ve ürkek
Sen elimden tutunca
Kayaları delip çıkardı bir çiçek.

Sen elimden tutunca
Yolculuk basardı içimi
Külrengi bulutlara takılıp günlerce...



 

 

Mermerin Doğusu

 

Elmas, soyunup kendi pırıltısını çizer geceye
Bir geyiğin boynuzlarıyla yırtılmış o karanlık perdeye
Düşünce kan, mermere yapışır tortu ve sessiz
Bir çığlığı andıran gözlerinde canlanır zaman,
Milât! İri kuş resimleri dökülmüş dallarından.

 

İpeğin şarkısı bu, kentin dar sokaklarını dolduran hüzün
Asılı kalmış gibi örülen, karanlığın ortasına ve boşaltıp bütün
Yalnızlıkları... susuz çöl gecelerine açılan kapı
Şimdi şuracıkta ölen ve yeniden dirilen zaman.
Ben mermerin doğusuna gittim. Orada büyük tapınakların
Çıplak bedenleriyle seviştim, o sıcak otların arasında
Ölümün gizli pınarlarıyla beslenen. Bir yeraltı
Bir mağra şehveti. Zamanı tüketen aynalarda,
İnce tabakalarını gördüm gövdemin
Ve dağılan pullarını, korkuyla uçuşan rüzgârda.

 

Ben mermerin doğusuna gittim. Orada eski bir
Suriyeli tacirin Çin'den getirdiği baharat, misk ve tarçın
Kenevir, afyon ve bir Hintli kadının siyah
Gözlerini andıran ipek yollarının
Kesiştiği o uzak ülkede ölmek için.

 

Ağır atlaslar, diba, nakış, suya işlenen sim
Harami geçitlerinde pusuya yatmış isim
Savaşlar, ölümler, zenginlik ve talan
Gecenin bulutları dağılınca dumansı
Ve yeşil sarıklı bir peygambere benzeyen zaman.

 

Elmas! çeviriyorum işte sayfalarını
Uzakta, ağır yürüyen bir kervanın geceye çıkan adımları
Yahudiler korosu, Nil'in karanlık suları
İsa'yı gösteren el, eski bir korsan şarkısı
Mesnevi'den ardakalan yitik bir hüzün,
Doğu'nun tarihi: zenginlik ve talan
Milât! İri kuş resimleri dökülmüş dallarından.

 

İpeğin şarkısı bu, kendini solduran ışık
Ayın laneti, şimdi bütün tepelerde
Ve vadinin derin yamaçlarında
Suyun öpüşen sesi, kayalıklarla.

 

Sen ey kente doğru koşturan atlı! ışıklara, yalancı ışıklara...
Cesaretin, kırılgan bir billura benzeyen penceresinden geç
Ve dön git kendi karanlığına.

 

Cem Gibi

 

                                        Mehmet Müfit'e

 

Gün soldu, eteklerinde kızıl pırıltılarla damlarken su
Gecenin yenik bahçesinde dolaştım, sarı bir yağmurdu
Bitip tükenmeyen kayalıkların ortasında mahsur
İçimde titrerken anılar ve kaçışın bakır kokusu
Çocukluğum bir taht odası, Bursa'da yenik sultanlığım
Bütün kapılar kapanmış, bütün kapılar sur
Döndüm, ardımda yansıyan o büyük aynayı gördüm
Varlığın ve hiçliğin kaynaştığı, göçebe yağmur.

Gün soldu, eteklerinde kızıl pırıltılarla damlarken su
Vardığımda yoktu bütün kapılar, iskele, gün batımı
Rodos'a doğru batık tekneler. Kadırgamın şişmiş
Tahtalarında çırpınan rüzgârı
Duydum, yüzümün büyük sularına çizilen.

 

Ta orada yüksek dağlar, bu dik ve acılı yol
Bir at kişnemesi, yağız gül kokusu
Çökmüş tapınakların altında gizli geçitler
Ve küflü mahzenlerinde taşlaşmış ölüler korosu
Giden kim? bu ilkyaz şafağında yolcu edilen habersiz
Beyaz kefenlerinde bürünmüş yürüyen bakirelerle.

 

Birden şimşek! ve göründü ve yokoldu kapılar
Yenilgi ve acı, kaçış ve sürgün. Zamanın yitik
Aynasında tüterken yalnızlığın bakır kokusu
Alnıma dökülmüş bu ilenç, bu belirsiz yolculuk
Duydum etime değişini bin kızgın demirin
Karanlık mazgallarından sarkan gövdemin...
Bir ilkyaz şafağında kurban edilmişliğim.

 

Birden yağmur! ve yüzümün yarısı akıp gider
Benim gözlerim yok, kurşun! sıcak ve ağdalı yüzgörümlüğüm
Issız oyuklarında derin uğultularıyla rüzgâr
Gözlerimin ıssız oyuklarında... Sıra kimde?
Batık teknemin suya gömülmüş ahşap direklerinde
Asılmış tüm yolcularım. Celal'im! Sinan'ım!
Bu deniz nereye gider, bir biz kaldık
Ve yağmur tüm kapıları siler.

 

Ben Cem, daha dün yarım imparatordum
Kestirdiğim paralarda soldu vücudum
Öldüm binlerce ölümle, kıyıya vuran cesedime baktım
Yağlı urganlar bağlayıp boynuma (iskele, günbatımı
Rodos'a doğru batık tekneler) yürüdüm, artık
Bana bu dünyada yer yok
Ne saray, ne köşk; ne rütbe, ne taht
Ağabey el ver yanına geleyim
Al beni, sonra istersen boğdur
Bir yanım zifiri karanlık, bir yanım... birden
yağmur!

 

Günler bir ormanın sessiz çığlığına gömüldü
Kendi içine düşen dipsiz kuyulara. Cesaret:
Gözbebeklerimin içindeki karanlık ülke
Perili... ve hiç varılmayacak.

 

Gün soldu, eteklerinde kızıl pırıltılarla damlarken su
Bir at kişnemesi, yağız gül kokusu
Vardığımda yoktu bütün kapılar.
Ben yitik zamanın altında kaldım
Silindi kapılar ben dışarda kaldım
Bu soğuk, bu kimsesiz karanlıkta
Yalnızım, ellerimden başka yok fenerim.

 

 

Sudaki Anka

 

                         biz bülbül-i muhrikde mi gülzâr-ı fırâkız
                         âteş kesilir geçse sabâ gülşenimizden
                                                                    II. Selim

 

özlemin soğuk kışı, ırmağa karışan arzu
dallarda, üşüyen kanatlarından soyunmuş
sudaki billuru düşleyen ankâ
seslerimiz seslerimizi arıyor uzaklarda
ardımızda uzanan yollarda unuttuğumuz
kayıklar dolusu altın şarkı, mücevher, akik
ve kehribar ırmağın usulca yüzdürdüğü
eski bir şarabı taşıran esrik anılar
bahçelerden akardı ince bir kanûn renginde
güller ve güllere sürtünüp tutuşan rüzgâr

 

ağaç yağmurun biçimini alırdı uzaktan baksak yanılırdık
günlerin karaya çıktığı yerde dururdun
sıcak falında izlerin ve kumun
bir ses bir sese yansıtırdı pırıltısını
bir dağ bir dağı gölgelerdi ve o ıssız sürünün
tozları dağılınca başlardı gün
uzayıp giderdi yollar boyunca
ağacın ağaca fısıldadığı sürgün

 

zaman sesini yükseltiyor şimdi seyrelmiş otların arasından
kıyıya yanaşan kayıklardan iniyor
kalabalık, gölgesini ardında bırakıp
usulca bir imgeye dönüşüyor
ırmağın buzları erirken ötelerde
son kez dönüp bak, geride bıraktığın izleri topluyor çocuklar
eski bir evden, zümrüt bir kuleden
sevdiğimiz ve unuttuğumuz kadınların sözlerini uçuruyor rüzgâr

 

yaşamın acısı geçmiş buradan bir iz gibi sürüp toprağı
geçtik biz de çatısında binlerce ses çınlayan o ıssız geceden
karşılamak için seni: bilinmeyeni

 

artık susmalıyız, konuşsak bile
bizim acımızı kim anlayabilir
sen, sudaki rengine külünü savuran ankâ
ırmak akıp gitti, çoktan
küllerimiz küllerimizi arıyor hâlâ

 



S


yeni sağılmış sütlerin tadına varıyorum
göğüslerinin arasındaki o esmer çukurdan akıyor kanım
kimsenin girmediği ıssız ormanına dalıyorum senin,
bir kaplansın! ben önünde can çekişen hayvan
bir yılanın süzülüşünü duyuyorum karanlık çalılardan
gerinen kasıklarında büyüyor bir ipeksi koku
elime değen zehir. Dokununca pul pul dağılacak
gece gündüze, kılıç kınına kavuşacak
yaprağa düşen ateş nasıl tutuşturursa ormanı
ellerin bana uzanınca hayat ve ölüm beni çağırıyor
bir dalga bir at oluyor, kişneyen bir at, kayalıkların
öfkeyle soluyan bir kalenin burçlarında dağılan. Aşkım
sözlerin ve seslerin dişi budaklarında kök salıyor
köpüklere ve ölü deniz kabuklarına çarpıyor başım

sen soğuyan taşların rengini alıyorsun
bronz heykellerin, deliren çıplaklığın
uçsuz bucaksız bir üyke oluyor avuçlarımda terin
bir mağara, kuytu...
uzun keşiflerden sonra, dinlenmek
ve yeniden uyanmak için

 

 

 

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön