Turgay Kantürk (1961)

 

Beklentinin Güzelliği

I.
Sevmiyorum seni ey yoksul tin! Ey bugüne
Taşıdığım ölü güvercinleri geçmişin!
Bırakın yakamı aydınlık günler, süzülüp 
Geçin o buğulu aynadan, tanımayın beni.
Ben ki cana yakın bir yalnızlığın izini 
Sürdüm, kuştum, sedirdim, avluya açılan o
Kapı; kendime kapandım! Dön yüzünü bana,
Ey hergünkü ikilem, ey kendini bilmenin
Güzel çarmıhı, inanamam artık, ne sona
Ne başlangıca. Bir gün kalır benden, kalırsa...

II.
Ey unutuş! Yunduğum ırmaktın sen, günler
Geceler önce. Ovayı gökle toplardım,
Çarpardım, bölerdim sonra, iki kez iki 
Sendin, sana tamamlardım dilsiz aşkları,
Ölümleri; çıplak ve uzaktın, unuttum!
Yeniden başlamanın esrikliğiydi O!
Alkoldün gövdemde dolaşan, sokakları
Yürümüş bir yüz gibi, güzeldin. Çoktun, bir kandil
Gibi, titrek ve yalnızdın. Anımsıyorum! Bir kadeh
Kırıldı -ne güzel!- gecenin kıyısında.

 

(İlk Gibi Son’dan)

 

 

Şimdisiz Akşam

Bir bahçedeydim ben, ne zaman, çıkrıksız
Kuyulardan taşıdım zamanı, bakıp
Durdum kuruyan dallara, yol, süzülüp
Geldiğim başıboş gök, bir başka deniz.

Güneşle gölgeydim, gölgeyle bir ağaç,
Mevsimler boyu şenliklerde, soluksuz,
Uyudum uyandım, gördüm düş. Ey sonsuz!
Baktım gün ve geceydi geçmiş. Ey korkunç

Gözü saatlerin, ölü serilen kuş!
Sanki güzdüm, tepeden tırnağa solmuş,
Yaşadım yine bir avuç aydınlıkla.

Ey şiir, ayna, inip çıktığım yokuş,
Yüzümde çizgi. Koyduğum taş, sesimle,
Çekip giderim, şimdisiz bir akşamla!

 

(İlk Gibi Son’dan)

 

 

 

İlk Gibi Son!

Ağzımda o çürük güneş, koşuyorum,
Gök gibi, uzak gibi, bilmiyor kimse,
Ey sonsuzluk, ey bir maviyle göçebe,
Hüzün ey, sendin zaman, yok saatte kum!

Bir şey vardı unuttuğum, anılar mı
Böyle yorgun, gündüzle titreyen ayna,
Avucumda ölümlü bir deniz, söyle
Çocukluğum söyle, batıp çıkan gemi.

İlk gibiydim ıslanan bu yağmurda, kim
Bilir ne zaman uyandım, bir eski
Sokak, yitirdiğim geceyle tanıştım.

Yinim sarsıldı ağaçlar gibi, iklim
Yok sandım, uzak kuşlardı o ikindi,
Uyandım sesimle, ilk gibi son gibi!

 

(İlk Gibi Son’dan)

 

 

 

 

 

Düş Müydü?

 

I.

Hangi yalnızlık bu? Aşıboyalı evleri,

Küf rengi kedisiyle geçmişe dönük, bungun.

Çürük bir iple avluya açılırdı kapı,

Ot bürümüş taşlıktı, yüz değmemiş çarşaftı,

Hüzünle mavi oyalı ve cılız ışığı

Kandilin, kap kacak, haylazlığı kurumamış

Sabunların. Hangi yalnızlık bu? Bir tas şerbet

Gibi, saz benizli kızların sunduğu akşam!

 

II.

Gece! O uzun mumlarla aydınlanırdı sofra,

Solgun yapraklar gibi uçuşurdu kadınlar

Odalarda, sedirde yorgun adamlar, tüten çorba,

Bölünen somun, çatal kaşık, ağlayan bir çocuk

Beşikte, yoksul çıngırağı kapının, konu

Komşu, doygun uçuk, tanıdık yüzler eşikte,

Düşsel gemilerle yolculuk kahve falında,

Mutfakta koyulaşan o pekmez, ekşi gece!

 

(İlk Gibi Son’dan)

 

 

Der’in

 

Yüzüm toprak,işlenmemiş bir tarla,

Derin ve sert, siyahtan beyaza.

Oysa kalbim gibi yarım, haram parça!

Sensiz ve ıslak kış günleri gibiyim;

Yüzüm üzüm bağlarını özler, süzülür

Sakalımdan Ege’nin şarabi güzleri, biz

Ovadan gittik gideli; susar dil, dağılır

Geceye sılanın kuzgun şiddeti. Hani

Isınırız ya, yakın bir uzaklıkla;

Orda közlenir zaman, küllenir an;

Dayan yüreğim! Çok yitirdik,

Çok kazanmayacağız bilirim;dayan!

 

 (E, Kasım 2003)

 

 

 

Şair ve Gömütü

 

Kalp kırgın, dilde bukağı ve yaralı ağaçları ömrün, kısaydı yalıhan’da akşam;

ansızın yağmur kuşuydu iliklerimizde-ipil ipil. Her daim hercai gençliğimiz,

avluda, dalları basmış erguvanlardı hayta.

 

Biz susuyorduk,uzuyorduk,yamanmak için buluta. Oysa deniz beklemiyordu

bizi, karanlık bir sokaktan geçerek  varıyorduk ecenin koyağına. Sokağı küf

kokuyordu, küfü sakız, sakızı ay kokuyordu

 

(Ay! Dilim; eskil sesim.Tutuk ezberim, aman; karşımız umman!)

 

İki kıyılı bir yalnızlık bu, iki kıymık gibi aynı ette. Birden belirdi; boşluğa yon-

tulmuş o kapı.Nereye gitsek varmayacak yolun yolcularıydık,

ayrık otları-gömütlükte. Paslı ve yalnız kendine kapanan o açıklık; kahvesi

köyün, deli kadını ve sıra sıra dizilen ölü orduları ikindinin.

 

Dar vakitti; ecenin gecesine doğru çarkçısıyok  bir vapur, bekleyerek karşı kıyıyı,

Dönüyorduk içimizdeki açık sarıdan, açık kapıdan süzülerek, gün görmemiş

taşlar üstünde sekerek, takılarak çalılarına hiza görmemiş gövdelerin, sustukça

kusuyorduk savaşa, kara tahtasında ömrün, ezberden şiir okuyan zavallı şairler

gibi. Derken bastırdı garip cennetlerin yağız atları; zaten ne kalmıştı ki geceye,

gecenin esrik duvarındaki peçeyi sıyırdıkça örtülüyordu üstü karaşairin.

 

Yer ve zaman yoktu artık,son istasyon nasılsa, öyleydi işte her yer ve herkes;

yıkık dökük ve eprimiş,sabaha az kala!Cam kırıklarından bir tan vakti de diye-

bilirdik,tüm bu olup biten şeylerin zamanına;söylenmedi hiçbir şey ve hiçkim-

seydik; otobüste unutulmuş eşyalardık ve rehin.

 

İncinerek ve konuşmadan,kopmanın kıyısında-rüzgarda bir masa örtüsü gibi

salınarak, açarak bayrağını çocukluk düşlerinin, karşı güneşlerden habersiz;

yalan yanlış ve eskimiş; uyandık.

 

Dişleri dökülüyordu sabahın; herkes birbirine, kendinden ve yabancı ve başka

dilde ve ölü…

 

Şiir yok ki!

 

 

 

(E, 65)

 

 

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön