Veysel Çolak (1954)

 

Yara İçinde Yara

Bak, bu beyaz karanfil senin akşamın olsun
Hohlayıp onunla silersin kalbini
Ne zaman yüzüne çalışsam gökyüzü oluyor
Göğsün yaz içinde
Dağlara bakmaya koşuyoruz birlikte
Ama sen sıyırıp gidiyorsun içimi.

Bir ırmaktan aktıkça yıkandığım
Kılıç için dokunmuştun ipektin kesinlikle
Bana kızdığında kuş seslerine yenilirdin
Hızlandırırdın soluğumu
Harlı gövdene alıştırırdın
Tenin gelip de geceme vurunca
Soyunur çoğalırdın
İçimde, batığına aşık bir denizin kokusu.

Bir bıçağın iki yüzü, huysuz dilin
Nerede bir ayaklanma olsa iterdin kendini
Dokunsan sönerdi ateş
Sabahı uyurduk isteseydin eğer
Bir okyanusla yarıştırırdın çıplaklığını
Saçlarını topla ki boynunda alanlar açılsın.

Alnım kanıyor, üstüme devriliyor uzaklık
Alıp gidiyorsun işte geveze günlerini.

Aşk değil bu, yara içinde yara !

'01, Dünya

(Kavram Karmaşa,20)

 

Kanama

 

Kumunu yitirmiş bir çölün hüznü
önemlidir bir düş'ün depreminden
ölümün sevinci her silah sesi
kalbimde çalkalanır bir deniz bunu bilmekten.
 
Yüzünü yerinde kullanmıyor sevgilim
dalgınlığını da,
onda bir geyiğin dağlar kadar korkusu
kanı görünüyor bir avcının dürbününden
toplardamarında doğurgan bir acı
inciniyor zamansız gökyüzünden.
 
Sessizlikten öğrenmiş tutkuyu
ayrılıkla şakalaşmaktan
aşkı için şarkıya uğramış durmuş
taş sözcüğünü duyunca kırılan cam gibi paramparça
bir bakıma göz ağrısı.
Çam kokulu dudakları değince ağzıma
kar diner, çiçek açar kasığındaki sudan.
 
Onu durmadan anımsamak bir kanama mı?
 
Nereme dokunsanız gül tadında bir sancı.
 
 
 

Boynumuzun Tanıklığı

 

Aşka çağıran yerimiz, boynumuz

Boynumuz yok sürekli asılmaktan

Böyle olduğu için o günden beri

Gökyüzüne bir dağ gibi çizilir.

 

Herkes yolcudur ilk asılandan sonra

Bir kıyı denizini bırakır, martıları gider

Güvercinleri ölür

Buğday satan çocuğun sevincini kör eder.

 

Bir buluşma değil bu sevgiyle karılan

O günden sonradır yaşanan bu titreşim

Akan bir suyun biçimini alarak

Buharlaşırken bıraktığı boşluk

Toprağına ulaşır ve durmadan gömülür

İpek olanın, pas düşer bıçağına.

 

Kulaktan kulağa fısıltıyla söylenir

Merak edilir yanyana iki el

Devamlı yalnızlık bir sır diye yaşanır,

Eskimez hiçbir zaman

Tenha bir kasabada ölmenin sesi

Uzaklık yaşanır ama

Yanmakta olan bir kent gibi durur.

 

Tarih, yalancı tanık

Neler oluyor bilmek istesem, ipek yırtılır.

 
 

 

Maske Toplantısı

 

 

III.

Can sıkıntısı oldukça kalabalık

ıssızdır av için hazırlanan her silah

yontma insan devri, korkutan harita

eskidir yepyeni göçebelik,

dağların kente dalma hakkı var

armalara karşı kırın kapınızı erkenden

caymak aşktır maske alışkanlıktan

 

IV.

 

insana gizem bir geyiğin korkusu

bir at taşrayı böler, acılar onu

kirlidir hep bir gazinonun tütün içişi

en çok çevik ellerini sev, onları

sabırsız olana uğrat. Yağlı urgan

iğrendirir beni de.

 

V.

Özgürlük sokaklara yabancı,gece kaçak bir leke,

küfü bozduk, günü dinletemedik halka

artık en iyi ben susarım. Bilmiyorum

nerede çarpışıyor hayatım.

Geri çevirsin gülün solan rengini

bir yavru kuşun acele tüylenişi.

 

VI.

Bu işe hüznü karıştırmayın.

                                  

(Edebiyat ve Eleştiri, 38)

 

 

 

Terleten Kelimeler

 

Kalabalık bir aşk bu, ortasından bir halk geçiyor
başlatarak kentleri alacakaranlıktan. Ama konumuz gökyüzü
eski bir uygarlık gibi insan. Çağ denilen morg zamanı.
Şimdi bu uykudan ayrılsam; yaşatan yanılgılar
küflü bir tarih, anıları yoran fotoğrafın arabı
duygusal kaçak tütün. Buluşur acılar değişiriz
yanlışımız aşk, konumuz bir kaçağın korkusu
oturur bir yangının dibine, terli sözcükler düşünürüz.
 
Kalabalık bir aşk bu, ortasından bir halk geçiyor
Yanağı karanfil bir annemi sevmiştim küçükken
alanlar kucakladı onun yerine, çocuklara büyüdük
hep öğrenciydik. Lisede şiir defteri, fakültede slogan
ölümle selamlaşırdık caddelere çıkarak.
Bütün camlarda akan kanın buğusu, özlemin koyu gölgesi
 
şimdi yalnız bir güvercin annem, daha çok bir kemençe sesi
Yanılgımız aşk, bir halkın yüzünden siliniyor
hızlanıyor hayat, savruluyoruz, dağılıyor yeryüzü.
 
Denizdeki son yunus da ölüyor. Çalılıkta bir iki serçe
öksürerek ötüyor. Tüccar, işçilere bir günü kırdırıyor
kovalıyor beni yaşadıklarım, o bahar yorgunluğu
bulduğum anlamsızlık, arkadaşlarımın keskin yanılgıları.
 
Yanlışımız aşk, tam ortasından bir halk geçiyor.
 
 

 

İçin

 

Hiçbir gecede yokum, artık bilemem  

uykularını kırdığın yeri, ışığın karanlık 

gözlerin kül içinde, bir yasemin gömülü   

kalbinin arkasına, dapları çizen bir ayrılık kokusu  

sonra sen, yırtılan yerleinden görünen yüzüm  

daha ne olsun, her gündür ah, acıyla bitsin.

 

Genç ölümlerin biçtiği gizem, çocukluğundan beri   

biriktirdiğin çığlık; toprağın öfkeli, ağzın çamur  

kenti uyanıyor, gerinerek yalnızlık. Gövdesi kör,   

sesi mazot tadında, günleri kan çanağı, yalanı gölgeli   

seninle yarılan gökyüzü ve yeşeren boynun…Kalbin

var olacak inlemekle, artık boğulan bir sestin, terden  

doğmuştun, o günden sonradır kasabaları gürültü  

basar; zaman denilen yanılgı, zaman denilen rüzgâr  

dünyaya inat, sen için için göğsünde çocuklar oynat

 

Açılan bir çiçek gördüğünde 

yumuldun, yüzünü karıştıran turaç sürüsü  

işte o, boşluğun; işte o, hayatın, işte o senin olan  

ısırgan gizemin. Bu uzaklık böyle ne kadar diken 

üstüne basıp kaçtın seni çağıran ömrün  

aldattın şarkılarını, şaşıran kuşlar biriktirdin dünyaya  

bağırarak eksildin  ama ne zaman düşlesek seni 

dumandı için, bulanıktı denizin,gene de bizimdi   

kimsesizliğin.

 

Bir alan edin kendine, bir dağ arkası  

gürültüyle yürüyen adamlar göğsüne itsin seni  

ellerinde üşüyen demir, öksüren yaşamaklar  

aşkla kırılan kemençeler ve ilk anlam, bana açılan için.

 

(Edebiyat ve Eleştiri, Mayıs – Haziran 2003)

 

 

 

 

Eski

 

1.

 

Her akşam gelişen bir ayrılık buluyorum evimde

duvarlara gizleniyor o, ruj lekelerine,

onun aklı bir şelale, hep bir martıyla birlikte,

üstelik güz düşkünü, kanı küstürme telaşında.

İçimiz yer değiştirirdi çoğu kez, ne kadar

dürüsttü ikimizin de elleri titrerken.

 

Şimdi ince bir anıya yaslayıp başımı

sökülüyorum senden. Artık bir bıçağın ucu

ağzımla beslediğim aşk. Yüzünde akıp duran irkiliş

bana ne kadar kül, ne kadar duman.

 

2.

 

Senin aradığın bir yemindi daha çok

bir yalnızlıktı yonttuğun.

 

Darıltan bir şafaktasın ağzındaki güneşle

acı acıya damlıyordur, yürek yüreğe. Elveda,

elvedalara...Kalbinin yarısı yaz

yarısı kar altında.

 

Uygunsuzluğun tam sırası. Yüz yüze sevişmenin

kocaman bir boşlukta. Ölüler söylesin;

insan, akşama kadar cellat, sabaha kadar kurban.

 

(Mürekkep Zamanlar’dan)

 

 

 

Sende Yaşamak

 

Bilseler sende genişlediğimi ellerim yıldızlanır

tenimin öpücükten şarkıları çoğalır

içimden öyle gelir, avuçlarında saklanırım

bir gökyüzü alırım, bir gökyüzü daha

buluşmalarımız dağ çiçekleri olur.

 

Solan yolculukların o inciten korkusu

bir elinde gürültüsü kentlerin, oldukça sinsi

ve oldukça boğucu. Yüzünde duman,

ve gümüşten çizgiler, aşk düşürür ansızın,

düşlerin dağılır, uzanır aya.

 

Sevildikçe çizilen haritanın çınar ağacı,

bacaklarından başlayan o deli sular,

kuytunda sakladığın durmadan açan çiçek

bir renk denizi; ama bana kadar. Kuşlar

sevinir buna, dağlar açılır; sana çıkarım.

 

Vurmak isterler belki yalan bir yalnızlıkla

kanım taşar, gözlerim çoğalır dilimdeki acıyla,

kim bilmez ki, her günümüzde bir tuzak

ve kirli armağanlar, sonra kırık bir düğme,

şarabın kaybolan tadı, onun sakladığı zaman.

Ama sen iste, canlansın ölü askerler, bitsin,

bir ömrün bıçakla yazılan küflü gecesi.

 

Koyulaşır uykusu dünyanın, aşk bir daha başlatır seni

çizilir kıyıların, denizin dolar sana, kanım sevinir.

 

(Mürekkep zamanlar’dan)

 

 

 

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön