Eleştiri ve Hiciv (1)

 

 

Eleştiri ve hiciv yolda karşılaştılar, birbirlerini selamladılar, bu arada Hiciv Eleştiriye “abla” diye hitap edince, elinde asasıyla Eleştiri ona şöyle bir baktı : “Biz nereden akraba oluyoruz ki, eli kırbaçlı yosma! Ben gerçeğin, iyinin ve güzelin yargıcıyım, ya sen?”

Hiciv: Ben de öyleyim, hatta belki de bunu daha etkin biçimde yapan biriyim. Benim görevim delilikleri iyileştirmek, suçluları cezalandırmak, çarpıklıkları yazı ve yaşam biçimi olarak kamu oyunun alayına sunmak ve bu yolla bunları düzeltmektir.

Eleştiri: Sus haddini bilmez! Sana azarlayıcı, dalgacı, alaycı denir, yargıç değil! Hem sana bu görevi kim verdi ki? Kimden aldın kırbacını?

Hiciv: Sana asa ve kılıcı verenlerden, yani akıl ve gerçekten!

Eleştiri: Onu böyle ulu orta kullanasın diye mi? Hem senin çarpıklık, delilik, yakışık almayan davranış dediğin şeylerin gerçekten de böyle olduklarına dair kamu oyuna kim sefil olur? Nerede suç aptallık,aptallık suç olmaktan çıkar ki? Sonra kişilerin kusurlarını insanların gözleri önüne sermek, uyarmak, alay etmek suretiyle onların doğru yola yöneleceklerini ve iyileşebileceklerini mi sanıyorsun? Böylesi insanı tahrik eder,öfkelendirir. İnsanda iyileştirme yerine intikam alma duygusu uyandırır!

Hiciv: Sen de kamu önünde yargılamaz mısın?

Eleştiri: Ama inandırıcı nedenler, yerleşmiş deneylerle, her zaman tarafsız bir tutumla ve ortaya çıkarması gereken etkinin ve yargının özüne uygun düşecek bir halde! Benim oklarım isabet eder ve hastalığı iyileştirir, senin muzipliklerin ise yaralar, ama asla iyileştirmez. Sen alaya alırsın, ben ise ders verir, soylu zevkleri ayakta tutarım.

Hiciv: Hele bir tahtına otur da dizlerinin dibinde sana yaşam öykümü anlatmama izin ver, yüce efendimiz, belki o zaman hakkımdaki yargın yumuşar.

Eleştiri:Yalnız tahtımın en alt basamağındayken kırbacını elinden atmalısın!

Hiciv : Zaten o bana çoktan beri yük oldu.

Eleştiri: Şimdi anlat bakalım, ama işgal ettiğin makama yakışır bir şekilde. Bu gerçeğin tahtıdır.
Hiciv: Çocukluğumda hafifmeşrep, neşeli bir kızdım. Dikkatimi çeken, yeni ve olağanüstü her şeye gülerdim. bunlar saçma sapan şeyler olduğundan değil de bilakis alışılmamış dikkat çeken şeyler olduğu için. Maymunlar, çocuklar, bayağı ve hatta şimdilerde kibar insanların yaptığı gibi. Onlar araştırmaksızın olağan dışı şeylere, sırf dikkatlerini çektiği için gülerler.

Eleştiri: Araştırıcı aklı baştan savmak suretiyle bomboş aptalca şakalar yapma alışkanlığı.
Hiciv: Bu yüzden o yıllarda bana etrafına gülen şapşal derlerdi. Sonradan içimdeki bu şaşkın şaşkın bakınma dürtüsüne, doğanın bana cömert bir şekilde verdiği taklit etme yeteneğini de kattım. Bildiğin gibi, insanoğlu, maymun ve ardıç kuşu(2), senin Aristo'nun “bütün sanatların ve edebiyatın ana prensibi” saydığı taklit etme yeteneğine sahiptir.

Eleştiri: Benim Aristo'yu işe karıştırma, Hiciv!

Hiciv: Bazı insanlar bu yeteneğe öyle bir derecede sahiptirler ki, taklitlerinde taklit edilenin yürüyüşünü, yüz mimiklerini, hareketlerini, adetlerini çok canlı ve aslına uygun bir şekilde ortaya koyarlar. Bu durum başkalarını güldürür fakat taklidi yapılanın hiç de hoşuna gitmez.

Eleştiri: Orada insan kişiliği abartmalı ana hatlarla karikatürize edilir de ondan. Ben bu abartmalı taklide doğrusu pek saygı duymuyorum.

Hiciv: Ben de! Abartmalı taklit yine de ne genellikle sanıldığı gibi kötülüğün, ne de sık sık maskesi arkasına gizlendiği anlayışın ta kendisidir. O olsa olsa ruhun ve bedenin, akıl ve terbiye okulunda nasıl kullanılacağını öğrenmek zorunda olan zarif esnekliktir. Maalesef adını taşıdığım yaratıklar(3) bu esnek organlara fazlasıyla sahiptiler ve maymunlar gibi eğlence düşkünüydüler.

Eleştiri: O halde sen yeteneğini onlardan mı aldın?

Hiciv: Maalesef, yoksa iki yi mi demem lazım? Bu satyre(4)'ler bütün uluslarda bulunur ve bunlar topluma yararlı hizmetler sunarlar. Toplumda en sabırlı kişilerin bile tahammül edemedikleri can sıkıcı tipler vardır. Kimsenin karşı koyamadı, kendini beğenmişler. Masum insanlara yük olan küstahlar. Delilikleri, aptallıklarıyla övünen deliler. Sırtlarındaki kisvelerin çıkarılması gereken, kılıktan kılığa giren bir takım iki yüzlüler. Ben toplumlar için kendi himayelerinde ve yine kendilerini çok keyiflendiren alaylı ve küfürlü oyun türünü ortaya çıkardım. Sen de bilirsin, bu oyunlar dünyanın her yerinde neşeli halklar tarafından çok sevilir. Oyunlarda uyarılacak kişi dairenin tam ortasında yüzü örtülü ya da yarı açık vaziyette oturur. Bu haliyle bütün eğlencenin nükte oklarının adeta bir hedefi durumundadır. Çoğu kez birinden sonra bir diğerine sıra gelir. Eğlencenin özgürlüğü gereği onun yapılan şakalara gücenmeye hakkı yoktur. Her alaya alınanın bu kez başkalarına ve eğer isterse tabii onlarla beraber bizzat kendine gülebildiği toplumların sahnelediği bu uyarı oyunlarında ilk kez ben kendimi gösterdim. Burada eleştirilen her kişi aynı zamanda eleştiriyi yapanlardan biridir.

Eleştiri: Tehlikeli bir oyun. Bu kalplerde kin ve düşmanlık tohumları eker. Masum insanlar ve iyi dostlardan uzak tutmalı, vahşilere bırakmalı bu oyunu.

Hiciv: Fakat yine de senin Yunanlılar kudretli veya kibirli kişileri halk mahkemelerinde yargılayıp sürgüne göndermeyi pek severlerdi.

Eleştiri: Ama -en azından bu hususta- henüz barbar oldukları devirlerde.

Hiciv: Eski komedi oyunu, kahramanı parçalara böldü. Kahramanlık oyunlarından sonra gelen hiciv oyunlar en pervasız alaylara yer verdi.

Eleştiri: Öykünü anlatmaya devam et!

Hiciv: Sadece taklit, eleştiri oyunlarıyla kalsaydım ve bana yeğenim diyen, yabancıların ise ona “Gusto”(5) diye selam verdikleri adam elimden tutmasaydı mutlaka mahvolur giderdim.

Eleştiri: Ne? ”Zevk” senin amcan mı oluyor?

Hiciv: Gülünç şeylere öyle şaşkın ve alık bakmak, maymun gibi acayip taklitler ve eleştiriler yapmak alışkanlığından beni o kurtardı. O, kaldıraç sopasıyla insanları ne ölesiye gıdıklamalı, ne de alaya alıp yerden yere çalmalı derdi. Ondan öncelikle, daha ince kusurları keşfetme, aptallıkları daha ufak parçalara ayırma ve sahte ihtişamı alaya alabilme sanatını öğrendim. Şimdi buna “persiflaj” (6) diyorlar.

Eleştiri: Eskiler ona alay (Ironie) derlerdi ve ona persiflaj adının sağlayabileceğinden çok daha geniş bir alan tanıdılar. Bu ad yanlış anlaşıldı ve onu en çok kullananlar tarafından bile istismar edildi.

Hiciv: Amcam, “ıslıklamaktan, yuhalamaktan daha kolay bir şey yoktur, fakat bu hiç de kibar olmayan davranış biçimi hoşnutsuzluktan başka bir şey getirmez. Buna karşılık hafif bir ıslık eksiklik, aksaklıkları işaret eder ve onların üzerine dikkat çeker” derdi. Bana bilhassa vaaz, mektup ve hoş sofra başı sohbetleriyle ünlü dostum Horaz'ı hararetle tavsiye etti. Yine amcam, “aleni saygısızlıklar bir tarafa, neşeli bir sohbet sırasında insanın doğrudan yüzüne karşı söylenemeyen iğneli bir alay iyi bir buluş sayılmaz” der. Alaylı şakalaşmaların, yüzüne gülerken masa altından çimdik atmanın bir numaralı düşmanıdır o. Bu çeşit muziplikleri oldum olası hor görür. Yine o “şaka dediğin ıslah etmeyi amaçlayan bir konuşma, sohbet şeklinde yapılmalıdır” der. Dediğine göre, en katı gerçekler bile güler yüzle, gayretkeş birinin kürsüden çekeceği sıkıcı bir vaazdan çok daha etkileyici biçimde dile getirilebilirmiş.

Eleştiri: Amcam bunda çok haklı. İnce zekası beni çok eğlendirmekle beraber,senin Swift'in (7) saldırgan nükteleri bile beni daima kızdırmıştır.

Hiciv: Zavallıcığın nasıl bu hallere düştüğünü bir de benim vereceğim örneğe göre dinle. Benim Alay'la birlikte onun çok sevdiği sanatların ayağına gittik. Komedi beni öyle gelişigüzel ve kendine bağımlı bir şekilde kullanmak istedi. Hiciv dramların, eski komedilerin devrinin çoktan geçtiğini söyledi. Komik gösteriler sanat istermiş,yalnızca hiciv nükteler,muziplik ve maskaralıklar değil. Böyle dedi komik destan! Şu küçücük haliyle “epigram” (8) bile bana tenezzül etmedi, “şahıslara yönelik hicive saygı duymam “ demek cesaretini gösterdi. “Okumu yönelttiğim hedefin adını söylemeye gerek yok. Uydurma bir isim veya kimsenin bir şahısa doğru çekmeyeceği enine bir çizgi yeter bana!”

İçimde gizli bir öfke ve ters yüz olmuş bir haldeyken belalı sanat “parodi” (9) ile tanıştım.

Eleştiri: Ya sonra? Bu sanat öyle çok belalı değildir, esasen en zarif ve nükteli biçimde benim yerimi, eleştiriyi temsil eden parodiler de vardır.

Hiciv: Bunlar çok az, mevcutlar da ne yazık ki taklit oyunları içinde kaybolup gitmekteler. Sırf keyfimizi kaçırmasın diye parodilerdeki buna benzer şeyleri de seve seve unutmak isteriz. Güzelliğimize hiçbir katkısı olmasa bile yüzümüzdeki küçük bir beni sevmeyi ve ona katlanmayı, bize çirkinlikleri abartmalı halde gösteren iç bükey bir aynada kendimize bakmaya tercih ederiz. Zira çoğunlukla -sen de inkar edemezsin ki- benim Swift'in eserlerinde rastlandığı gibi, parodinin yapısında böyle bir iç bükey ayna vardır. Halkı şişko İngilizlerin hoşuna gitsin diye Swift karikatürlerinin çizgilerini enine, boyuna uzatmıştır. Tiplerin ana hatlarını öylesine ayrıntılı işlemiş ve onları aptalların kendilerine has dilleriyle öylesine başarılı konuşturmuştur ki, sonunda kafasızlar onun bazı alaylarını, parlak nutuklarını gerçek sanmışlardı. Onun “Fıçının Masalı” öyküsü Swift'i piskopos olmaktan etmişti. Hıristiyanlığı ortadan kaldırmak yolunda yaptığı hiciv teklifi, yüksek kilisenin bu en katı savunucusu ve dindar adamı hakkında “dinsiz” diye dedikoduların çıkmasına neden olmuştu. Onun belki de bütün zamanların en büyük ustası olduğu parodilerinin karşılığı işte bu oldu. Çünkü alay denen şey çok az damağa tad veren bir baharattır.

Eleştiri: Maalesef. Buna benzer gülünç yanlış anlama örneklerine bütün uluslarda rastlamak mümkün.

Hiciv: Yani sonunda parodi sanatından da bıktım, zira dedim kendi kendime, kişiliğiyle birlikte yok olmaya yüz tutan bir ahmakın ne diye gölgesi olayım?

Kendi başına kalıcı eserler yarat diye düşündüm. Fakat hangi eseri ve nasıl? Bunu öğrenmek için de beni bazı budalalıklardan kurtarmış olan akıl hocama sordum, ama bana bilgi veremedi. Bereket versin o sırada babama rastladım. Bak karşıdan geliyor kendisi!

Eleştiri: O baban mı oluyor? Yani benim ağabeyim?

Hiciv: Senin yeğenin sayılırım. Onun asıl adı Sophron(10), benim adımı da değiştirdi, artık adım Hiciv bile değil!

Eleştiri: Peki ne öyleyse?

Hiciv: Bunu kendisine sor.

Sophron: Kızım benim, uçarı gençliğimin çocuğu! Annesi doğa tanrıçası Euphorosyne(11) onun eğitimini ihmal etmişti ama itiraf etmeliyim ki, sonradan bazı kötü huylarından mücadele ederek kurtulmasını bildi. Onu yeğenin olarak kabul et kardeşim, sana hizmet edebilir.

Hiciv: Yunanlılardaki soylu anlamıyla bana Alay (Ironie) adını verdim, baba. Edebi bir tür değil de, bilakis bir tarz veya figür oluşturmam gerektiğini söyledin. Kendimi bu şekilde tanımamı sağladığından beri bütün çabalarımı buna göre düzenledim. Bana daha önceki azametinin ne kadar aptalca olduğunu gösterdin, baba ve daha başka şeyler de! Mesela persiflajı bir tarz olarak ele almayı veya kültürün yozlaştığı dönemlerde kendini gösteren kaba sokak argosunu kibarlaştırmayı, iyi yada kötü bir ruh haliyle rüzgarın sürüklediği yöne giden ve esasen özgün kurallara, biçime sahip olması gereken mizah (Humor) denen şeyi, bu ruh hali ki en ilginç karakterler de bile yakında çekilmez bir hal alacak! Yaldızlı parodileri yine içlerindeki kötülükler sayesinde daha iyi tanıdım. Abartmalı karakterlerdeki kambur ve kusurları bana sen gösterdin. Tiyatroda olsun, çizgi halinde olsun bu karikatürlere şimdi artık tahammül edemiyorum. “Olla-Potrida”ya (12) benzeyen hiciv karakterler midemi bulandırıyor. Öğretili şiir, ateşli nutuklarda kendime bir kaçış yolu aradım, onların içine yerleşmek istedim. Örneklerle, hem de çok meşhur örneklerle bana bu karışımın da çirkinliğini gösterdin. Eski ve yeni zamanların hicivci öğreti hatiplerinin kusurları yüzlerine vuruldu. Bütün bunlardan sonra yalnızca bir tek şeye uygun olduğumu anladım söyleyebilir miyim?

Eleştiri: Neden olmasın?

Alay: Senin üstlendiğin görevi uygulayan makam olmalıyım, yüce Eleştiri. Ben senin soyundanım. Böyle olmasaydım benim temelimde senin hassas terazinde tarttığın yargıların yatmazdı. Eleştirme yetkisini kimden alırdım? Eleştirimin dayandığı neden ve etkisi ne olabilirdi? Fakat şimdi damarlarımda sizin kanınızla annemin zekâsı birleşince bütün anlatım türleri benim emrime amade oldular. Ama ben kendimden ziyade bütün edebi türlere hizmet veriyorum. Epik, dram, öykü, fabl,hatta minik felsefi şiirlere bile anlatım ve konu açısından katkıda bulunuyorum. Bir anlık kendimi gösterip kayboluyorum. Her edebi türün kendine özgü kurallarını ve o türün adını olduğu gibi bırakıyorum. Senin buyruğunu, sözlerini yerine getiriyorum Themis'in (13) kızı! Herkese hak ettiği biçimde sunuyorum, kişiye ve işine göre, birine hoppaca ise diğerine ciddi, birine hafif bir gülümsemeyle ise diğerine kahkahalar atarak, alay ederek, Caliban (14) tiplerini çimdikleyerek!

Eleştiri: O halde sen benim Ariel'im (15) sayılırsın, yeğenim.

Alay: Daima ve seve seve senin hizmetinde olacağım, her zaman ve en kolay biçimde. Tartışma, sohbet, öykü ve en severek de özellikle bunların hepsini bünyesinde toplayan roman türünde rolümü oynayacağım. Bu tarzı benimseyen Sokrat, Lucian, Horaz, Galianis, Cervantes, Addison, Swift, Voltaire, Sterne benim için en büyük ustalar. Esasen bütün isimleri bir bir saymaya kalksam daha ne çok isim söylemem gerekir ya! Bu arada kafasında kendisininkinin yanı sıra Swift, Sterne ve Fielding'in zekalarının topluca işlediği benim Jean Paul'ümü de unutmuyorum.

Gelecekteki ilk işim, bir zamanlar ki adımın istismarını kökten kazımak ve adımın hışmına, hakaretine uğrayan bazı saygı değer kişiye sanat ilkesiyle saygınlıklarını yeniden sağlamaya çalışmak olacaktır. Satry veya satura'yı anımsatan adımı ister “y” ister”i” ile yazılsın, bu adı artık kabul etmiyorum.

Eleştiri: O halde neden karşıma herkesin nefretini kazanmış bir kırbaçla çıkıyorsun?

Alay: Tahtının önünde onu elimden atmak ve yerine senden başka bir simge almak için.

Eleştiri: İsteğin olacak. Ama önce bana bu kılıktan kılığa girme yeteneğini kimden aldığını söyle!

Alay: Ölümsüz soydan gelen doğa tanrıçası annemden! Adı Euphorosyne idi. çocukluğumda beni erken terketti. “Senin çevrende dolaşacağım ve seni tehlikeli adımlarında yönlendireceğim, fakat eğitimini bizzat yapmalısın ve babanın da gücüyle bunu tek başına yapabilecek durumdasın. zamanı gelince sana tekrar görünürüm” dedi. Dün karşıma çıktı, beni övdü ve bana bu yüzük ile bu miğferi verdi. bunlar beni görünmez kılıyorlar ve istediğim kılığa girmemi sağlıyorlar ama istismara tahammülü olmayan katı kanunlar çerçevesinde. Annem beni sana gönderdi sultanım, ama akrabalığımızdan hiç söz etmedi. Bunun için sana abla diye hitap ettim, bağışla beni!

Eleştiri: O halde sana verebileceğim en iyi şey olan içi okla dolu bu sadakı ve yayı al, vaktiyle Diana bunlarla dağlarda vahşi hayvanları avlardı. Bakışları Endymion'a takılıp kaldığında Amor gizlice bu yay ve sadakı çaldı ve her bir oku “Kaskali pınarının”(16) sularına batırdı. şimdi bu oklar derin bir yara açmadan saplanıyorlar. Verdikleri acı da daima iyileştirilebilecek cinsten. Görevine sadık kal ve bu yayı insanları incitmeden kullan. Yay küçülür ve büyür, sadaktaki oklar ise çeşit çeşittir.

Sophron: Benim sana verecek hediyem yok. Zira kılıktan kılığa girme yeteneğin olduktan sonra her şeyin var sayılır. Eleştirinin hizmetinde biri olarak sana sadece bir öğüt vereceğim. Daima özel olanın içinde geneli sapta, genel olan nasılsa yine özel olana geri götürür. Eserlerinde bunu başaramayan bir yazar yazar sayılmaz. Yargılarken bunu yapmasını bilmeyen de sanat yargıcı olamaz. İhtiyacın olsaydı sana yeni adına (17) uygun düşecek bir ağ hediye etmek isterdim. Onunla zırdelileri yakalayıp aklı başında kişiler haline getirebilmen için! Sorularını akıllıca derle, gönüllerin içindekinin dışa çıkmasını sağla!

Alay: Hem erkek hem kadın kılığına girebilme gücüne sahip olduğuma göre sizin bu öğütlerinizi severek uygulayacağım.

Sophron: Sağlıcakla kal, kızım!

Eleştiri: Hoşçakal yeğenim, dünyanın sana ihtiyacı var. Yaptığın işlerden bana yeni haberler getir!

Notlar
(1) B. Suphan: Adrastea, Herder'in bütün eserleri, Berlin 1877- 1913 cilt 24, s.188-197 (Kritik und Satire).
(2) Başka sesleri taklit etmeye hevesli bir kuş türü.
(3) Burada Yunan mitolojisinde adı geçen, baş tarafı insan belden aşağısı keçi olan yaratıklar, "satyre'ler" kastedilmektedir. Eskiden batı dillerinde "hiciv" anlamına gelen "satire" sözcüğünün kökeninin "satyre"den geldiği sanılmaktaydı. Bu denemenin yazarı Johan Goddfried Herder'de aynı etimolojik hataya düşmekte. Çünkü satire kavramı latince "satura: 1. içi çeşitli meyvelerle dolu kap, 2. daha sonraları bu anlam genişlemiş ve iğneleyici, alaycı hiciv yazılara "satura-satıre" denmiştir.
(4) Yukarıda adı geçen yaratıklar, satyre'ler.
(5) El-Gusto: Aslen İspanyolca olan bu kavram Avusturya ve Almanya'nın bir çok yerinde "zevk, tat, lezzet" anlamında kullanılmaktadır. Ancak eski İspanyol edebiyatında El Gusto bir çeşit nükteli, eğlenceli öykü türü olarak da karşımıza çıkmakta.
(6) Fransızca bir sözcük, bir şahıs veya konunun zeki, nüktelerle alaya alındığı, hicvedildiği edebi tür.
(7) Jonathan Swith (1667-1745) yıllarında yaşamış olan büyük İngiliz hiciv ustasının dünyaca ünlü hicvi "Gulliver'in Seyahatleri" İspanyol Cervantes'in hiciv romanı "Don Kişot"un akibetine uğramış, zamanla "çocuk romanları" haline gelmişlerdir.
(8) Epigram: Antik devirde genellikle binaların, anıtların üzerinde yer alan kısa, özlü ve anlamlı sözler. Sonradan hiciv karaktere sahip espiri ve düşünce bakımından yoğun dörtlüklere bu ad verilmiştir.
(9) Parodi: Edebi bir eseri taklit ederek alaya almak, tehzil.
(10) Sophron: Eski yunancada "akıl, düşünce".
(11) Euphorosyne: İyilik, doğa, sevinç tanrıçası.
(12) Olla Potrida: Haşlanmış et, isli sucuk ve sebze ile yapılan, İspanyolların bir çeşit milli yemeği.
(13) Themis: Düzen ve adalet tanrıçası.
(14) Caliba: Shakspeare'in "Fırtına" adlı eserindeki kaba, kötü ruhlu tip.
(15) Ariel: Aynı eserde, Caliba'nın tam tersi özelliklere sahip sevimli bir tip.
(16) Kaskali pınarı: Yunanistan'da Delfi tapınağında bulunan kutsal bir pınar.
(17) Herdel burada "satyre" sözcüğünün etimolojisinde düştüğü hatayı tekrarlamakta. Alay anlamına gelen "İronie" sözcüğünün eski Yunanca eiron: ağ örmek, düğüm atmak kavramından geldiğini ima ediyor. Halbuki "İronie" yine Yunancada "söylenenin tam tersine kastetmek lafı ters yüz etmek, alaya almak" anlamına da gelmektedir.

 Johann Gottfried Herder

Çeviren:Yüksel Baypınar

 

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön