Abdülkadir Budak İle Söyleşi

 

 

 Söyleşi:Hayriye Ersöz

      -Bütünlükten uzak, bağımsız dizelerle kurulu tek bir şiiriniz yok. Özellikle son dönemde sıkça rastladığımız bu bütünlüksüz şiir diline, mesafeli bir duruş içinde olduğunuz söylenebilir mi?... Bugün üretilen şiiri kendi şiirinizle karşılaştırdığınızda, nasıl bir manzara görüyorsunuz?

 

      -Mutlu bir tesadüf oldu; tam bu sorunuza nasıl yanıt vermem gerektiğini düşünürken, Turgay Fişekçi’nin bir tespitini okudum. Cevat Çapan şiiri üstüne yazdığı köşe yazısının bir yerinde şöyle diyordu: “Bu yamalı bohça gibi görünen şiir dünyasına biraz geri çekilip baktığınızda ise karşınızda kusursuz bütünlükte bir yapıtın durduğunu göreceksiniz” (Cumhuriyet, 10.08.2005). “Kusursuz” nitelemesini bir yana bırakarak, “bütünlüklü bir yapıt” nitelemesinin bana da yöneltilmesini çok isterim doğrusu. “Yamalı bohça” gibi duran bir şiirin ötesinde bir yerde. Şimdilerde ne deniyor, “parçalanmış insanın şiiri parçalanmış bir teknikle verilir ancak” deniliyor. Bu tür laflara hiç itibar etmem. Nerde buna benzer bir cümleye ya da bu sözü doğrulayacak bir şiire rastlasam bendeki yapı kurma çabası daha büyük bir titizliğe bırakır yerini. Ben de çıkar, “şiir, parçalanmışlıklardan elde edilen bir bütündür” derim. İlk dizenin değil ikincisiyle, en son dizeyle bile bir hesabı, ilgisi olmalı derim. Değil koca bir bölümü, bir dizeyi bile çektiğinizde o boşluk fark edilmeli derim. Eskiler böyle derdi; bu anlamda ben o eskilerdenim. Daha önce de sordum; değişik zamanlarda, değişik ortamlarda ve onun getirdiği değişik ruh hallerinde yazılmış onlarca dizenin alt alta getirilmesi midir şiir? O sözcükler o dizede, o dizeler o şiirde tesadüfen yan yana, alt alta gelmişse ne olacak? Hani yapı, hani mimari, hani “temel anlam” etrafındaki bütünsellik? Bir fiskede yerle bir olacak dizeler toplamına şiir adını veremem ben. Yaşıtlarım olmakla birlikte, “hayat kadar dağınık, hayat kadar örgütlü bir şiir”i önereni değil de, “ben tesadüfen yan yana gelmiş sözcükler ile, bir şiirde buluşmak için bir araya gelmiş sözcükler arasındaki farkı biliyorum” diyene yakın durmuşumdur. “Sözcük” yerine “dize”yi koyun buraya, meramım daha da anlaşılacaktır.  Her kitapta, gide gide her şiirde değişen bukelamun tipi şairleri sevemedim. Güvenmedim onların yazdıklarına. Bir derdi, meselesi olan, bunu yazarken de kendi sesini, rengini taşıyabilen şairler benim şairlerim oldu. Bırakın son yazdığı iki şiir arasındaki bağı, ilk kitabıyla son kitabı arasında bile bir bağ kurulabilecek şairleri daha bir sevdim. Onlara özgü bir dünya buldum yazdıklarında, onlara özgü bir ses, bir ana renk. Çünkü “bir şair, bir dünya” demek benim için. Beceremeyen varsın aksini iddia etsin; beni bağlamaz. Sorunuzun sonunda, bugün üretilen şiir ile kendi şiirimi karşılaştırdığımda nasıl bir manzara gördüğümü soruyorsunuz ya, yanıtı tercihimin içinde işte. Derinliği barındıran bir yalınlıktan yana olduğumu, sese aşk derecesinde tutkun olduğumu, “hecenin bildik toprağında yeni şiirler” yazdığımı belirtenler, yazanlar oldu. Özel imge alanlarımın, belli bir üslubum olduğunu da. Daha ne isterim?  

 

      -Şiirinizde kendini açık eden, diğer bir deyişle iç organları elinde gezen bir söyleyiş hakim.  Son dönemde üretilen şiirlere inat, şiirde anlamı okuyucunun eline bırakmayışınızın, şiirinizin kendini ifade eden başatlarından biri olduğu söylenebilir mi?

 

      -Ah şimdi ben hem çok konuşan hem de aynı şeyleri söyleyen şairlerden biri mi olacağım? Evet öyle olacağım. Ama bunda sizin de payınız yok mu? “Şiirdeki anlamı okuyucunun eline bırakmadığım” konusunu başka bir konuşmada açmıştım. Ne kadar değişik ifade biçimleri bulmaya çalışsam da bu işin özü değişmeyecek. Elimden ne gelir? İşe “yaram var ki gösteriyorum” diye başlamak istemem, ama biraz da böyle bu. Her şeyi yerli yerinde olan, dünyayla, hayatla barışık olan insan niye şiir yazsın ki? Meselesi olmayan, problemler arasında boğulup da bir çıkış yolu aramayan niye yazsın? Hayatta yapılacak onca önemli şey varken insan niye her günün büyük bir bölümünü okuma-yazma, içinde taşıma, diri tutma anlamında  şiire ayırır? Bunu çoğu kez şairi bile açıklayamaz. Bu yaşanan, içten gelen bir şeydir, bir dürtüdür. “Ben” demekten hiç korkmadım. “Bendeki sen”i aradığımı da hissediyordum. Kendimi pervasızlık ölçüsünde açık etmekten korkmadım. Şiir çıplaklığı göze alıştır çünkü. Dediğiniz gibi iç organlarım elimde gezdim hep. Daha önce de söyledim, doktor yerine şiirlere gittim ben. Doktora söyleyeceğimi şiirlerime aktardım. Onlardan şifa mı bekledim, belki de. Hiçbir şey olmasa, ortaya bir şiir, giderek bir kitap koyabilmek hep iyi geldi bana. Kendimi işe yarar biri gibi gördüm, yaratıcı yanımı diri tutmak, geliştirmek istedim. Adını sanını bilmediğim insanlarla iç sızılarımı paylaşmak istedim.  Yaralarımı bu yolla onlara aktarmak, kurtulmak istedim belki de. Onun için de okuru şiirlerimi yorumlama konusunda çok fazla özgür bırakmak istemedim. Yeni tatlar, yeni anlam parçacıkları tamam da, nereye savrulursa savrulsun sonunda bir merkez anlama çekmek istedim. Bunun için şiir yazıyordum. Manası şairin karnında olan şiirleri hiç sevmedim, şairin verdiği manaya başka manalar yüklemek, evet. Ama şairin vermek istediği manaya. İçselleştirmediğim şeyi yazamadığımı da söylemeliyim. Yazdığıma okurdan önce benim inanmam gerekiyordu. Yine de yazmaya kalktığım oldu, olmuştur. O tür şiirleri kitaplarıma alamadım. Dergilerde kaldı çoğu. Moda akımlardan, ortak söyleyişlerden, baskın eğilimlerden kaçınma çabası iyi bir şiir yazmak kadar önemliydi benim için. 35 yıl önce başladım şiir yazmaya; bu süre içinde kimler gelip geçti, kimler olmadık biçimlerde değişti, başladığı çizgiyi aratır oldu, gördüm. Önemli olan bir sürecin, bir dönemin şairi olmak değildi; her dönemde var olabilmek, tazeliğini koruyabilmekti. O gün yazdıklarının bugün de okunuyor, değerlendiriliyor olduğunu görmek; meseledir.

 

       -Abdülkadir Budak okuru, onun yaşamına ait iz düşümleri, bölünme ve çoğalmaları kısaca öz ben’inin yaşam karşısındaki her kıvrımından sadece şiirini izleyerek haberdar olabilir gibi geliyor bana. Bu durumdan rahatsızlık duyduğunuz zamanlar oldu mu?  Yüzünüzün değil, kalbinizin dolaşımda olma hali... “Eylülde yaralarım bütün kitapçılarda.” kanımca bu anlamı karşılayan, en cesur dizenizdir.  Yara, hüzün, ağrı insanların yüzleşmek istediklerinden çok, unutmak istedikleri arasında sıralanırken, okurunuzun bu duygu hallerinden kaçışı mümkün değil. Rahatsız edici bir hal yani… Bu durum Ev Zamanı adlı kitabınızda ciddi bir tırmanış gösteriyor.  Bu noktadan baktığımız zaman,  okur  şiirinizi ya sahiplenecek ya da reddedecektir. Yanılıyor muyum?

 

     -Yukarılarda bir yerde şiir benim günlüğüm, hatıra defterim değildir demeye getirdim ama başka bir cepheden, biraz daha eğilerek bakıldığında görülecektir ki şiirim aynı zamanda kişisel tarihimdir de. Şiir dilinde başka yerlere geçmekle birlikte hayatımdan izler taşıdığı gün gibi aşikâr. Bir bakıma tarihi, coğrafyası olan bir şiir yazmışım sizin de gördüğünüz gibi. Özel adlar girmiş şiirime, mekân adları girmiş. O günkü ruh halim, hayata bakışım girmiş. Turgut Uyar’a, Cemal Süreya’ya, daha başkalarına cevaben şiirler yazmışım. Orada doğmuş olmanın verdiği bir sebeple daha içerden, daha acıtıcı bir biçimde Sivas kıyımını yazmışım. Birlikte dergiler, kitaplar çıkardığım şair arkadaşlarımın özlemiyle “Kayseri Kayseri” başlıklı bir şiir yazmışım, içinde Sincan ya da Eryaman geçen şiirler de. Böyle bakıldığında köksüz değildir benim şiirim, ayağını bastığı toprağı vardır.  Şair adları girmiş şiirlerime; Münir ölmüş onun şiirini yazmışım, Halil ölmüş, onun da. Doğrudan kızıma, oğluma, evime, ev hallerine. Hayatı bir bakıma şiirime dahil etmişim ya da tersi. Dediğiniz gibi Ev Zamanı kişisel tarihimin en can yakıcı, en yalın hâli olsa gerektir. Yazarken rahatsızlık duyduğum, çıktıktan sonra da beni tedirgin etmiş bir kitaptı. Hâlâ da öyledir. En yalın, en çıplak hâlimdir bu kitap. Beni bile ürkütecek boyutlardadır. “Ben yazmak istemezdim / Evimin esinleyen bir yanı vardı” diyorum bir yerde; ama başka bir yerde şu dediğime bakar mısınız? “Teşhirci biri oldum, sakınıyorum / Yazamadan edemeyen kendimden / Bir şiir daha çıkıyor lanetler olsun / Kumaşın makasa dönüşmesinden” diyorum. “Bu durumdan rahatsızlık duyduğunuz zamanlar oldu mu” diye soruyorsunuz ya, daha yazılma aşamasındayken duyduğum bu rahatsızlığı bu dizeler yeterince anlatmıyor mu? Ama yazılması gereken bir kitaptı bence, yazıldı.

        Ev Zamanı’nı okuduktan sonra “yaşadığınız eve bizim ev ne kadar benziyormuş” diyen okurlarla da karşılaştım, kitaba böyle bakan yazılarla da. Okur sadece bu kitabı ve bu şiirleri benimseyecek ya da reddedecek değildir; bu bütün şiirler ve kitaplar için geçerli olan bir durumdur. Bir dönem hayatıma, sıkıntılarıma, açmazlarıma karşılık gelen bir kitaptı bu, kişisel olarak beni de ilgilendiriyordu. Ama bu kitabın başka bir özelliği vardı ki –bana düşmese de söylemek, hatta tekrarlamak durumundayım- Türk şiirinde evlere, evlilik kurumuna ilk kez bu kadar sert bakılıyordu. Evleri yazmış öteki usta şairlerden çok farklı bir bakışla ve söyleyiş tekniğiyle yapılması için özel çaba verilmişti. “Şiirsel babalar”la da karşılaşmayı göze alıştı bu kitap. Hakkında bu anlamda olumlu yazılar çıktı hem de ehil kalemler eliyle. Bu kitap canımı acıttı ama değdi doğrusu.

 

       -Şiir dışında şiir üzerine yazılar da yayımlayan birisiniz. Size göre şu anda şiirin sorunu  nedir?...  Bugün üretilen şiir anlamdan uzaklaşıp, dil üstünde yoğunlaştıkça, kendini metalik bir sesle  mi anlatır oldu?..

 

         -Şiir üstüne yazılmış epey yazım var; bunlardan bir bölümü Ayna Sandım Şiiri (1998) adını taşıyan kitabımda bir araya getirildi. Ötekiler kitaplaşmayı bekliyor. Adını koydum da, ne zaman çıkar bilemem: Yalın Şiir Yazıları. O yazılar da kitaplaştığında görülecektir ki şiire bir de yazıyla bakmışım, anlama çabası vermişim. Şiirin gidişatı her dönemde ilgilendirmiş beni; ama dönüp kendi yazdıklarımdan sorumlu tutmuşum kendimi. Ötekilerin şiirine, kendi şiirime bir de bu yolla bakmayı denemişim besbelli. Bencillik değil, kaçınılmaz bir şeydir bu. Doğrusu budur işin. Onun içindir ki şair yazılarına pek güvenilmez. Yazıları bumerangdır onların. Gider ve kendine dönerler hemen. Ben de öyle yapmış olabilirim. Yer yer sert yazılar yayımladığım da olmuştur; sert karşılıklar aldığım da. Olsun, iyidir bunlar. Şiir ortamı yazıyla başka bir renk daha edinir, canlılık kazanır. Hareket olan yerde bereket vardır hesabı. Şiirin sorunu bitmediği içindir ki şiir de bitmez. Gerçi belleksiz bir toplum olduğumuz içindir ki, elli yıl önce tartışılmış, sonuçlandırılmış şeyler bugün de yeniymiş gibi tartışılabiliyor. Bellek tazelemesi diye bakılabilir buna belki de, iyi niyetli bir yaklaşımla.

      Şiirimizin en son sorunu “organik şiir-sentetik şiir” ekseninde tartışılıyor bilindiği gibi. Bir tasfiye hareketidir (!) gidiyor. Şiirin hayattan koptuğu, dahası 80’li yıllarda ortaya çıkan şairler eliyle koparıldığı iddiaları var. Bunun için soruşturma bile düzenledi dergiler. Bu iddiaların öncüsü bir arkadaş gündeme oturuverdi. Yazdıklarında doğruluk payı olsa bile, şair seçiminde görüşleriyle ters düştü çoğu kez. Bazılarımız muhatap aldık bu arkadaşı, bazılarımız almadı. Şiirimizin en son durumu bu iddialar ve bu iddiaları çürütme çerçevesinde tartışılıyor. Ben de katıldım bilindiği gibi; Varlık dergisinin soruşturmasını yanıtlamak yoluyla. Sizin tespitlerle bezeli sorularınıza baktığımda “organik” şiirin örnekleri benim yazdıklarım. Ama adam “sentetik” olanların arasında saydı beni; ne denir? Sahi “bugün üretilen şiir anlamdan uzaklaşıp, dil üstünde yoğunlaştıkça, kendini metalik bir sesle mi anlatır oldu”; yani o arkadaş büyük oranda haklı mı? İyi de, elma ile armudu sırf meyve sınıfında yer alıyorlar diye aynı kefede tartmak, aynı poşete doldurmak doğru mu?

 

(Varlık, Ocak 2006)

 

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön