|
Söyleşi:Bâki Ayhan T.
[1 Nisan günü
evdeki işlerimi bitirmiş ve Taksim'e doğru yola çıkmıştım. Oradan da
Cihangir'e gidecektim. Sevgili şairlerimden Haydar Ergülen'le
söyleşi yapmaya... Epeyce sert geçen bir kıştan sonra havaların
birkaç günlük yumuşaması İstanbul'u kandırmış, soğuk havalar yeniden
başlamıştı. Isıran bir soğuk vardı dışarıda ve İlk Yardım
Hastanesi'nin karşısındaki sokağa saptığımda rüzgâr da sertleşmişti.
Haydar Ergülen'in evini bulmak zor olmadı. Hem apartmanın önündeki
yeşil Wolkswagen'den dolayı (Haydar, evi tarif ederken ev kolay
bulunsun diye evin önünde bırakmak üzere bir yeşil Woswos
aldıklarını söylemişti!) zorlanmadım hem de yıllar öncesinde Lâle
Müldür'le sık görüştüğümüz zamanlarda onun evine gidip gelirken
ezberlediğim sokaklardı buralar.
İsimsiz
apartmanın kapısına geldiğimde Haydar'ın yazılarında zaman zaman
sözünü ettiği kedilerden birkaçının kapı içinde kalorifer peteğinin
altına uzanmış olduğunu gördüm. Altı katlı apartmanın en üst katında
oturan şairimin kapısı açıldığında Haydar'la selamlaşırken ilk
gördüğüm yine onun sevimli kedilerinden biri oldu.
Epeyce hoş
beşten sonra söyleşiye geçtik. Aslında kayıt cihazını açmadan
konuştuklarımızla söyleşiyi tamamlamış gibiydik! Doğrusu,
konuştuklarımızdan kayda geçmeyenlerle birlikte bir derginin birkaç
sayısını dolduracak malzeme çıkabilirdi!
Sevgili
şairimin ikram ettiği nefis çayı yudumlarken söyleşiye başladık.
Zaman zaman bana veya ona (daha çok da ona dergilerden, şairlerden
gelen söyleşi teklifleri nedeniyle) gelen telefonlarla kesilerek
yaklaşık yedi saat kadar süren söyleşide konuştuklarımızın hepsini
yazıya geçirmediğimi, bana "kayıt dışı" kalması veya kayıt edilse
bile yazıya geçirilmemesi koşuluyla anlattığı bazı özel şeyleri
kendime sakladığımı belirteyim. Ayrıca, gerçekten çok eğlenceli bir
söyleşi oldu. Herhalde kahkahalarımızı görüntüye dökecek olsaydım
sık sık gülme işaretleri kullanmak zorunda kalacaktım. Bu nedenle
gülme işaretinin dışında bazı yerlere ünlem, bazı yerlere de üç
nokta koyarak bunu halletmeye çalıştım.]
Bâki Ayhan
T.:
Sevgili şairim, bu benim ilk söyleşim olacak. Bu nedenle epeyce
heyecanlıyım. Benimle epeyce söyleşi yapıldı ama soru soran olarak
ilk söyleşimi gerçekleştireceğim. Dilim sürçerse bağışlarsın umarım,
heyecanlıyım biraz... Biraz hayatla başlayalım diyorum: Bugünlerde
günlerin nasıl geçiyor, bir günü nasıl yaşıyorsun? Bunlardan kısaca
söz edebilir misin?
Haydar
Ergülen:
Biliyorsun epeyce bir zamandır reklam yazarlığı yapıyordum. Daha
öncesinde başka işler yapmıştım, üniversitede de çalışmıştım. Eylül
ayından beri reklamcılığı bıraktım, daha doğrusu çalıştığım ajans
kapandı. Üç ay kadar başka bir ajansta çalıştım. Fakat ben uzun
süredir, çalışmaya, ilişkilere, eve alışkın olduğum için ve tabii
yani uzun süredir ilişkiler diyeyim genel olarak insanın bir tanıma,
alışma ve birlikte yaşama deneyimi var. Üç aylık çalıştığım reklam
ajansındaki üç aylık deneyimimden sonra orada olamayacağımı anladım.
Yani yeni reklamcılar, yeni insanlar daha doğrusu. Bende de hep bir
eskilik vardır...
B. A. T.:
Yeni jenerasyona uyum sağlayamadın yani...
H. E.:
Her şeyin eskisini severim; genç şairler, genç ve şairler hariç...
Gerçekten de öyle...
B. A. T.:
Ama genç şairlerin de eskinin değerini bilen, eskinin içinden yeni
zenginlikler üretenlerini seviyorsun.
H. E.:
Eski değerleri sahip olanları seviyorum daha doğrusu. Seksen öncesi
değerler diyeyim. Sadece siyasi olarak söylemiyorum. Onun dışında da
dünyanın eski değerlerine sahip olanlarını... Yenilerle doğrusu bir
arada olamadım. Kısacası, iki aydır evdeyim. İnsan bazen özler ya;
belki sen daha çok özlüyorsun genelde dışarıda olduğun için.
B. A. T.:
Çok, çok özlüyorum gerçekten evimi.
H. E.:
Benim de çok yoğundu. Reklam ajanslarında yıllarca çok yoğun bir
tempoyla çalıştım. Hafta sonları çalıştığım da oldu, yine de şiir
olsun yazı olsun üretebiliyordum.
B. A. T.:
Belki o üretme de zaten bazı şeylerin sıkıştırması sonucunda oluyor.
Çok rahat olunca, hayatın sıkıştırması olmayınca yeni şeyler,
özellikle şiir yazmak pek mümkün olamıyor. Ne dersin?
H. E.:
Valla ben ondan önce iki ay evde kalınca ev kadınlarının işinin ne
kadar zor olduğunu anladım. (Gülüyor...) Gerçekten yani, Allah
kimseyi ev kadını yapmasın! İki aydır bir taraftan kendimi ev kadını
gibi hissediyorum; iş hiç bitmiyor. Ne tuhaf öyle sürekli bir
toplama, düzeltme, onu oraya bunu buraya koyma işi var, arkasından
tabii bana gelen hiçbir teklife hayır diyemediğim için demin
konuştuğumuz gibi... Diğerleri yazı, şiir yetiştirmeye
çalışıyorum... Biraz önce telefondan da anladığın gibi "Dergi
bağlanacak, ne kadar sayfa ayırayım?..." gibi! Öyle bir şey... Şimdi
aslında çalışmayı özlüyorum.
B. A. T.:
Yani dışarıda çalışmayı...
H. E.:
Hı hı... Şu anda evden bir reklam ajansına iş yapıyorum ama gene de
gidip orada çalışmak istiyorum, o reklam ajansında. Onun dışında
İşte, kedilerle oynuyorum. Onların da oyuna ihtiyacı var.
B. A. T.:
Muhakkak! Onları çok sevdiğini biliyorum, eminim onlar da seni çok
seviyor. Herhalde en güzel tarafı evde kalmanın, evde olmanın
sabahları güzel kahvaltılar yapmak olmalı. Biliyorsun Cemal Süreya
"Yemek yemek hakkında ne düşünürsünüz bilmem / Ama kahvaltının
mutlulukla bir ilgisi olmalı" demişti. Ben de genelde dışarıda
olduğum için en çok özlediğim şey evde kahvaltı yapmak. Güzel
kahvaltılar yapıyorsundur herhalde.
H. E.:
Yapmıyorum biliyor musun?
B. A. T.:
Neden?
H. E.:
Yapmıyorum. Galiba iş alışkanlığı tuhaf bir şekilde sürüyor. O zaman
zaten evde bir şey yemem, dışarıda bir şey atıştırırım. Şimdi de o
alışkanlığı terk etmedim. Bir çay yapıyorum, ayaküstü bir şeyler
atıştırıyorum. Eşimle hafta sonları ancak kahvaltı yapabiliyoruz.
Çünkü onun dışında, dediğim gibi, yani zaman daha çabuk geçiyor
evdeyken. Zaman yetişmediği için onunla da uğraşmak istemiyorum daha
doğrusu.
B. A. T.:
Belki Cemal de onu söylemek istedi; şimdi sen anlatırken düşündüm,
yani sevdiğin bir insanla yapılan kahvaltı, kahvaltıdaki paylaşım,
belki o sabahın heyecanını, yeni bir günün başlangıcını paylaşmaktan
bahsetmişti.
H. E.:
Sevdiğin insanla kahvaltı, kahvaltı sayılmaz abi, aşka sayılır!
B. A. T.:
Cemal'i de burdan anmış olduk.
H. E.:
O mutluluk demiş, biz ona aşk diyelim.
B. A. T.:
Peki, evde televizyon izler misin? Ne tür müzik dinlersin daha çok?
Futbol maçlarını izler misin? Edebiyat dışında hangi dergileri
okursun? Sinemayla aran nasıl bugünlerde? Bunlardan söz edelim mi
biraz?
H. E.:
Futboldan başlayalım istersen!
B. A. T.:
Benim için sakıncası yok. Futbolu ne kadar sevdiğimi bilirsin.
H. E.:
Yazılarımda bol bol Eskişehirspor geçer. O benim milli takımımdır,
şimdilerde İkinci Lig B kümede oynuyor ama olsun, biz onu hiç terk
etmedik. Rahmetli babam da Eskişehirsporluydu, kardeşlerim de başka
takımları tutuyor olsalar da hepsinin bir tarafı Eskişehirsporludur.
Babam hayattayken maçları seyrettikten sonra bana telefon ederdi,
işte şunu yendik, buna şu kadar attık diye, pazar akşamları telefon
beklerdim.
B. A. T.:
Yenilince aramaz mıydı?
H. E.:
Aramazdı!... Eskişehir'de çarşının içinde eskiden küçük bir meyhane
vardı, Mavi Köşe diye, küçüklüğümde bir kere gitmiştim babamı
çağırmaya. O zamanlar pazar akşamları Eskişehirspor yense de yenilse
de, hani kimi zevkten içer kimi kederden derler ya, onun gibi,
babamlar orda otururlardı. Sinemaya gelince sinema benim şiir
dışında en çok sevdiğim sanattır, eskiden de çok severdim. Sinema
Günleri'nin kadim izleyicisiyimdir her yıl. Sevdiğim filmlerden yola
çıkarak yazdığım şiirler vardır, "On Dakika Ara" şiirleri...
Televizyonla irtibatım film üzerindendir, eskiden gördüğüm ve
yeniden izlemek istediğim, şiire yakın filmleri televizyonda
bulursam izlerim. Müzikle ilgili olarak, yani, halk türkülerini çok
severim. Bu arada sana söyleyeyim, Akhisar'da 20 Mayıs'ta bir
festival yapılacak, oraya davet etmişlerdi, konuşurken, ya hep şiir
okuyorum bu sefer türkü söyleyeyim dedim, kabul ettiler, orada türkü
söyleyeceğim.
B. A. T.:
Gerçekten mi?! Dinlemek ilginç olurdu... Repertuarın nasıl?
H. E.:
İşte orada Erkan Oğur çalacak, üç tane söyleyeceğim. Üç taneye
tahammül edebilirlerse başka da söyleyebilirim! Repertuarım
iyidir... Klasik müzikle çok bağım olmuştur, dinlerim. Caz bana
yakındır.
B. A. T.:
İstanbul hakkında bir şey soracağım. Anadolu yakasına pek
geçmiyorsun sanırım.
H. E.:
Çok az geçebiliyorum ama Kadıköy çarşısını çok severim. Çarşıları
çok severim. Çarşı duygusu avlu duygusu gibi bir şeydir benim için.
Türkiye'de olsun, dışarıda olsun çarşıları çok gezerim.
B. A. T.:
Şairin çarşı-pasaj gezeni mi makbul yoksa? Biliyorsun, Benjamin'in
Baudelaire hakkındaki "flâneur" benzetmesinde pasajlardan yola
çıkılır. Örtüştürebilir miyiz?
H. E.:
Örtüştürebilirsin.
B. A. T.:
Günün vakitleriyle ilgili özel tercihlerin var mı yazarken? Mesela
Hulki Aktunç yanlış hatırlamıyorsam sabahları yazdığını söylemişti
bir defasında.
H. E.:
Şiiri geceleri yazarım, hatta geceyarısından sonra...
B. A. T.:
Kullandığın özel kâğıtlar kalemler falan var mı?
H. E.:
Kâğıda kıyamam, çok severim kâğıdı. O nedenle müsvedde kâğıtlarının
arkasına falan, elimle yazarım.
B. A. T.:
Vallahi benzerlikler şaşırtıyor beni. Zaman ve kâğıt konusunda
söylediklerin benim için de tamamen geçerli.
H. E.:
Dibine kadar da yazarım sayfanın. Tekrar dünya savaşı falan da
çıkarsa evde onu atlatacak kadar kâğıdım var! Günlerden en çok
cumartesiyi severim. Vakitlerden ikindiyi... Kedilerimi...
B. A. T.:
Çiçek?
H. E.:
Özel bir şey yok ama fesleğeni severim. Narı severim. Hem tasavvuf
anlamında, çoklukta birlik anlamında, kültürel anlamda önemlidir.
İspanya'ya olan sevgimi anlatmıştım, nar onların kültüründe de
önemlidir. Granada "nar" demektir mesela... Tarık Ali, Nar
Ağacının Gölgesinde kitabında Granada'yı anlatır.
B. A. T.:
Şu andan yola çıkarak bir şeyler sormak istiyorum. Biliyorsun canlı
söyleşiler anları da kayda geçirme bakımından önemlidir. Ruşen
Eşref'in Diyorlar ki kitabını bilirsin, oradaki söyleşilerde
anların kayda geçirildiğini okumuştuk hemen her söyleşide. O tip
söyleşileri özlediğimi görüyorum ben günümüzde yapılan söyleşilere
baktıkça. İşte çoğu internet üzerinden işte yazılı soru-yanıt
yöntemiyle yapılan söyleşiler. Bunların bir kısmı da benimle
yapılanlardı, şikâyet etmeye hakkım yok ama bir belirleme olarak
söylemek istedim bunu. Canlı söyleşilerin, şairin dünyasına girmek,
okuyucuya onun dünyasının gizlerini biraz daha açmak bakımından daha
önemli olduğunu düşünüyorum. Buradan, şuna geleceğim: "Şiir ve
mutluluk", "şiir ve güzellik" kavramlarını yan yana düşündüğümüzde
kuramsal değil ama sezgisel çerçevede "tam da şu anda" neler
söyleyebilirsin?
H. E.:
Benim tabii şiir ve güzellik hakkındaki düşüncelerim biraz senden
farklı sanıyorum. Şiiri severek yazıyorum, yani bir aşkla yazdığım
doğru ama aşkın kendisinin, aşkın kendisinin bizzat mutlulukla...
Yani aşkın kendisi, nasıl söyleyeyim her zaman çok sevimli kılmıyor.
Yani aşkla yazmak demek her zaman çok mutlu olduğumuz, huzurlu
olduğumuz anlamına gelmiyor. Genellikle aşkın doğasıyla şiirin
doğasının aynı olduğunu düşünüyorum. İkisinin de bir rahatsızlık,
huzursuzluk olduğunu düşünüyorum. O yüzden de Kırk Şiir ve Bir'i
yazarken gerçekten çok mutlulukla yazmıştım, aşkla yazmıştım.
Diğerlerini de öyle yazdım ama diğerlerinde daha çok bir, diyelim ki
itiraz gerekçesi olarak yazıp kurtulmak planlanmıştı. Biraz öyle bir
şey... Yani, bazen insan şiir yazmak istemez. Sana da oluyordur
mutlaka. Bazen şiir yazmak istemiyorum, şiddetle istemiyorum ama
kendimi zorunlu da hissetmiyorum fakat o gelip kendisini dayatıyor
ve ben yine mi geldi bu baş belası demek istemiyorum ama yine mi
başıma geldi deyip oturuyorum şiirin başına. Yani her zaman çok
mutlulukla, huzurla ilgisi yok. Eee, güzel şiir yazmak güzel bir
şey. Öyle inanıyorum, bazı şiirlere, bazı arkadaşların şiirlerine
baktığım zaman, "Ya bu güzel bir şiir olmuş ve güzel yazılmış." diye
düşünüyorum. Onlara hayran hayran bakıyorum nasıl yazıldığına. Yani
öyle şiirler yazmak istiyorum. Belki arada bir-iki tane yazmışımdır
ama şiir ve güzellik hususunda... Benim şiirlerim güzel şiirler
değil, daha doğrusu şöyle: Yani acıtıcı olabilir, dokunaklı
olabilir, içli olabilir...
B. A. T.:
Ama belki senin şiirlerin öyle oldukları için güzel.
H. E.:
Ha, o güzellik anlayışı değişiyor ama bazı şiirler hakkaten güzeldir
mesela... İsim vermek istemiyorum ama...
B. A. T.:
Aslında bir-iki isim versen belki ben de oradan bir güzellik
anlayışı çizgisi çizebilirim. Sende güzellik duygusu uyandırmasının
nedenlerine girebiliriz belki oradan. Yakın dönemde ya da 10-15 yıl
öncesinden, seksenlerden iki-üç şiir söyleyebilirsen...
H. E.:
Şu anda aklıma gelmediği için biraz da o konuya girmek istemiyorum.
B. A. T.:
Belki daha ileride gireriz... Peki, "şiir ve yararlılık" konusunda
bir şeyler söyleyebilir misin? Schopenhauer “deha”yı tanımlarken,
"Yarar peşinde koşmaktan vazgeçme yeteneğidir." diyor deha için.
Daha öncesinde ve seksenlerde gerçi çok tartışıldı ve günümüzde de
halen tartışılmakta ama "şiir ve yarar", "şiir ve yararlılık"
sözcükleri yan yana geldiğinde neler söyleyebilirsin?
H. E.:
Geçen hafta Eskişehir'de "yol ve yolculuk" üzerine bir edebiyat
günleri düzenlenmişti. Biliyorsun benim başkentim Eskişehir olduğu
için beni davet etmişlerdi. İşte söyleşiler yapıldı, başka şair
arkadaşlar da vardı. Öğrenciler de vardı, ortaokul-lise öğrencileri.
Şair arkadaşlardan hani öğrenciler birtakım tavsiyeler filan rica
ettiler. Diğer arkadaşlar işte şöyle yapın, şöyle yapın, şiir okuyun
filan... Ben de tek cümle ettim; "Sakın şiir yazmayın, faydalı işler
yapın." dedim. Yani, kesinlikle böyle düşünüyorum. Bu, son yıllarda
sık sık dile getiririm beyhude ve nafile olduğuna ilişkin bir şey
şiirin... O yüzden de bence şiirde hiçbir fayda yoktur, şiirden de
hiçbir fayda yoktur. Yararcılık anlamında şiire bakamayız. Şiir bir
şifa olmasa bile teselli edici bir tarafı vardır, bir teselli
olabilir ama teselli demek biliyorsun piyangodaki amorti gibi. Onun
teselli ikramiyesi gibi. Yani, eee sadece şifa olmaz, o kadarlık bir
şeydir. Yani sadece teselli edebilir.
B. A. T.:
Onu da belki yarardan saymamak lazım.
H. E.:
A, bunu da ne kadar yarardan sayabiliriz bilmiyorum. Yani insan şiir
okudukça iyi olmaz. Sen öyle bir şeye inanabiliyor musun?
B. A. T.:
Yok, hayır...
H. E.:
Ben şiir okuyup iyi olan ne şair ne okur gördüm şimdiye kadar. Şiir
okudukça daha kötü hissedersin kendini.
B. A. T.:
Gittikçe gidersin derinlere, ulaşılması mümkün olmayan yerlere...
H. E.:
Evet, hatta, zararlı bile olduğu söylenebilir. Hele çağımızda,
günümüzde!
B. A. T.:
Şiirle bazı kavramları yan yana getirme denemelerine devam edelim
istersen. Yakınlarda Kierkegaard'ın İroni Kavramı kitabını
okumuştum. Orada, tabii bütün kitap boyunca ironinin Sokrates,
Schlegel, Tieck gibi değişik isimlerdeki kullanımı üzerinde duruyor
Kierkegaard ve Shakespeare'deki ironiden söz ederken de, "ironinin
şiirde bir denge kurduğunu, şiirin kendisine doğru hareketlenmesini
sağladığını” söylüyor. Yanı sıra; ironinin şiiri ve şairi
özgürleştirdiğini, bunun gerçekleşebilmesi içinse şairin ironinin
efendisi olmasının şart olduğunu ifade ediyor. Sözü nereye
getireceğimi tahmin etmişsindir! İki hafta kadar önce Antalya
uçağında da konuştuğumuz gibi, senin günlük hayatta derinlemesine
ironik yaklaşımlara sahip olduğunu, ayrıca anlık parıltılara dayalı
zekâ eseri olan ironik yorumlar yaptığını bilenler bilir. Yeni
kitabın Keder Gibi Ödünç'te de "hayat bir şaka kuşudur"
dizesi dikkatimi çekti. Şiirde ironi, ne kadar, nereye kadar?
H. E.:
Vural Bahadır Bayrıl, benim çok sevdiğim şair arkadaşım, Kırk
Şiir ve Bir üstüne bir sempozyum düzenlenmişti Antalya'da,
sempozyum kitabında onun da bir yazısı vardır, okumuşsundur
muhtemelen, "Beyaz Bir Şiire İltica." O Kırk Şiir ve Bir'i
beyaz şiir olarak nitelendiriyordu. Doğrusu ben de önceki kitaplara
ve sonraki kitaplara baktığım zaman, evet, o şiirler beyaz şiirler
sayılabilir. Demin de söylemiştim onları mutluluk içinde, huzurla
yazdığımı, aşkla yazdığımı. O tarz o kitapta denk düştü, yani yerini
buldu. Onun dışındaki ilk kitabım Karşılığını Bulamamış Sorular
1978-81 arası şiirleri içerir, Türkiye'nin ve dünyanın o büyük
kırılmasının olduğu seksenli yılların şiirlerini... Orda tabii
şiirler acıklı bir biçimde acılıdır. Ölümler, kıyımlar işte
kavgalar, gürültüler hepsi. Ama aynı kitapta, Karşılığını
Bulamamış Sorular'da başlarda ağıtlar vardır, ama sonlarda "orta
sınıf için insancıl şiirler" diye 4-5 şiir vardır. Usul sesle
söylenen küçük küçük şiirler vardır. Onlarda mesela acının yol
açtığı artık daha fazla acıyamam, daha fazla acıtamaz, daha fazla
acıtmayayım duygusunun yol açtığı bir ironi ordan fışkırdı. Hani
şeye benziyor, ya bunun dibi olur mu artık dibe vurdun ve ordan
yavaş yavaş çıkarsın duygusu. Orda da acının yol açtığı bir ironi
geldi şiirime. Yani oralarda özellikle çok yoğun olarak ilk kitapta
o bulunabilir. Aslında Kırk Şiir ve Bir'de de vardır ironi,
yani yer yer çıkar. Evet, benim galiba, çok hissedilmese de, biraz
üstü örtük de olsa yazdığım şiirdeki iki temel, aslında kardeş
diyebiliriz, acıyla ironinin kardeşliği diyebiliriz benim yazdığım
şiirler için ya da en azından ben böyle düşünüyorum.
B. A. T.:
Peki, ironinin şairi ve şiiri özgürleştirmesi konusunda
Kierkegaard'ın söylediğine ucundan kıyısından yeniden yaklaşmayı
deneyelim istersen... Eğer insan kendisiyle de alay edebiliyorsa
farklı bir anlam kazanıyor artık ironi. Dolayısıyla kendisiyle alay
edebilen bin insan herhalde yeryüzünün en özgür insanlarından biri
olmalı. Artık pek bir şeyden rahatsızlık duymayacak, yıkıcı
eleştirileri rahatlıkla bıyık altından, dudak kenarıyla gülerek
cevap verebilecek biridir. Haydar Ergülen için böyle bir şey
söylenebilir mi?
H. E.:
Şair olarak böyle bir şey söylenebilir, düzyazılarım için de
söylenebilir, tartışma yazılarım için söylenebilir. Doğrusu,
tartışmaya girmeyi sevmem yani tartışmayı sevmem, yani sırf şiirde
değil hayatta da sevmem, herhangi bir ilişkide de sevmem. Ama maruz
kaldığım zaman ya da bir tartışmada artık bir cevap verme noktasına
geldiğim zaman da orda biraz ironiye başvurduğumu biliyorum. O da
kendiliğinden oluyor, yani başka türlü bir şey söyleyemem. Başka
türlü çok kızamam, öfkelenemem, zamana bırakırım. Eğer zamana
bırakılmayacak bir şeyse de orda bir tür ironiyle geçiştirmeye
çalışırım; çünkü yani "Keder Gibi Ödünç" kitabın adı ama aslında
benim hayata bakışımın da adı bir yerde, yani onla ilgili bir şey. O
yüzden her şeyin ödünç olduğu duygusu varken yani tartışmanın,
kızmanın, öfkenin, bu anlamda yani gereksiz öfkelerin de bende bir
gülümsemeye yol açtığını biliyorum. Yani, şimdi geriye dönüp
baktığım zaman şiir âleminde diyelim, yani bağışlamayacağım,
tartışmalardan şundan bundan ötürü, herhalde kimse yoktur. Yani
bir-iki insan vardır ama onlarla da ne zaman küslüğümü kaldıracağımı
bilmiyorum, her an olabilir. Çünkü bazen insan bende şöyle bir duygu
var: Ben, onun yerine utanıyorum, yani karşıdaki insanın yerine
utanmak da bir tür empati sayılır. Yani, bazen bir şey
yazıldığı zaman bakıyorum, öyle utanıyorum ki ya bunu nasıl
yazabilir diye, ben yazmışım gibi herhangi bir kötü, olumsuz ya da
yalan yanlış bir suçlamayı nasıl yazabilir diye onun yerine
utandığımı hissediyorum ve bazen onu hatırlatmaya çalışıyorum. Ya bu
sana yakışmıyor, mesela bunu senle konuşmuştuk, bunu ben şeyle
yaşamıştım, Şavkar Altınel'le yaşadım.
B. A. T.:
Aslında biraz oraya da girecektim; çünkü senin de onun da
şiirlerinizi ve yazılarınızı çok seviyorum ve böylesine ilgiyle,
severek okuduğum iki kuşak şairinin birbiriyle böylesine dargın
olması, bırakalım bir şair olarak, bir okur olarak da beni hep
düşündürmüştür, kendi kendime üzülüp durmuşumdur, dert etmişimdir
belki de gereksiz yere.
H. E.:
Onunla yaşadım çünkü ben Şavkar'ın yazılarını, şiirlerini,
çevirilerini falan çok beğenerek okurum.
B. A. T.:
Muhakkak, ben de onun yazdıklarını her zaman ilgiyle okumuşumdur.
Hatta bir de şiir ithafım vardır ona yenilerde Varlık'ta
yayımlanan. Kendisiyle şahsen tanışmayız ama yazdıkları,
söyledikleri her zaman ilgimi çekmiştir.
H. E.:
Fakat öyle küçük şeyler yaptı ki, ona yakışmayacak şeyler, ben
utandım onun yerine. Bir başkası olsa belki değmez der geçerdim ama
Şavkar'ın "adam" olduğunu bildiğim için üzerinde durdum. İşte,
ikinci-üçüncü sınıf şairden, işte benim Mehmet H. Doğan'ın meyhane
arkadaşı olduğumdan, falan filan... Böyle onun kalemine
yakışmayacak, onun olgunluğuna yakışmayacak şeyler yaptı.
B. A. T.:
Galiba seksen kuşağının en ateşli tartışmalarından biri de
doksanlarda Mehmet Yaşın'ın Adam Sanat'ta yayımladığı seri
yazılarla olmuştu.
H. E.:
Ondan önce, asıl Sombahar'da Roni Margulies'in başlattığı bir
şeydi bu.
B. A. T.:
Hatırlıyorum o yazıları. Allah gecinden versin, Attilâ İlhan'ın
mezarından gelecek seslerin bile seksen kuşağı şiirlerinden daha
"şiir" olacağını söylediği yazılar...
H. E.:
İsim vermeden bazı şiir alıntıları verdi ve isimleri yazmadı,
beş-altı şair... Ben de açık bir biçimde Sombahar dergisinde
"Azizim Roni Margulies, bu yazıyı okumamış gibi yaptım, sen de bu
mektubu almamış gibi yap. Ya bunlar ilerde insanı çok rahatsız
eder." diye bir cevap vermiştim. Onun üzerine başladı; işte Mehmet
Yaşın, Şavkar Altınel, başka pek çok kişi karıştı.
B. A. T.:
Şiirle yan yana gelebilecek kavramlarla sürdürelim biraz daha. Şiir
ve imgelem, diyeceğim. Bilirsin; Baudelaire imgelemden söz ederken
imgelemin yeni bir dünya yarattığını söyler. Bir okur olarak, ki şu
anda seninle bir okurun olarak konuşuyorum, senin şiirlerine
baktığımda Haydar Ergülen şiirinin bir dünya yaratmış olduğunu
görüyorum, ilk kitabından yeni kitabın Keder Gibi Ödünç'e
kadar. Ayrıca 1980'lerin imgeyi önemseyen şairlerinden birisin.
Şiirle yeni bir dünya yaratmada acaba Haydar Ergülen'in imgelemi
nasıl çalışıyor?
H. E.:
İşte en kazık soru!
B. A. T.:
Yavaş yavaş sertleşiyor şairim:)
H. E.:
İstersen durduralım bir çay içelim, ondan sonra devam edelim:)
B. A. T.:
İstersen birer şarap içelim, ondan sonra cevap ver:)
(...)
H. E.:
İmgelem şöyle çalışıyor: Dünyadan aklımda kalan şeyler...
B. A. T.:
Bu aslında imgenin bir tanımı gibi oldu.
H. E.:
Benim için öyle... Ben bu tip sorulara çok alışık değilim. Aslında
cevabı da çok bilmem, daha doğrusu bildiğim şeyleri söylemek isterim
sana da.
B. A. T.:
Bu tam bir imge tanımı oldu aslında; dünyadan zihnimizde kalan
izdüşümler. Belki imgenin özel ve yinelenemez olmasının nedeni de
bu, çünkü herkesin zihni farklı çalışıyor, sonuçta insan beyninin
yapısı belli, kapasitesi ama ama dünyadan bizde kalan izdüşümler
herkeste gerçekten farklı farklı. Bunu en iyi bilenlerden biri
sensindir; çünkü kalabalık bir aileden geliyorsun, benim ailem de
epey kalabalıktır. Aynı evde, aynı ortamlarda, aynı koşullarda, aynı
imkân ve imkânsızlıklarla yetişmiş olmamıza karşın hemen her
kardeşin ilgileri farklı farklı oldu. Kardeşlerimden biri resim
okudu, biri heykel okuyor, ağabeyim sinemacı oldu (aynı zamanda
Adanaspor'da yıllarca futbol aynadı ve şimdilerde roman da yazıyor),
biri tüccar oldu, ben geldim edebiyatçı oldum.
H. E.:
Şair oldun!
B. A. T.:
Bilmiyorum henüz oldum mu acaba?
H. E.:
Oldun oldun:-))
B. A. T.:
Oldum mu gerçekten?
H. E.:
Oldun oldun:-))
B. A. T.:
Tamamdır, bundan sonra artık göğsümü gere gere "Ben şairim!"
diyebilirim herhalde:-)) Yani hayat gerçekten herkeste çok farklı
izdüşümler sağlıyor ve o izdüşümler farklı yollara götürüyor
insanları. Şiirde de aynı galiba... Aynı koşullar ve etkiler bile
farklı izdüşümlere yol açıyor.
H. E.:
Geçmişe yönelik aklımda kalan şeyler derken... Benim zihnim biraz
geriye yönelik olarak işliyor. Mesela Kırk Şiir ve Bir bunun
örneğidir. Diğer kitaplar bunun örneğidir.
B. A. T.:
Bergson'la zaman konusunda anlaşıyorsun sanırım. Diyor ya, zaman
zihnimize yapışmış anı parçalarıdır, anı yoksa zaman da yoktur...
H. E.:
Anılar da benim şiirime yapıştı kaldı... Onlardan kurtulamadığım
için yani Allah kurtarmasın tabii... Onları henüz tamamlayıp bitirip
yeni bir şiire girişemiyorum. Şimdi mesela yedi-sekiz örneğini
yazdığım Çizgili Defter diye bir kitap olacak toplam
oluşuyor, bir-iki sene sonra kitap olacak; o, çocukluk şiirleri
diyelim ki... Ben tam tersine gittikçe geriye doğru gidiyorum, yani
konuşmanın başında söylediğim gibi, konuştuğumuz gibi yani seksen
sonrası dünyası yani tam ortasındaydım çünkü, seksen yılında 24
yaşındaydım. İşte kitabım iki sene sonra çıkacaktı, şimdi de 48
yaşındayım, tam yarı yarıya diyelim. O dünya, o ilişkiler, o
anılarla şimdinin ilişkileri, anıları arasında büyük bir boşluk,
kırılma, yarılma var. Aslında biraz benim yaşımdaki soldan gelen
insanlar için şizofrenik bir durum, o yüzden de kaçınılmaz olarak
sığınma evi olarak da şiir benim için bir sığınma evi, bir sahil.
Bunu hep söylemişimdir. O yüzden hep geriye doğru gidiyor, yani hâlâ
onlarla var olduğumu, yaşayabildiğimi, yazabildiğimi hissediyorum. O
yüzden fazla bir şey araştırmaya, kendimi çok zorlamaya, çabalamaya
gerek kalmıyor, geçmiş bana yetiyor. Yani geçmiş benim için büyük
demeyeyim ama yeni bir gelecek oluşturmakta. Ömrümün sonuna kadar da
böyle olacağını düşünüyorum. Bir de yine bu minvalde olsun, tekrar
dediğim şey, yani temel olarak klişe olabilir ama şiir olsun yazı
olsun çok az kavramla yazdığımı, biliyorum. Bunu bilinçli olarak
yapmıyorum. Bunun karşıtı bilinçsizlik değil ama onlar var ve ben
onlarla derinleşmeyi, onlarla yolculuk etmeyi sevdiğim için onların
dışında kendime yeni kavramlar, yeni kelimeler aramıyorum. Bu
muhafazakârlıksa evet, benim hayatım da şiirimde muhafazaya
yöneliktir, yani muhafazakârdır. Bu, yeni şiirlere, yeni
yaklaşımlara açık olmadığım, onları sevmediğim anlamına gelmez,
onlara dünya görüşüm gereği itinayla yaklaşırım ama onlar başkadır,
benim yaptığım başkadır. Ben kendimi, artık seksenli yıllar şiiri
bitiyor, ben de yeni bir şiir yazayım diye bir çaba içine sokamam.
Bu, şiirin doğasına aykırı olur...
B. A. T.:
Yeni şiiri, yenilere bırakıyorsun, demek.
H. E.:
Evet, size bıraktık:-)) Hem şiirin doğasına aykırı olur, hem benim
doğama.
B. A. T.:
Mallarme'yi hatırlayabilir miyiz? Hani, bütün ömrünce bir tek
"kitap" yazmak istediğini belirtir. Haydar Ergülen'in bütün
şiirleri, hatta yazıları bir tek kitap olarak okunabilir gibi
geliyor bana. Eskiden Terzi üzerine yazdığım bir yazıda da
belirtmiştim yıllar önce, senin şiirin kendi içinde derinleşen bir
şiirdir...
H. E.:
Senin o yazındaki tespitlerin de, Kırk Şiir ve Bir üzerine
olan yazındakiler de çok önemliydi. İnsan bazen var olduğunu
hissettiği ama adlandıramadığı şeyleri bir başkasının yazısından,
söylediklerinden hisseder. Senin o anlamdaki tespitlerinde bunları
hissetmiştim, ben de şimdi ordan söz alarak söylüyorum.
B. A. T.:
Şiir ve ironi, şiir ve imgelem, şiir ve yarar gibi biraz genel de
olabilecek konulardan sonra biraz daha daraltalım istiyorum konuyu.
Sözü, "heves" kavramına getireceğim. Geçen yıldı yanlış
hatırlamıyorsam, Yom Sanat dergisinde seninle yapılan
söyleşide Ali Özgür Özkarcı "heves" kavramına ilişkin bir soru
yöneltmişti sana, şöyle bir yanıt vermiştin: "Hevesim odur, yok yere
yazmak, şiirden anladığım da odur." Türkçede gelip geçicilik
anlamıyla yaygın olarak ve biraz da pejoratif anlam atfedilen
"heves" sözcüğüne böylesine şiirsel bir derinlik kazandırmış olmak,
kendiliğinden ortaya çıkan bir tezadı düşündürmüyor mu sana da?
Çünkü kendini en aza indirgeme, yoksama, hiçseme
anlamında kullandığın "heves" (ki, buradan belki Nietzsche'ye,
nihilizme kadar gidebiliriz) öylesine bir varoluş doğurdu ki, bugün
Türk şiirinde benim çok önem verdiğim, sanırım başkalarının da
dikkatle izlediği sıkı bir derginin adı oldu: Heves
Şiir-Eleştiri. Burada bir tezat ortaya çıkmıyor mu? Yani, yokoluştan
ciddi bir varoluş doğmuş gibi görünüyor. Belki bu sorunun muhatabı
Heves'i çıkaran kardeşlerimiz olacaktır ama senin de ne
düşündüğünü merak ettim.
H. E.:
Ama zaten sen soru sormadın, cevabını da vermiş oldun. Evet,
teşekkür ederim! Tam da tezat dediğin şey zaten şiiri yaratan yeş,
yani yok olurken var etmek diyelim. Bazı şiirlerin doğası da
böyledir. Keder Gibi Ödünç adının sadece şiirsel bir
karşılığı yoktur, orda da bir tezat vardır bakarsan. Kederin ödünç
olması vardı ama ben bunu herkesten önce şairler için söylüyorum,
yani çok acılı şeyler de yazsak, çok efkârlı şeyler de yazsak
aslında bir tür hakikat peşinde olduğumuza inanıyorum. Bu ister
yapıntı şiir, kurmaca şiir olsun ister daha klasik şiir için
olsun... Ama öyle bir şey varki, hani ironiden de konuştuk ya,
kederin bile ödünç olması şair için bir ironidir. Çünkü hani "hüzün
ki en çok yakışandır bize", işte Hilmi hocanın sözü, doğru, ama ben
onu biraz daha ileriye, ileriye değil ama biraz daha farklı okuyup,
evet o çok yakışır bize ama o bile ödünçtür, aslında şairin yazdığı
her şey ödünçtür...
B. A. T.:
Okuyucuya geri ödemek bağlamında mı? Veya okuyucuya demeyelim de,
başkalarına, seçtiğimiz veya bizi seçen başkalarına geri ödenen bir
şey mi acaba? Çünkü ödünç aldığımız zaman geri vermek gibi bir
gerçekle de karşı karşıya kalıyoruz. "Heves" burda gerçi bu ödüncü
farklı bir bağlamda bir dergi adı ve farklı çağrışımlara yol açarak
ödemiş oldu.
H. E.:
Heves benim için biten bir şey değildir. Yani, tekrarlanan bir şey
değildir. Heves bir kereliktir. Ama o sürmekte olan bir şeydir,
heves olmasıdır.
B. A. T.:
Kursakta kalan bir heves...
H. E.:
Evet, kursakta kalan bir heves ama kursakta kalıp kalmamasından daha
öte insan o hevesle yaşar, o ödünç duygusuyla yaşar. Yani, bunu
hissettikten sonra şiir yazmayı bırakmazsın. Bırakabilirsin de ama
bırakman gerekmiyordur, en azından ne yazdığını, niye yazdığını
bilirsin. Yani, o yüzden de fazla bir iddian olmaz, hırsın olmaz,
ihtirasın olmaz, biraz da insanın kendisindeki, hepimizin
doğasındaki bu tür fazlalıkları önlemek için en azından kendi adıma
bu kavramları ben yazdım. Daha doğrusu kavramları ben yazdım değil
de bu kavramlar gelip benimle buluştular, biz onlarla buluştuk
"heves", "ödünç" kavramlarıyla buluştuk. Çünkü, bazıları için şiir
bir iddiadır, olabilir; şairlik daha büyük bir iddiadır, hatta
bazıları şairin bir iddiası olması gerekir der. Eyvallah! Ama benim
şiir yazmak gibi bir iddiam bile yok, bunu sırf alçakgönüllü
olmaktan ötürü söylemiyorum ama ruhum öyle işliyor. Dedin ya demin,
nasıl çalışıyor sende imgelem diye, benim ruhum öyle çalışıyor ya da
ruhum öyle tembel ki böyle düşünüyorum ama şiir yazmasam hiçbir şey
olmazdı. Hani yazmasam çıldırırdım, derler, benim için öyle bir şey
yok.
B. A. T.:
Sözü oraya getirecektim aslında, Sait Faik'i çok sevdiğini
biliyorum, hani bir hikâyesinde diyor ya, "Yazı yazmak da hırstan
başka ne idi..." der, yanı sıra, "Yazmasam deli olacaktım." der.
H. E.:
Benim için öyle bir şey yok. Yani, yazmasam çıldırmazdım ama
yazıyorum, yazdığım için de böyle bir şey söyleyemem. Yani, o
cümleyi etmek için çok büyük şair olmak lazım, çok büyük yazar olmak
lazım. Öyle büyüklük kavramlarıyla ilgim olmadığı için... Yazıyorum,
yani sadece yazıyorum, onu söyleyebilirim ve demek ki o heves henüz
kursağımda kalmamış diye düşünüyorum.
B. A. T.:
Ben burdan, hani "yazmayı bir yaşam biçimi haline getirmek" diye
ifade edilir ama o cümleyi kurmadan, kullanmadan yazmanın senin
yaşamın içerisindeki çay içmek gibi, sigara içmek gibi veya eski bir
arkadaşınla, eskimeyen bir arkadaşınla sohbet eder gibi yaşamsal bir
öneme sahip olduğunu fakat bu önemi ona senin atfetmediğini,
kendiliğinden geliştiğini ve hayatının ayrılmaz bir parçası olduğunu
anlıyorum. Yanlış mı?
H. E.:
Doğru, hatta kimi zaman yazmaktan sıkılıyorum. Yazmak bana bazen çok
büyük bir sıkıntı veriyor. Bunu bir-iki yazarda daha okudum, hah
aynı duygu diye düşündüm.
B. A. T.:
Fethi Naci söylemişti, çok lanet bir iş demişti, hatta tiksindiğini
söylemişti.
H. E.:
Doğru o da söylemişti hatta bizim kuşaktan veya bizden daha genç
birkaç kişiden daha okudum son zamanlarda. Yalnız, şöyle
anlaşılmasın, işte yazmak belâ, külfet biz de buna katlanıyoruz.
Hayır, öyle bir şey değil.
B. A. T.:
Bırakırsın öyle olsa.
H. E.:
Evet, bırakırsın öyle olsa... Kendim için söylüyorum, yazmak benim
için sıkıntılı bir şey. Yine mi şiir yazacağım, yine mi yazı
yazacağım, her seferinde yazının başına bu duygularla oturuyorum.
B. A. T.:
Ama yazıp bitirdikten sonra herhalde bir haz, bir mutluluk ortaya
çıkıyor. İşte, yaratmış olmanın verdiği haz...
H. E.:
Haz, çok az!
B. A. T.:
Bazen şu da oluyor mu: Bunu ben mi yazdım, dediğini oluyor mu? Hani
başkalarının şiirine bakarken keşke ben yazsaydım dediğini söyledin
birkaç yerde...
H. E.:
Keşke ben yazsaydım duygusunda gene de şu var. Hani, orda yine...
Söyledim ama sonradan fark ettim ki orda bir fazlalık var: Hayır,
sen yazmışsın! Niye ben yazsaydım?! Ben yazmışım gibi seviniyorum!
Keşke değil de ben yazmışım gibi seviniyorum. Yani, niye böyle bir
yazamadım diye değil. Çok iyi yazmış, tam da, ben de böyle bir şey
yazmak isterdim, duygusu bende çok fazla vardır ve bende yeni bir
duygu değildir. Şiir yazmadan önce de, şiir yazmaya başladıktan
sonra da duymuşumdur. Hâlâ şimdi on tane kitabım oldu hâlâ düşünürüm
bunu zaman zaman. İmzasını ilk defa gördüğüm bir şair için, şiir
yazan biri için bile, ya nasıl yazıyorlar filan diye çok böyle merak
ederim ve heves ederim! Öyle bir şey...
B. A. T.:
Peki, kendi yazdığın şiirlerden birini okurken, yıllar sonra
baktığında "Bunu ben nasıl yazmışım?" dediğin oluyor mu?
H. E.:
Çok az... Onu, Eskiden Terzi'deki, Kırk Şiir ve Bir'deki
bir-iki şiirim için veya başka kitaplarımdaki bazı şiirlerim için
söyleyebilirim ama bütün bunları toplasan on kitaptan şunu yazmakla
iyi etmişim dediğim, bir şiir kitabı bile yapmaz. Birkaç da yazı
vardır öyle... Özellikle bu, sen onları muhtemelen okumadın,
Ekspress'teki "Düzyazı Yüzyazı"lar, şu altı yüz sayfa olacağı
için kitap olarak çıkamayan yazılar, ordaki birkaç yazı vardır, bunu
ben mi yazdım diye düşünmüşümdür. "Gölgeyle Kasaba" diye bir yazı
vardır, onu okumanı isterim. Galiba en son şöyle bir şey yapacağım:
Bir arkadaşım, Alihan Irmakkesen, sen de tanışmıştın, o çok sever o
yazıları. En son, "Hocam şey yapalım, dedi, o da ODTÜ'lü olduğu için
biz böyle birbirimize "hocam" filan deriz, bunları dedi işte
bilgisayar çıktısı alalım, katlayalım, dokuz-on arkadaş okusun."
Gerçekten öyle yapacağız!
B. A. T.:
Ben okumak isterim, öyle de olsa.
H. E.:
Ben okumak isterim! Kitap olarak çıkması zor görünüyor, altı yüz
sayfa olduğu için.
B. A. T.:
Peki, kendi şiirine bir okuyucu ya da eleştirmen gözüyle bakabiliyor
musun? Çünkü değişik isimlerle de yazdığını, içinde değişik insanlar
yaşadığını biliyorum. Onlardan biri veya Haydar Ergülen'in kendisi
acaba Haydar Ergülen'in şiirlerine bir eleştirmen, bir okuyucu
gözüyle, burda bu var, şurda şu anlam çıkıyor gibi dışarıdan bir
bakışla bakabiliyor mu?
H. E.:
Biraz ayıp olacak söyleyeceğim şey ama, bu da yanlış anlaşılmasın;
şimdi işte, diyelim ki, 1978'den 2005'e yaklaşık 27 yıl, şanslı bir
adamım, şanslı bir insanım, şimdilerde pek çok yazar şair tanıyorum,
ahbabım, ama ilk başlarda üniversite öğrencisiyken yazmaya
başlamıştım, hiç kimseyi tanımazdım, hiç kimseye de şiirimi
göstermek, göndermek, çekingenliğimden ötürü, yapı itibariyle öyle
bir şeyim de olmadı. Bunun olması da kötü değil ayrıca, genç bir
şair, usta bildiği birine gösterebilir, onun görüşünü alabilir ama
benim kişisel yapımdan ötürü böyle bir şey olmadı, sonra Ece
Ayhan'la İlhan Berk'e, daha sonra sevdiğim şairlere kadar benim
şiirimle ilgilenen, benim şiirimi seven Turgut Uyar, Tomris Uyar ne
bileyim başka...
B. A. T.:
Ece başta geliyor denebilir mi onlar arasında?
H. E.:
Tabii, Ece'yle İlhan başta geliyor. Daha o zaman ben üniversite
öğrencisiyken kitabım bile yokken, kendi aralarındaki
mektuplaşmalarında işte Haydar Ergülen'in şu şiiri falan diye... Çok
şaşırmıştım. Daha sonra çeşitli ödüller aldım, çeşitli sempozyumlar
düzenlendi, şunlar oldu bunlar oldu, işte artık seksen kuşağının
dikkate değer isimlerinden biri diye geçiyorum. Fakat inanır mısın
ben bunun için hiçbir şey yapmadığım gibi böyle bir şeyin nasıl
olduğunu da çok bilmiyorum. Çünkü ben şiirime baktığım zaman
şiirlerime baktığım zaman, çoğu şiirim için ya ben bunu niye yazdım,
diyorum, veya Bâki bu şiiri niye sevdi, ben olsam bu şiiri sevmem
diye düşünüyorum, pek çok şiirim için...
B. A. T.:
Kendi şiirine acımasız bakıyorsun demek. Eskilerin bir sözü vardır;
"Şiirin manası şairin karnındadır." derler. Biliyorsun, Umberto
Eco'nun "yorum" kuramında da "şairin niyeti-okurun niyeti" meselesi
vardır. Sen kendi şiirine bakarken onun anlamına, yorumuna karşı bir
duvar örüyorsun belki yazıp bitirdikten sonra. Ondan olmasın kendi
metnine bu kadar yabancılaşma... Kendi şiirine okur niyetiyle
bakarken pek iyi niyetli bir okur olamıyorsun demek ki!
H. E.:
Daha önce konuştuk seninle, Boğaziçi'ndeki dersler sırasında. Cemal
Süreya bir açıkoturumda, Varlık'ta çıkan o meşhur oturumda
galiba, insanın kendisiyle şiiri arasında bir mesafe olduğundan
bahseder. Ben o sıralar bunu anlayamamıştım, son yıllarda anlıyorum.
Demek yaşım gelmiş! Necatigil'in "Bekler bazı şiirler bazı yaşları"
deyişi gibi! Cemal o açıkoturumda hiçbir zaman yazmak istediği şiire
ulaşamadığını söylemişti, şikâyet ediyordu. Aslında bu bir mesafe
duygusudur ve aynı mesafe duygusu bende de var. Bu, kötü şiir iyi
şiir meselesi de değildir. Hiç kimse kötü şiir yazayım dile oturmaz
masaya. Belki de gerçek şiir, yarım kalmış şiirdir, aynı temanın
çevresinde dolanıp duran, eksiklik duygusu taşıyan şiirdir. Bu,
yıldızın parladığı anlar (Stefan Zweig!) çok nadir oluyor. Belki de
şiir böyle oluyor. Sevdiğimiz ustalara baktığımız zaman, ki benim
ustalarım ikinci yeni şairleridir, yanı sıra Hilmi Hoca'nın şiirini
de çok severim, başka sevdiklerim de vardır ama ustalarım dediğim
şairlerin şiirleri arısında da hem dönüp dönüp okuduklarım hem de
çok az okuduklarım vardır.
B. A. T.:
Peki, eksiklik duygusundan yola çıkarak sorayım; dergilerde
yayımladığın şiirleri kitap haline getirirken küçük de olsa
değişiklikler yaptığın olur mu, oldu mu?
H. E.:
Demek bir şeyler yakaladın ki soruyorsun?...
B. A. T.:
Yok, yok yakaladığım bir şey yok. Ben de senden öğreneceğim yapıp
yapmadığını.
H.E.:
Belki olsa olsa bir virgülün yerini değiştirmişimdir ama kelimelerin
yerinde falan değişiklik yapmam.
B. A. T.:
Biraz daha istersen kuramsal çerçevede gidelim. Eskiden Terzi
benim çok sevdiğim bir kitaptır. Alt başlığı 1991-1994 şiirleriydi.
Öyle bir alt başlık koyulmuş olması o yılların senin için önemli bir
dönem olduğunu düşündürdü. O kitapta bir dize vardı, "meğer ateşli
bir hastalıkmış hayat!" O dizeyi yıllarca kalbimde ve dilimde
gezdirdim. Şimdi gerçekten o yılları anlatan bir dize mi yoksa hayat
senin için hâlâ ateşli bir hastalık mı?
H. E.:
Aslında hâlâ öyledir ama yazmak o zamana denk gelmiş diyeyim. Ona
bağlı olarak başka bir dize daha vardı, hadi ben de şimdi kendi
dizelerimden birini seveyim, ona da Doğan Hızlan dikkat çekmişti:
"ben bir anıyı ağırlamakla geçen hayatlardanım" "Kuzguncuk Oteli"
şiirinde... Mesela benim yazdığım şiiri tarif edebilir bu iki dize.
İlk başta konuştuğumuz imgelemden yola çıkarak, hani anılar,
geçmişte derinleşme hayat, bellek... "Kimsenin kimseye gözü
değmiyorsa şiir niye" dizesi de bir poetikadır aslında benim için.
Benim için bir selam verme gibidir şiir yazmak. Tanışıklık olsun,
ahbaplık olsun diyedir benim şiir yazmam.
B. A. T.:
Aynı çerçevede, sanırım yıllar sonra "dostluk, arkadaşlık,
kardeşlik" ve şiir bir arada düşünüldüğünde akla ilk gelecek isim
Haydar Ergülen olacaktır. İnsanların giderek birbirine
yabancılaşması, dostlukların, arkadaşlıkların azalması ve gevşemesi
senin şiirinin kayda geçirdiği değerleri de en azından yazı
dünyasında sonsuz kılacaktır.
H. E.:
Evet, şiir yazmanın bir anlamı varsa budur diye düşünüyorum.
B. A. T.:
Mevzuyu fazla dağıtmadan yeni kitaba biraz daha yakından bakmanın
sırası geldi sanırım. Keder Gibi Ödünç'te şöyle dizeler var:
"Niye üzülürdüm ki bilmem / bir tane diye kalbim eskiden / kırıla
kırıla anladım sonunda / fazla gelirmiş meğer / bir kalp bile
insana" Gerçekten her şey kalpte mi sence ve kalp bu kadar ağır mı?
H. E.:
Ağırdır, biraz da kalbin içinde neler topladığımıza bağlı. Bazısı
beyninde toplar, bazısı midesinde toplar, biz de herhalde şair
olarak kalbimizde topluyoruz galiba. Öbür türlü ruhsuz ve kalpsiz
bir dünya olurdu, zaten giderek de öyle oluyor. Bu dünyada ruhu ve
kalbi temsil eden bir şey varsa o da şiirdir. Öyle düşünüyorum...
B. A. T.:
Hem önceki kitaplarında hem de Keder Gibi Ödünç'te erotizm
dikkati çekecek derecede bazı şiirlerde. İçerik olarak sormak
istemiyorum, şairin yaratıcı gücüyle erotik eğilim arasında nasıl
bir ilişkiden söz edilebilir sence. Hadi burada, toprağı bol olsun
diyerek Freud'u da analım!
H. E.:
Bunlar ironi! Hani ironi diyordun ya, ironik olan bu! Bu konuda
şimdi bir şey söyleyemem. Belki altmış yaşında falan olsaydım bu
soruya cevap verebilirdim. Ben altmışıma geldiğimde seninle bir
başka söyleşi yaparız, o zaman cevap verebilirim.
B. A. T.:
Ben yine de erotizmle ilgili bir şeyler duymak isterim senden;
çünkü Keder Gibi Ödünç'teki ilk şiirde birinde şöyle dizeler
var: "Heceler gibi öpüyorum işte iki hecesin / adından başlıyorum
öpmeye kırlara çıkmış / harflerinin arasından öpüyorum: Ağzın /
cennetim!" Burada müthiş bir erotizm yok mu?
H. E.:
O kadar olsun! Sevgilime yazdım...
B. A. T.:
Peki bu konuda fazla bir şey söylemek istemediğin anlaşılıyor.
Burada keseyim bu konuyu... Keder Gibi Ödünç'e ilişkin başka
bir şeye temas edelim. Kitapta "yağmur, tren, ahşap" gibi izlekler
sanki eski veya eskimeye yüz tutmuş zamanları kayda geçirme
arzusunun bir sonucu olarak sıklıkla karşımıza çıkıyor, "keder" aynı
şekilde... Bir de bundan tam on yıl önce Sombahar dergisinde
(sayı 32, Kasım-Aralık 1995)...
H. E.:
On yıl olmuş mu?...
B. A. T.:
Evet, neredeyse tamı tamına on yıl...
H. E.:
Çok olmuş be Bâki...
B. A. T.:
Orhan Kâhyaoğlu ile Metin Celâl'in seninle yaptığı söyleşide Metin
Celâl'in bir sorusu var, o soruda Metin Celâl, senin Sokak
Prensesi kitabındaki "Taşra Biraz Karışık" şiirinden yola
çıkarak "taşra"ya, eski bir şehire (elbette Eskişehir'e!) olan
düşkünlüğünden, aynı zamanda da değişiklikler karşısındaki
yakınmalarından söz etmiş ve sen de ona "taşranın, Eskişehir'in
artık bir kasaba olduğunu, iyiliğin bir daha geri dönmemek üzere
gittiğinin anlaşıldığını, aklında gönlünde kalanları imge yoluyla
aramaya çıktığını, o iyilikle o iyilikte yaşamak istediğini"
söylemişsin. Kötülükten çekile çekile eve geldiğini ifade etmişsin.
Aradan bu kadar zaman geçtikten sonra, aynı şeyleri mi söylersin
yoksa daha da kötüye gitti de sen o yüzden çok daha gerilere gitmeye
ihtiyaç duyuyorsun.
H. E.:
1980'lerde şiir yükselişe geçmişti, mesela bizim çıkardığımız Üç
Çiçek dergisi beş bin tane basılıyordu, ilk kitaplarımız üçer
bin tane basılıyordu ve henüz tanınmamış şairler olsak bile
kitaplarımız satılıyordu, okunuyordu. O zaman, aslında yenildik ve
evimize döndük, şiire döndük diye düşünmüştüm. Şiir bizim evimizdi.
Ben hâlâ evdeyim...
B. A. T.:
Ev denilince senin "ev"den anladığın da epeyce farklı zannediyorum.
Örneğin, "ev" denince herkesin aklına Necatigil gelir ama senin
"ev"in çok farklı galiba. "Bahçe" ve "orman" da sanırım bunu
tamamlıyor.
H. E.:
İnsan evde yaşar, bahçeye çıkar, ormana düşer! İnsanın ormana
düşütğü zamanlar da olabilir, mesela Eskiden Terzi kitabımda
bunu anlatan şiirlerim çoktur. Ben orada, bahçeye çıktığımı
sanmıştım ama ormana düşmüşüm... "Hiçbir şeyim yok akıp giden
sokaktan başka" Cemal Süreya'nın çok sevdiğim bir dizesidir. Ben de
o dizeyi "ev"e tercüme edebilirim aslında. Cemal Süreya sokağı
yazdı, Necatigil evi yazdı; çok da ustaca yazdılar ama "ev"den çıkıp
sokağa açılmak bana iyi gelmeyen bir şeydir. Zaman zaman eleştirilir
şairlerin "ev"e çekilmesi, bu eleştirileri hiç anlamamışımdır. Öte
yandan, meselâ küçük İskender'in başını çektiği bir başka grup şair
de underground diye adlandırabileceğimiz bir şiir
geliştirdiler.
B. A. T.:
Ama sanırım İskender'i 1980'lerin ikinci yarısına dahil etmek daha
doğru olur; çünkü 1980 Kuşağı diyebileceğimiz isimlerin şiir
anlayışı, şiirdeki içerik, dönemi kavrayışı, geçmişi kavrayışı,
geleneğe bakışı ile İskender'in yaklaşımları arasında epeyce fark
var. Kronolojik olarak dönemin içerisinde ama 1980 Kuşağı şiirinden
farklı bir yerde duruyor İskender. Aynı şeyi Birhan Keskin için de
söyleyebiliriz. Yanlış anlaşılmasın; 1990 kuşağı gibi bir tanımlama
ortaya koymak istemiyorum; çünkü 1990 Kuşağı gibi bir tanımlama bana
inandırıcı gelmiyor sizden sonrakiler için. Kaldı ki, geçen yıl
Abdülkadir Budak'la olan tartışmamızda Varlık'taki yazımda da
belirtmiştim; 1980 Kuşağı şairlerinden büyük bir çoğunluğun olgunluk
eserleri örneğin Tuğrul Tanyol'un Sudaki Anka, İhanet
Perisinin Soğuk Sarayı; senin Sokak Prensesi, Eskiden
Terzi; Lâle Müldür'ün Seriler Kitabı, Buhurumeryem,
Enver Ercan'ın Geçtiği Her Şeyi Öpüyor Zaman; Metin Celal'in
Konformist; Vural Bahadır Bayrıl'ın Melek Geçti; Osman
Hakan A.'nın Yol Şarkıları, Gül Odası kitapları
1990'larda yayımlanmış! Bu durumda 1990'larda yeni bir kuşağın
çıktığını söylemek yanlış, seksenler şiiri bütün hızıyla sürerken.
Belki şimdilerde...
H. E.:
Evet, 1990'larda, seksenlerdekinden farklı bir şiir geliştirildiğini
söylemek bana da pek doğru gelmiyor. Bu sadece bizim kuşak için
değil, bütün dönemler için geçerlidir. Şöyle bir şey olabilir mi bir
de: Yani, tamam şimdi İlhan Berk, Ece Ayhan, Edip Cansever, Hilmi
Yavuz, Türk şiirinin büyük ustaları. Bunlara, belli bir dönem sonra
"Hadi, aradan on yıl geçti, sen kalk!" denebilir mi? Üstelik İlhan
Berk, Hilmi Yavuz onca yıllık birikimleriyle hâlâ aramızdalar ve
Allah uzun ömürler versin şiir yazmayı da sürdürüyorlar. Bizim
kuşaktan da, birlikte yola çıktığımız kişilerin bazılarının
şiirlerini şimdilerde görmüyoruz, bırakmış olanlar da olabilir ama
hâlâ şiir yazıp yayımlamayı sürdürenler az değil. Ben şiire sadık
biriyim ve bu benim için şair olmaktan daha önemli bir şeydir.
Seksenlerden şiire sadık kalan arkadaşların sayısı hiç de az
değildir. Şimdilerde, işte senin yazdığın "Soylu Yenilikçi Şiir"
manifestosu, başka bir uçta Enis Akın, aslında eski bir şairdir,
seksenlerde de yazmıştır ama o da şimdi farklı bir şair olarak
çıkıyor. Daha gençler var, Efe Murat'lar mesela... Ama bu da bir
kuşak değil. Senin şiirin çok ayrı, öne sürdüğün şeyler ayrı,
Enis'inki sana karşı, öbürününkü daha deneysel bir arayış ama bu bir
kuşak değil; tek tek hareketlerden bahsedebiliriz belki. Bizim
yazdığımız dönemde şiirler farklı da olsa birbirinden farklılaşacak
bir akım, bir damar, bir hareket yoktu. Bunu olumlu ya da olumsuz
bir belirleme olarak değil, tarihsel bir gerçeklik olarak
söylüyorum.
B. A. T.:
Seksenlerin şiiriyle ilgili bir not geldi aklıma şimdi konuşurken:
Yasakmevye'nin son sayısında yanılmıyorsam Ali Ayçil'in
yazısında bazı ilerisürümler vardı; aslında iyi ve sıkı bir yazıydı
ama seksenlerde halledildiğini düşündüğümüz bazı sorunların, hâlâ
zihinlerde sürdürüldüğünü görmek beni şaşırttı açıkçası...
Seksenlerde farklı dünya görüşlerine sahip şairlerin bir araya
gelişlerinden geriye ortak bir poetik verimlilik kalmadığını
yalnızca iyi arkadaşlıklar kaldığını söylüyordu yazıda. Biraz
acımasızlık vardı sanki bu yargıda...
H. E.:
Acımasız bir yargı ama bence güzel bir yargı, sevindirici bir şey!
"Arkadaşlık" gibi güzel bir şeyi başarmışsak, daha ne istenebilir
ki? İyi arkadaşlıklar kaldıysa, evet, benim için iyi bir şey...
B. A. T.:
Peki... Başka bir konuya geçelim, aslında az önce konuştuklarımızla
da bağlantılı. Seksenlerin de eleştirmeni olan Mehmet H. Doğan,
Şiir, Bugün kitabında şöyle diyor: "Genç kuşak, Türk şiirinin
geçmişinde bir tek güzel şiirin, bir tek güzel dizenin bile
yitmemesini, bir tek güzel şiirin bile göz ardı edilmemesini
istiyordu. Aslında bu isteğinin temelinde, üzerinde yeşerdiği
toprağı kirletmeme, yok etmeme bilinci yatıyordu. Genç kuşak
çoksesliliğin güzelliğini görmüş, şiirin ancak bu çokseslilikte
yeşereceğini anlamıştı." Bu bir homojenlik oluşturmadı mı sence
seksenlerde?
H. E.:
Tabii, oluşturdu. Elbette bir eleştirmenin dışarıdan bakışındaki
belirlemeler daha gerçekçi sayılabilir, öyledir. Eskiden büyük
evlerde otururdu şairler; şimdi biz bir apartmanda oturuyoruz,
hepimizin ayrı odası var. Şimdiki apartmanın güzelliği de apartmanda
Haydar'ın odası ayrı, Seyhan'ın ayrı, Sina'nın ayrı, Bâki Ayhan'ın
ayrı, Birhan'ın ayrı, İskender'in ayrı, ne bileyim herkesin odası
ayrı. Bu da ayrı bir güzellik. Bence böyle bir durum var.
B. A. T.:
Yani, seksenlerde tek tek şairlerin poetikası bağlamında değil belki
ama birikime önem verme, birikimi değerlendirme, şiire saygı duyma,
şiiri politikanın yedeğine düşürmeden gündemde tutma özellikleri
vardı şairlerin.
H. E.:
Mehmet H. Doğan'ın söylediği o "seksenlerde tek bir dizenin bile
ihmal edilmediği" sözüne ekleyerek söyleyeyim: Yirmi sene sonra
seksenlerden hiç kimse tek bir şiiriyle anılmasa bile, böyle bir
kuşaktan söz edilmeyecek olsa bile tarih eğer nankör değilse
seksenlerin şairlerini hiç olmazsa "vefa"larıyla anmalıdır. Şair
kimliklerini hiçe sayarak, şairliklerinden fedakârlık ederek, kendi
şiirlerini ihmal ederek geçmişteki şiir birikiminin canlandırılması
için çalışmıştır seksenlerin şairleri.
B. A. T.:
Ben Şiir Atı'ndaki şeyleri hatırlıyorum; Ahmet Hamdi Tanpınar
yaprakları, Asaf Halet Çelebi yaprakları, W. B. Yeats yaprakları,
Turgut Uyar yaprakları...
H. E.:
Üç Çiçek de öyleydi, az çıkmasına rağmen. Hiç olmazsa bir
vefaları vardır taşıyıcı olarak şiirde. Kimsenin büyük şair olmak
gibi bir dertleri yoktu. Öyle bir dönem yaşandı ki böyle bir
iddiayla öne çıkmaktan utandılar, mahçup oldular, arkadaşlık ön
plandaydı, kimse kimseyi kırmamaya çalışırdı.
B. A. T.:
Zaten seksenlerde birbirinden çok farklı şairler de vardı; Roni
Margulies gibi Şavkar gibi şairlerin şiirleri farklı bir yerdeydi.
Bayrıl'ın ve Osman Hakan A.'nın şiiri, Ali Günvar'ın şiiri başka
yerlerdeydi. Senin şiirin, Metin Celâl'in şiiri, Tuğrul Tanyol'un,
Lâle'nin veya Seyhan'ın şiiri, Adnan Özer'in, Hüseyin Atlansoy'un
şiiri... Aslında bütün bunların açıklamalı yanıtları nesnel
malzemeyi değerlendirerek yapılacak bir doktora veya doçentlik
çalışmasıyla verilebilir ancak. Madem böyle bir birikim var ortada.
Neyse, sazı ben elime aldım görüyorsun... Yer değiştirdik gibi:-))
Hani bazı söyleşilerde olur ya, sorular yanıtlardan uzun olur! Öyle
olmasın. Bir soruyla kesiyorum. Günümüz şairleri sence seksenlere
borçlu mudur?
H. E.:
Sadece bugün için değil, seksenler için değil, her zaman için bir
borç söz konusudur. Şairler şairlere borçludur. Ben de okuduğum yeni
veya eski her güzel şiire borçlu hissederim kendimi.
B. A. T.:
Farklı bir konuya gireyim. Yenilerde harfler şairlerin dikkatini
daha çok mu çeker oldu acaba? Şu an hatırlayabildiğim, işte, Hilmi
Hoca'nın Hurufi Şiirler'i, Hayati Baki'nin Harfler Kitabı,
Osman Olmuş'un benim bildiğim bir dosyası vardı yayımlamadı onu
Kasten Harf diye. Gerçi hem Doğu'da hem Batı'da harflerin çok
daha sistemli bir biçimde, içrekçi eğilimlerle ele alındığını
biliyoruz. Modern zamanlarda Rimbaud'nun yaklaşımları malum. Senin
Keder Gibi Ödünç'teki bazı şiirlerinde doğrudan doğruya
harflerin gözetildiğini, harflerin bir çıkış noktası olduğunu
görüyoruz. Örneğin, sen harflerde ne gibi bir derinlik görüyorsun ki
"Senin Harflerin İçin" şiirini yazabildin?
H. E.:
Demek ki insan yaşlandıkça hurufi oluyor! Ben de tasavvufla
ilgiliyim biliyorsun, tasavvuf üzerine epeyce okudum, okuyorum.
Sanıyorum oralardan gelen bir etki var. Yok oluş derecesine varmak,
hiçlik derecesine varmak... Ben bunun karşılığı olarak harfleri
görüyorum. Şiiri neredeyse harflere indirgemek... "İndirgemek" lafı
burda biraz sert kaçtı ama...
B. A. T.:
Öyle dedin ama, şey olabilir mi? Keder Gibi Ödünç'te şiiri
harflere indirgemek bir iddia olarak yer almıyor.
H. E.:
Aslında beceremedim bunu yapmayı galiba; iddia olarak değil, bir
düşünce olarak belki.
B. A. T.:
Şimdi aklıma geldi; Rodin sanatçıya bir görev yükler ve elbette
heykelin arkasından bakarak söyler bunu, sanatçı görünenin
arkasındaki görünmeyeni sezmek zorundadır, der. Acaba sendeki veya
öteki şairlerdeki "hurufilik" görünenin arkasındaki görünmeyeni
sezmeye başlama olgunluğu mu, böyle denebilir mi?
H. E.:
Galiba şiirin hakikat arayışıdır, şiirin hakikatle olan ilgisini
araştırmaktır. Yani, hayatımızdaki karşılığı nedir diye baktığımız
zaman herhalde böyle şeyler oluyor. Benim mesela, son kitabım olan
Keder Gibi Ödünç benim en hakikatli kitabım olarak gelir
bana. Hadi, böylece kendi kitabım hakkında bir şey söylemiş olayım!
Ordaki şiirlerin hemen hepsi gerçektir! Hani şey derler ya, bu
romandaki, filmdeki olayların ve kişilerin gerçekle ilgisi yoktur
diye; ben de bu kitaptaki şiirlerin hepsi gerçektir diyorum! Yani
demek ki yaş aldıkça, dünya görüşün, dünya bilgisi insanı böyle bir
şeye doğru sevk ediyor; bunun arkasında başka bir şey var, harflerin
arkasında da başka bir şey var, gibi düşünmeye sevk ediyor.
B. A. T.:
Şaraptan bahsedelim biraz da... Hem Keder Gibi Ödünç'te, hem
önceki kitaplarındaki şiirlerinde hem de düzyazılarında şarap bir
izlek olarak, yalnızca izlek değil, şiirin ve yazının dokusuna sızan
bir zenginlik olarak yer alıyor.
H.E.:
Gerçek, şaraptadır!
B. A. T.:
Sadece şarap olarak değil, biraz daha genel olarak sorayım:
Yeme-içmeyle aran nasıldır, seçici olduğunu söyleyebilir miyiz?
H.E.:
Yemek konusunda seçici değilim ama içerken seçiciyimdir.
Meyhaneciyimdir, meyhaneyi severim, adabıyla içmeyi... İki yıldır da
evde şarap içiyoruz.
B. A. T.:
Sigara da içiyorsun.
H.E.:
Bir ara bırakmıştım, yeniden başladım.
B. A. T.:
Neden yeniden başladın hazır bırakmışken?
H.E.:
Bunu hiç konuşmayalım!
B. A. T.:
Kayıt dışı olarak söyle istersen.
H.E.:
Yok. Şöyle bir şey söyleyebilirim yalnızca: Şiir yazmaya başladım.
Üç sene bırakmıştım.
B. A. T.:
Sık sık Eskişehir'e yolculuklar yaptığını biliyorum. Eskişehir ve
Ankara'dan söz ediyorsun yazılarında, şiirlerinde. Ama İstanbul hiç
yok?
H.E.:
İstanbul benim için ödünç, geçici diye bakıyorum...
B. A. T.:
Yahya Kemal'in Ankara'sının tersi yani!
H.E.:
Evet, Yahya Kemal'in Ankara'sının tersi! Öyledir...
B. A. T.:
Ankara'dakilerde galiba önü alınamaz bir hırs da var İstanbul'a
karşı.
H.E.:
Sen şimdilerde tanıyorsun... Benim Ankara'da olduğum yıllarda
arkadaşlıklar, dostluklar daha ön plandaydı, şiir ön plandaydı.
Benim için şiir Ankara'dır, Eskişehir'dir. İstanbul benim için
"gelmiş bulundum" diyebileceğim bir yerdir. Güzeldir, hoştur ama o
kadar, çok fazla bağlılığım yok.
B. A. T.:
Biraz anılara girelim istersen. Eski Ankara ve anılar? İkinci yeni
şairlerine ilişkin anılar, tanışıklıklar? Mesela ben İkinci Yeni
şairlerinin günlük yaşam içerisindeki durumlarını çok merak ederim.
Şiire tutkuyla bağlandığım yıllarda en çok okuduğum şairler
arasındaydı Edip Cansever, Cemal Süreya... Senin onlarla tanıştığını
da biliyorum. Bir gün doktora dersleri sırasında Prof. İnci Enginün
sormuştu, geçmiş dönemlerden birinde yaşamak isteseniz hangi dönemi
seçerdiniz, diye. Ben, Tanpınar'ın öğrencisi olmak isterdim,
demiştim. Bir de İkinci Yeni şairleriyle, mesela Edip'le tanışmak
isteyebileceğimi söylemiştim.
H.E.:
Aynı dönemde biraz yaşadık İkinci Yeni şairlerinin bazılarıyla ama
ben yine de yaş olarak, şiir yazdığım dönem olarak şimdide, bu
dönemde yaşamak isterdim. Çok ilginçtir, ben Cemal Süreya'yı çok
severim, çok da sohbetimiz oldu, oturduk kalktık, ama mesela Cemal
Abi çok mavi boncuk dağıtırdı,
B. A. T.:
Maalesef, dağıttığı mavi boncukların çoğu da rengini çabuk yitirdi!
Attığı zarlar tutmadı!
H.E.:
Biraz şairseverdir, ben de biraz ona özendim galiba. Ama mesela pek
çok şairden bahsederken, yazılarında benim adımı hiç anmamıştır,
belki benim şiir yazdığımı bile bilmiyordu.
B. A. T.:
Gerçekten mi?!
H.E.:
Tabii tabii, öyledir. Kitaplarımı imzalayıp vermişimdir sonraları
ama hiç aramızda öyle bir şey olmadı, benim şairliğime ilişkin.
B. A. T.:
Acaba kendilerinden saydığı için mi?
H.E.:
?! Kendilerinden saydığı başka arkadaşlar da vardı, onların adını
anmıştır. Benim yoktur mesela öyle bir şey
B. A. T.:
Edip'le tanışıklığın ne boyutlardaydı?
H.E.:
Edip'le iki yıl kadar aynı masada oturduk, çok fazla yoktur. Ece'yle
çok daha fazladır, Ece'yle ta üniversite yıllarımdan, öğrenciyken
başlayan yazışmalarımız da vardır.
B. A. T.:
Edip'le konuşmalarınız...
H.E.:
Edip Cansever pek konuşmazdı zaten. İçer, giderdi. Sadece şiirden
değil, başka şeyden de konuşmazdı.
B. A. T.:
Şey var mıydı seksenlerde, aynı evlerde toplanmalar, şiir konuşmalar
falan? Bu benim özel olarak da merak ettiğim bir şey. Geçenlerde
Osman Hakan A., Şiir Atı'nın ilk çıkışıyla ilgili olarak
Gösteri'de çok güzel bir yazı yayımladı. O yazıdan bir yerlerde
mutlaka söz etmek istiyordum, şimdi denk geldi. Yazıda o
dönemlerdeki toplanmalar, dergi çıkarırkenki birliktelikler
konusunda epeyce bir şeyler yazmıştı.
H.E.:
Ankara'da başlayan bir şeydir bu zaten, 1976-77'lerde başlayan bir
şeydir. Ahmet Erhan, Adnan Azar, Ali Cengizkan, Hüseyin Ferhad,
Behçet Aysan, Hayati Baki, Akif Kurtuluş, ben, başka isimler de
olabilir ama biz evlerde toplanırdık, Ankara evdir zaten. O zamanlar
çıkacak fazla bir yer yoktu. Arada meyhanelere de giderdik ama işte
karılarımız, sevgililerimiz falan hep evlerde toplanırdık. Şiir
konuşulur, tartışılırdı.
B. A. T.:
İstanbul'a ne zaman geldin ilk, yerleşmek üzere?
H.E.:
83.
B. A. T.:
Şimdi pek yok zannediyorum Ankara'da da İstanbul'da da...
H.E.:
İstanbul'da şeyde yaşadık biz onu bir sene, Üç Çiçek'i
çıkardığımız sene, o dönem çok güzeldir, Tuğrul da o konuda
yazmıştı. Birbirimize şiirlerimizi gösterirdik. Mesela Tuğrul bir
şiir yazmıştır, ertesi gün bana, Adnan'a filan, işte Oktay
Taftalı'ya, Ali Günvar'a falan gösterirdi, bakardık, konuşurduk.
Özellikle şeyde bu Medrese'de, Çemberlitaş'ta.
B. A. T.:
Orayı biliyorum. Benim de siz şairleri görebilmek için gitmişliğim
vardır 1989-90'da falan.
H.E.:
Orda açılıştan kapanışa kadar günlerce bir araya gelirdik. Çok güzel
bir dönemdi, şiir konuşurduk. Derginin bürosu da ordaydı.
Dedikodular dahil olmak üzere şiir konuşurduk. Sonra zaman
değişti... Ne diyordu Cahit Külebi, "İstanbul" şiirinde, "Sonra âlem
değişiverdi... / Yine kamyonlar kavun taşır / Fakat içimde şarkı
bitti" Sonra yakın arkadaşlarım, Orhan Alkaya, Seyhan Erözçelik,
Sina Akyol... Şimdi onlarla görüşüyorum.
B. A. T.:
Artık şiir göstermiyorsunuz herhalde birbirinize!
H.E.:
Yok...
B. A. T.:
Genç şairlerden, senin deyişinle "genç ve şair"lerden var mı sık
görüştüğün isimler? Hani usta-çırak ilişkisi demeyelim ama ona
benzer biçimde görüştüğün. Mutlaka oluyordur, seni ziyaret etmek,
seninle yakından görüşmek isteyenler?...
H.E.:
Yok yok. Öyle görüştüğüm isimler yok ama sevdiğim kişiler var.
Onlarla görüşürüm zaman zaman. Sen artık genç sayılır mısın
bilmiyorum ama en sık görüştüğüm sensin.
B. A. T.:
Sayılırım sayılırım:-)) Daha yaşımız kaç?
H.E.:
Ankara'dan Mehmet Can Doğan var, daha nadir görüşüyorum ama o var;
sonra Ali Özgür Özkarcı, Mehmet Öztek, Mehmet Erte, Şeref Bilsel…
Onlar var... Şu anda aklıma gelmiyor ama telefonlaştığım isimler
var. Birhan Keskin'i tabii çok severim.
B. A. T.:
Benim de ilgiyle ve severek okuduğum, tanışmak istediğim ama henüz
tanışmadığım bir şairdir Birhan Keskin.
H.E.:
Bir dönem Göçebe tayfasıyla, Osman'la (Çakmakçı), Hasan (öztoprak),
İrfan Yıldız, onlarla görüşürdüm.
B. A. T.:
Peki... Bir başka şey daha var sormak istediğim: İtinayla şiir
okumayı sürdürdüğünü biliyorum ama neden bıçakla kesilir gibi
birdenbire kesildi Radikal Kitap'taki "İtinayla..." sayfası.
Neden böyle bir karar verdin? Benim için, hani derler ya, "ne yazsa
okunur" diye, senin öyle bir kalemin var. Şiir tutkunu bir okur
olarak da, bir şair olarak da üzüldüm yazmayı bırakmana. Bence
önemli bir eksiklik doğurdu senin sayfanın kapanması Radikal
Kitap'ta. Her ayın son cumasını sabırsızlıkla bekleyen, sırf
benim bildiğim, tanıdığım o kadar çok şair vardı ki senin yazıların
için.
H.E.:
Teşekkür ederim ama "itinayla" söyleyeyim, ben eleştirmen değilim;
hatta Metin Celâl'in deyişiyle "eleştirmem"! Aslında verilmiş bir
karar yoktu, son yazı diye düşünmemiştim. "Ben bu işi bitiriyorum."
diye yazarken yakaladım kendimi ve engel olmadım. Cümleyi o şekilde
kurdum yazarken... O ayın yazısını yazarken, Aralık'tı sanıyorum,
kendiliğinden oluverdi. Kendiliğinden olur bazen. Öyle oldu ama yine
arada yazacağım yeni çıkan kitaplarla ilgili. İşte bu arada Serdar
Koçak'ın kitabı var yazmayı düşündüğüm.
B. A. T.:
Serdar da epeyce hastaymış, geçmiş olsun notu yolladım Emel'e geçen
gün.
H.E.:
Öyle mi? Geçmiş olsun demek isterdim.
B. A. T.:
Şiir eleştirisi ve kitap tanıtma yazılarında...
H.E.:
Eleştiri denince; sanki Türk şiirinde günümüzde hiç eleştirmen
yokmuş gibi davranılması bana anlamsız geliyor. Geçenlerde Kitap
Haber dergisinde bu konuda bir soruşturma yapılmıştı. Kırk
yılını yaşayarak biliyorum, daha öncesini de okumalarla... Şiir
eleştirisinin serüvenini. Sanki Türkiye'de daha önce çok büyük
eleştiri akımları varmış, çok büyük eleştirmenler varmış da
şimdilerde yokmuş gibi davranılıyor. Ben biraz bu soruşturmaya
katılan genç arkadaşların gençliklerine, yaşlarına veriyorum. Bir de
kusura bakmasınlar aka bilgisizliklerine veriyorum, okumamalarına.
Yani, en azından şöyle bir karıştırsalar, iki-üç tane eleştirmen
vardır. Tabii başta Hüseyin Cöntürk vardır ama Allahaşkına biri bana
söylesin; piyasada kitapları mı var ki bu arkadaşlar bunları okusun.
Yordam dergisi vardır, Ataç vardır, Asım Bezirci vardır...
Ama asıl eleştirmenler bence seksenlerden sonra çıkmıştır, seksenden
sonra yazmaya başlamışlardır, Memet Fuat, Mehmet H. Doğan, Doğan
Hızlan, Necmiye Alpay, Orhan Koçak. Şimdi Orhan Koçak gibi bir adam
var ve bu Türk şiiri için büyük bir şanstır. İşte sen yazıyorsun,
Yücel Kayıran yazıyor, Mehmet Can Doğan yazıyor, Ali Galip Yener
yazıyor, Orhan Kâhyaoğlu, Mahmut Temizyürek, Veysel Çolak, Osman
Hakan, Ali Günvar, Hakan Arslanbenzer yazıyor... Şimdi özellikle
şairlerin yazdığı eleştirileri önemsemek gerekir. Şairlerin yazıları
ne kadar kuramsaldır tartışılabilir belki ama bu yazılar şiir için
önemli, çok önemli bir kazançtır. Şiirin lehinedir bu gelişmeler.
Şiir eleştirisinin eksikliği diye bir şeyi kabul etmiyorum.
B. A. T.:
Belki kavramlaştırmalarda sorun var. Örneğin, biliyorsun,
"şair-eleştirmen" tanımlaması benim itiraz ettiğim tanımlamalardan,
yanlış olduğunu düşündüğüm kavramlaştırmalardan biri. Şiir
eleştirisi anlamında senin söylediklerine katılırım, en azından
sürekli yazan biri olarak, ama şair olmayıp sadece şiir eleştirisi
yazan isimler fazla değil gibi geliyor bana da...
H.E.:
Eskisinden daha kötü değil en azından, böyle düşünüyorum.
B. A. T.:
Yavaş yavaş sona doğru geliyoruz. Yenilerde yazdığın neler var.
Mesela "Budala Kitabı" ne âlemde? O yazıları sadece Budala'da
yayımlıyordun, ben de dergiyi süresiz dinlenmeye aldım bazı
nedenlerden.
H.E.:
Valla, o yazılar Budala dergisine yakışan yazılardı. Sen
dergiyi dinlenmeye alınca ben de yazıları dinlenmeye aldım.
Radikal'de şiir, sanat üzerine yazdığım yazılar kitap olarak
çıkacak. "Gazeller" var. Yazılmakta hâlâ... "Çizgili Defter" var.
"Düzyazı Yüzyazı"yı herhangi bir yayınevi basmayacağı için,
konuştuğumuz gibi, bilgisayar çıktısı olarak senin gibi birkaç
arkadaşıma vereceğim. Meraklısına... Karaf dergisinde, bir
şarap dergisidir, "Eski Yazı" üstbaşlığıyla orada yazdığım uzun
denemeler var, onlar belki bir kitap olacak. Bir de "Fazlalıklar"
var, kısa kısa... Onları yazıyorum. İnşallah roman yazmam!
B. A. T.:
İnşallah!
H.E.:
Yazamam da zaten... Yazmam da! Yıllardır şairler üstüne, şiir üstüne
yazdığım yazılar var, onları toplar mıyım bilmiyorum.
B. A. T.:
Yine kitaba dönelim: Keder Gibi Ödünç'te belirleyicilik
taşıyan ifadeler dikkatimi çekti: "Şair yenilgiyle başlayan
adamdır", "kıskanılacak yalnızca boşluk vardır", "hayat bir şaka
kuşudur", "hevesin nedenleriyle kalbin nedenleri aynıdır"... gibi...
H.E.:
"dır dır"lar var yani!
B. A. T.:
Hayır, değil tabii! Benim sormak istediğim bu kendiliğinden olan bir
şey mi, yoksa artık bazı şeylerin derinliğine kavranmasından sonra
"bu budur" deme isteğinin bir sonucu mu?
H.E.:
Biliyorsun, bende hiçbir zaman "bu budur" gibi bir anlayış yoktur.
Burda belki da bir kabullenişin, şiir diline ne kadar oturuyor
bilmiyorum ama zaman zaman öyle bir yere geliyor ki böyle söylemek
gerekiyor. Bir iddia değil, sadece söyleyiş.
B. A. T.:
Evde dikkatimi çeken bir şey oldu: Bütün eşyalar ahşap, hatta
televizyon bile! Neredeyse beyaz eşyalar bile ahşap olacak.
H.E.:
Bu televizyon on beş yıllık televizyon, mobilyası ahşaptır,
değiştirmedik.
B. A. T.:
Şuraya geleceğim: Keder Gibi Ödünç'te de bir izlek ve imge
olarak "ahşap" epeyce dikkati çekiyor: "aşkın evi kurulurken
ahşaptır", "eski ahşap evinizi satmayın", "ahşap bir hayatı karada
yüzdürmenin hüneri", "ahşaptır kırılmayı bilenlerin şiiri"... Nedir
bu ahşap tutkusu?
H.E.:
Ahşap, benim "eski yazı" dediğim şeydir, aynı başlık altındadır
şarapla, taşrayla, trenle, yağmurla, evle aynı başlık altındadır.
Geçmişte kalan, kaybolmaya yüz tutan değerleri, anıları anlatır.
Onları yaşatma arzusunu, tasavvurunu, hevesini anlatır. Benim için
"heves" kadar "nasip" kavramı da önemlidir. Buna hayatta olduğu
kadar şiirde de inanırım. Her şairin sözcüklerden nasibi olduğuna
inanırım. O yüzden başkasının sözcüklerine el atmak, onları mülküme
geçirmek istemem. Belli kelimelere düşkünlüğüm o yüzdendir. "Ahşap"
da bunlardan biri, tema olarak da, kelime olarak da. Çok şair
severim, çok şiir de severim ama doğrusunu istersen arkadaşlarım
azdır.
B. A. T.:
Ahşap yaşayan bir şey galiba bir de...
H.E.:
Öyle, yaşayan bir şey, insana yakın bir şey.
B. A. T.:
Doğanın ruhu ağaçta, ağacın ruhu bizde mi yaşamaya devam ediyor,
evde...?
H.E.:
Bak, sen çok güzel ifade ettin! Aynen öyle bir şeydir. Ben kendimi
bile ahşap olarak görüyorum hatta, şiirimi de öyle görüyorum. Yani,
sağlam değil ama dayanıklı, yanabilir, ahşap. Yanabilir, su
sızdırabilir...
B. A. T.:
Keder Gibi Ödünç'te diyebilirim ki olgunlaşmış bir mecazi
Türkçe var; çok aradım bu kitaptaki dili nasıl ifade edebilirim
diye, notlar da aldım şiirleri okurken. Bu kitabın dil açısından da
bütünüyle bir mecaz olduğunu düşünüyorum, mecazi bir Türkçe sözlüğü
sanki Keder Gibi Ödünç. Aslında Türkçenin kendisi bana göre
müthiş bir mecazlar örüntüsü, bu kitap onu açıkça ortaya koyuyor.
Biliyorsun Yahya Kemal "beyaz lisan"la yazmıştır; bu başlıkla bir
yazısı da var. Aynı yıllarda Ahmet Haşim var biliyorsun, ben onun
dilini nasıl tanımlayabilirim diye epeyce düşündüm ve "Kırmızı
Türkçe"yi, “kızıl lisan”ı yakıştırdım, bu konuda bir de makale
yazıyorum, yakında yayımlarım sanıyorum. Aynı paralelde düşünmeyi
sürdürdüğümde, şiir dili zaten mecazdır ama senin "mecazi Türkçe"yle
yazdığını düşünüyorum. Dilin hakikatini de yakalamış bir kitap
olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu kitap hakkında yazılacak
yazılarda buna mutlaka temas edilmesi gerekir, diye düşünüyorum...
Ne dersin?
H.E.:
Teşekkür ederim. Keder Gibi Ödünç benim hayatla en yakından
bağ kurduğum kitabımdır. Hakikattir, hakikatli bir kitaptır
diyebilirim.
B. A. T.:
Peki sevgili şairim, umarım “hakikatli” bir söyleşi olmuştur!
Teşekkürler ederim bu söyleşi için. Ayrıca evde kabul etmen de büyük
incelikti. Çay ve şarap için de ayrıca teşekkürler.
H. E.:
Ben teşekkür ederim emeklerine.
(Yasakmeyve,
sayı 14, Mayıs-Haziran 2005)
|