Mehmet H. Doğan’la söyleşi

 

 

 

Feridun Andaç'ın Sorularına 'Yanıtlar

Her yazarın yazma öncesi, bir okuma sonra da yazıya yöneliş se­rüveni vardır. Siz bu iç içeliği neredeyse birlikte yaşıyorsunuz. Şiir, öyküler, çeviri... Bu süreçte yaşadığınız "bölünmüşlük", bir anlamda 'arayış/söyleyiş' döneminiz de olur. Bu aşama sonrası sizi eleştiri ve denemeye yönelten ne oldu?

Öykü çok gerilerde kaldı sevgili Andaç, şimdi anımsayamadığım kadar gerilerde: Çocukluktan ilk gençlik yıllarına girişte. O yıllarda yazdıklarımdan hemen hiçbir şey anımsamıyorum şimdi. Yayımlananları da saklamamışım. Ama şiir daha başlangıçta vardı, 1967'ye kadar da sürdü; en son yayımlanan şiirim (Papirüs'te, 1967'de) Unutulmuş Şiirler Antolojisi'nde de çıktı geçenlerde. Birçok yerini bugün de beğenmedim; çok anlatımcı bir şiir yazıyormuşum meğer, iyi etmişim bıraktığıma* şiiri. Ama çeviri 1950'den bu yana aralıksız sürüyor. İlk çevirdiğim romanlardan ikisi 1980'lerde -elbette yeni baştan çevirilerek- yayımlandı: Raymond Radiguet'den içimizdeki Şeytan ile Orgel Kontu'nun Balosu (Can Yayınları). Radiguet'yi 1950 yılında tanıdım romanlarıyla, şiirleriyle; hayrandım ona. Gerard Philipe ile Micheline Presle'nin oynadığı İçimizdeki Şeytan filmini kimbilir kaç kez seyrettim o sıralar!

Olanaksızlıklar sonucu içine girdiğim uğraş yüzünden yaşadığım "bölünmüşlük", ''ikili yaşam" daha çok okumaya, çevirmeye ve de yalnızca şiir yazmaya itiyordu beni o yıllar. Okuyarak, çevirerek dolmak ve şiir yoluyla boşalmak. 1960'a kadar hiç düzyazı yazmadım desem yeri var. '6O'lı yıllar... Coşkulu yıllardı onlar. Otuzumdaydım. Söyleyecek şeylerim vardı. İçine girdiğimiz görece özgürlük havası susmamaya itiyordu insanları. İlk kez Yön dergisine bir yazı gönderdim Mehmet Halil imzasıyla. Roman üzerine bir deneme yazısıydı. Yayımlandı. Sonra sürdü deneme türü bu yazılar. Yön, Sosyal Adalet, Ant dergilerinin sanat sayfalarında. Daha sonra Cemal Süreya ile tanışmam ve Papirüs'te, Şiir Sanatı'nda ve sonra da Yeni Dergi'deki yazılar... Beni denemeye ve eleştiriye ısındıran da bu yıllar oldu. İlk çıraklık yılları dışında, bir şairin gelişmesinden ya da şiirinin gelişmesinden söz edemeyiz. Şiirde gelişme yoktur, değişme vardır. İyi şair başlangıçta da iyidir, sonda da. Ama yazınsal deneme ya da eleştiri türlerinde, insanın düşünsel gelişimine, bakış açısının genişlemesine koşut bir gelişme vardır ve bu hiç durmaz. Bazan bir dönem sonrasında bir dönem öncesini yadsıma, yok sayma pahasına da olsa. Şimdi yalnızca yazınsal deneme-eleştiri arası şeyler yazıyorum ve durmamacasına çeviriyorum. Çeviri için daha çok yazın kuramı alanından kitaplar seçiyorum.

İlk kitabınız Tekrarın Tekrarı (1973) 67-72 yıllarında yazdığı­nız yazılan içeriyor. Bununla 1974 Türk Dil Kurumu Eleştiri-Deneme Ödülü'nü aldınız. Bunu 100 Soruda Estetik (1975}, Birikime Dayanmak (1979), Şiirin Yalnızlığı (1986), Çağının Tanığı Olmak, Yazıdan Bakmak (1993) izledi, tik evrede sanatın kuramsal, tematik, anlamsal sorunlarına; sonra düzyazı ve şiirde yapıt/yazar tematik söylem ilişkisine; daha sonraları neredeyse tümüyle şiire dönük eleştiriler, denemeler yazdınız. Bu, sizin yazın/eleştiri dünyanızla özdeşleşti neredeyse... Giderek eleştiride özgülleşmeden yana bir tavrınız var. Şiiri öncelemeniz de bundan mı kaynaklanıyor?

ıoo Soruda Estetik'i hazırlarken çağdaş Fransız estetikçisi Etienne Souriau'nun bir tanımı yol gösterici oldu bana: "Estetik, dönüşlü (reflexive) düşüncenin" bir biçimidir" diyordu orada. "Başka bir deyişle, insan aklının, kendisine bütün tapmakları, katedralleri, sarayları, heykelleri, resimleri, ezgileri, senfonileri ve bütün şiirleri yazma olanağı veren kendi eylemi üzerine du­rup düşünmesidir". Kendim şiir yazıyordum. Dostlarımın çoğu şairlerdi: İlhan, Edip, Cemal, Turgut... '6O'lı yıllar İkinci Yeni'nin açılış, serpiliş, olgunluk yıllarıydı. Şiir birikimim ve sezgimle güzelliğine, kalıcılığına inandığım bu şiiri daha iyi anlamak ve o yıllar inanılmaz bir acımasızlık ve bağnazlıkla bu şiire yöneltilen saldırıları karşılamak için kuramsal yönden donanmak vazgeçil­mez bir görev gibi görünüyordu bana. Ayrıca Marksist sanat anlayışı konusunda eski yaklaşım bana çok kuru, çok mekanik gelmeye başlamıştı. İlkgençlik yıllarında bu konuda öğrendiklerimiz, yaşantıyla (tecrübe) çatışıyordu. "Altyapı üstyapıyı belirler... edebiyat, şiir de bir üstyapı kurumu olduğuna göre... vb.", biliyorsunuz bu eski hikâyeleri, kestirmeden çıkış yollarını... Ama bu sözümona kolay çıkış yollarının bir çıkışa değil, bir çıkmaza götürdüğünü hissediyorduk çoğumuz o günler. Yazın'ın kuramsal yanma yönelmem/iz bu yüzden zorunluydu. Ayrıca bugün de kaçırılmaması gereken bir şey olarak görüyorum bunu. Bugün 60'larda değiliz, 60'lardaki sorunlar değil önümüzdeki sorunlar. Yazın kuramları da 60'lardaki kuramlar değil. O yıl­lar bize mağaranın çıkışındaki ışığı gösteren Caudweirin, Garaudy'nin, Fischer'in, bir bakıma Lukacs'ın bile aşıldığını görüyoruz bugün. Çok da doğal bir şey değil mi? Çağcıl sanatı, sanatçıyı, sanat yapıtlarını anlamak için yeni bir yerden bakmak, yeni bir bakış açısı geliştirmek zorundayız, yoksa göremeyiz, anlayamayız, yanlış anlarız. Şiirde özgülleşme konusuna gelince, şiirin bana en yakın gelen, sezgi gücümün en fazla olduğu bir dal ol­ması bir yana, bir eleştirmenin bugün yayımlanan bütün yazın ürünlerini (roman, öykü, şiir, deneme, eleştiri) okuyup değerlendirecek, üzerinde yazacak gücü ve zamanı olduğunu sanmıyorum ben. Özgülleşmek bir zorunluluk, hiç olmazsa benim için. Bu gücü ve zamanı bulabilecekler çıkarsa, ne âlâ! Değişik yazın dallarında yatay bir deneme /eleştiridense, yalnızca şiirde derinlemesine bir çalışmayı yeğleyişimin nedeni bu.

Eleştirinin gelişmemişliğinden, yazınımızda bu alanda da "ihti­sas eleştirmenlik" diye bir kurumlaşmanın (şiir/roman/öykü eleştirmenliği) olmamasından hep yakınılır. Oysa sizin şiire dönük eleştiri­leriniz, bu yöndeki çalışmalarınız -kabul görmekle birlikte- sık sık eleştirilir. Sanırım, genel olarak, eleştiriye karşı açık olmayan bir yanımız var... Toplumun bütün katmanlarında da gözlenilen bir olgu bu... Bu yanınız/yanlarımız üzerinde duralım biraz da.

Geçenlerde 'eleştiri' üzerine bir söyleşide, bizde Tanzimat Edebiyatında ve daha sonra da Edebiyat-ı Cedide'de 'tenkid' sözcüğü yerine 'muaheze' sözcüğünün kullanılmış olduğunu söyledim; 'muaheze', 'paylama, azarlama, kötü yanlarını orta­ya çıkarma' anlamına geliyor. Buysa Batı'da 'yargılamak, değerlendirmek' anlamına gelen 'critic, critique' sözcüğü karşılığı eleştirinin bizde daha başlangıçta nasıl anlaşıldığını çok güzel ortaya koyuyor. Eleştiri sözcüğünün son yıllardaki yabana atıl­mayacak olumlu kazanımlarına karşın bu tavrın hâlâ sürdüğünü görüyoruz. Şairler, sanatçılar da içinde, insanlarımız eleşti­rilmekten hoşlanmıyor, hep övülsün istiyor. Sanatçıeleştirmen kavgasının, eleştirmeni ikinci sınıf bir yazar, bir asalak olarak görme eğiliminin temelinde yatan da bu. Bunlar Batı'da eleştiri kuramında çok tartışılmış ve üzerinde bir anlaşmaya varılmış konular. Bizdeyse henüz "öznel/nesnel" konusunda bile bir kesinlik yok. Eleştirmenden nesneî olması istenirken, bunun pozitif bilimlerdeki nesnellik gibi bir şey olması bekleniyor. Ben, en belalı dalı: şiiri çalışma alanı olarak seçtiğim için yalnız eleştiriler değil, karşı çıkmalar, saldırılar da o oranda çok oluyor. Ama alıştım artık, yanıt verilmesi gerekenlere yanıt veriyorum, ötekilerinse üzerinde durmuyorum, hemen unutuyorum. Kendimce çizdiğim bir doğrultu var; o doğrultuda, kimsenin övgücüsü olmadan, ama elimde büyüteçle hata peşinde de koşmadan, düşündüklerimi yazmaya, kendi eleştiri dünyamı kurmaya çalışıyorum.

Yazılarınızda sorgulayıcı, düşündürücü, bilinçlilik durumu yaratıcı yanlar var. Örneğin 1968'de yazılan Tekrarın Tekrarı denemenizin ilk tümcelerini anımsayalım: "Bıkmadan, yorulmadan, yılgınlığa düşmeden boyuna tekrarlamalıyız söylediklerimizi Çağ, sağır bir çağ. Bazı şeyler ne kadar tekrarlama, ne kadar açık seçik, tane tane anlatılmağa çalışılsa, hatta anlatılsa, en duyarlı sanılan kulaklardan geri dönüyor." O gün söylenilen sözlerle bugüne de sesleniliyor; yarına da ulaşacak bir penceresi var... Sizce, bu anlamda; daha kalıcı olan deneme mi eleştiri mi?

Eski yazılarımda, "biz" sözcüğünü çok kullanıyormuşum, yayımlanan son iki kitabımı düzenlemeye çalışırken farkına vardım bunun. Ama şunun da farkına vardım: Aslında sorguladığım ben kendimim, yazarken düşünmeye, bir bilinçlilik durumuna ulaşmaya çalışıyorum hep. "... yazar, bana göre, bütünüyle kendi kendisinden konuşurken bütünüyle dünyadan konuşmak zorundadır" diyor Sartre. Kendim dışındakilere bilinç vermek ne haddime! Ama sonuçta kendi sesime ortak sesler bulabiliyorsam, seviniyorum. Bir yazımda sözünü etmiştim Neruda'nm Canto General'deki o dizelerinin: "Bir şeyler çözmeye değil,/Türkü çağırmaya geldim/ Buraya/ Sen de çağır asın diye." Bütün çabam bu: sesime ortak ses aramak. Bu yönden, daha kalıcı olanın deneme olduğuna inandım hep. Denemeyi daha çok seviyorum, yazınsal denemeyi. Deneme yazarken, insanın bütün düşünme gücünü, bütün bilgisini, varını yoğunu, bütün kalıtını kullanması, sezgi gücünün kapılarını sonuna kadar açması gerekiyor. Buysa büyük bir anlaksal (entelektüel) doyum veriyor bana. Yıllardır kafamda gezdirdiğim, bir gün mutlaka oturup yazacağım birkaç denemeden biri şu adı taşıyor: "Düşünmek, Konuşmak ve Yazmak", Yazı'nın, Yazma'nın gücüne çok inandığımdan geliyor belki bu.

Eleştirinin bizde bu denli gelişmetnişliğini, daha doğrusu, Ataç'tan bugüne bir çizgi çekip baktığımızda, genel görünümünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ataç'ı bugün hepimiz büyük bir zevkle, hayranlıkla okuyo­ruz. Yalnızca bu saptama bile onun hâlâ aşılamamış olduğunu göstermiyor mu? Ataç'a kızılırdı; ama kimse Ataç'ı okumamazlık edemezdi. Bu da onun sanıldığı kadar öznel değil, eleştiride ne kadar nesnel olunabilirse o kadar nesnel olduğunu gösterir. Prospero ile Caliban, bugün bile eskimemiş, hâlâ tartışılan konular üzerinde soğukkanlı yargılarla, çağdaş ipuçlarıyla dolu bir kitap. Diyeceğim, Ataç'tan sonra, onun hak ederek sahip olduğu yetkiye sahip bir eleştirmen yetişmedi, doğru, ama bütünüyle de boş kaldığı söylenemez bu alanın. Sevgili Cemal Süreya'nın "dokundurman" tarafı daha baskın olan bir şiiri var, bilirsiniz: Adı İlhan Berk Olan Şiir; orada Ataç'tan Enis Batur’a, eleştirmen olarak birçoğumuzun edimini şiir terazisinde tartar, sonunda eleştirmenliği yalnızca İlhan Berk'e verirken, bence, söylemek istediği bir şey var Cemal'in: Belki de, her birimizin, zaman zaman eleştirmenliği bir yana bırakıp başka yönlere ağırlık verdiğimizi ima etmek istiyordur. Bunların en belirgin örneği, son on yıldır kendini bile bile yazın'ın dışına çıkaran Murat Belge. Bizden sonraki kuşağın, ufku en geniş, geleceği en umutlu adıydı Murat Belge, bunun için de eleştiri için bir kayıp sayıyorum onun yazın'dan uzaklaşmasını. Ama daha gençlerden başka adlar var bugün: Çok tarakta bez dokuyor olsa da bir Enis Batur; düzenli yazmamakta inat ediyorsa da bir Orhan Koçak; romanda, öyküde özgülleşme yolunda bir Semih Gümüş ve her şeyi göstergebilime bağlamasa iyi edeceğine inandığım siz, Feridun Andaç... Eleştirinin geleceğinden hiç de umutsuz değilim.

Son dönem yazılarınızın düşün yönü ağır basıyor. Gerçi bu, öteden beri yazılarınızın dokusunda olan bir yan. Yazıdan Bakmak savsal yanı olan bir deyim. Bununla somutlamak istediklerinizin üzerinde duralım.

Yazıdan Bakmak'ın sunu bölümünde bir kenarından açmıştım bu konuyu. Yukardaysa, henüz yazamadığım, ama yazılması bende neredeyse bir takmak haline gelmiş olan bir denemeden söz etmiştim: Düşünmek, Konuşmak ve Yazmak. Yazabilirsem, onda daha açık olarak ortaya çıkacak bu konu. Konuşmanın gücünü yadsımıyorum; ama bir yazın adamının, kendini eninde sonunda büyük harflerle YAZI'da ortaya koyacağına inanıyorum; düşüncesiyle, dünyayı yargılayışıyla, dile, biçeme verdiği birincil önemle/ bütün bunların sonunda da, bir yazın adamı olarak kendini gerçekleştirişiyle. Son on yılını kör olarak geçiren Sartre'a bunun nasıl bir darbe olduğu sorulduğunda verdiği yanıt çok anlamlı: "Bir bakıma bütün varlık nedenimi ortadan kaldırdı: vardım ve artık yokum gibi bir şey, anlayacağınız" diyor.1 İnsanlığın en büyük buluşu YAZI'nın aynı za­manda bir uygarlık ölçüsü olduğu, bugünün görsel kültür (!) salgınında daha da anlaşılır bir şey.

Eleştiri anlayışının en belirleyici/belirgin yanı nedir, sizce?

Yukarıda söyledim, ben eleştiriye yazın'ın ta içinden geldim. Şiir yazarken, yazmaya çalışırken daha doğrusu, bunun ne belalı bir iş olduğunu öğrendim. Şair olma yolunun nasıl mayınlarla döşeli olduğunu gördüm. Geçenlerde konuştuğumuz bir genç şair, her şiiri yazma sürecinde, tıpkı bir ateşe yakalanmış gibi, kilo verdiğini, zayıfladığını söylüyordu. Eleştiriyi de bu kadar ciddi bir iş, bir yazın dalı sayıyorum. Eleştiriyi ikincil bir uğraş, bir yan dal sayan görüşlere katılmıyorum. Northrop Frye'in bugünlerde okumakta olduğum Anatomy of Criticism adlı kitabının giriş bölümünde söylediği gibi, "Yazınsal eleştirinin ana konusunun bir sanat olduğuna, eleştirinin de, açıkça, sanatın bir parçası olduğuna" inanıyorum. Yine Frye'in sözleriyle söylersem, "Eleştiriye değgin belitler (axiöm) ve koyutlar (postulate), uğraştığı sanattan kaynaklanmak zorundadır. Yazın eleştirmenin yapması gereken ilk şey, yazını izlemek, okumak, kendi alanı üzerine tümevanmsal bir çalışma, araştırma yapmak ve kendi eleştirel ilkelerinin yalnızca bu alana ait kendi bilgisinden biçimlenmesini gözetmektir. Eleştiri ilkeleri, tanrıbilimden, felsefeden, politikadan, bilimden ya da bunların birkaçının bileşiminden hazır kalıplar olarak alınamaz."

Bir de, karalamaktan, yermekten, yerin dibine batırmaktan çok bir yapıtın, varsa, övülecek, yüceltilecek yanlarını aramaya doğru bir eğilimim var; yoksa zaten beni ilgilendirmiyor bir ya­zın yapıtı olarak. Yalansız, yapmacıksız övmenin yermekten çok daha zor bir iş olduğuna inanıyorum.

Yazınımıza bir kıyıdan bakınca, ilk aşamada, şu son yıllar için (8o-'94) belirlemeleriniz neler olabilir?

Son on beş yıl içinde toplumda, düşünce yapısında ortaya çıkan köklü değişimlerden (depolitizasyon, tüketim toplumu olma sürecinin ve hayatta kalma içgüdüsünün zorladığı köşe dönmecilik tavrı, görsel ve basılı medyadaki akıl almaz gelişim, arabeskleşme, kısacası boğazımıza kadar battığımız postmodern durum) en büyük darbeyi yemiş olan yazın’ın, bir para­doks da olsa, en kazançlı çıkan alan olduğunu düşünüyorum. Çünkü yok olma tehlikesiyle ciddi biçimde karşı karşıya geldi. Bu yüzden de, ayakta kalmanın tek yolunun kendi kendini sorgulamasından, kendi üzerine dönmesinden geçtiğini fark etti.

Başta şiir ve deneme-eleştiri alanı olmak üzere yazınımızın bu zor dönemden, bu varoluş savaşımından başarıyla çıktığına inanıyorum. '80 öncesinden çok daha üst düzeyde ürünler yapılıyor bugün, şiirde de, romanda da, öyküde de, eleştiri ala­nında da... Çağıyla, toplumuyla, insanıyla daha yakın köprüler, daha örgensel ilişkiler kuruldukça bu düzey daha da yükselecek, ürünlerde niceliksel bir artış da olacaktır.

Günümüz eleştirmeninin önündeki sorunlar nelerdir, sizce?

Kimseye akıl vermeye kalkmak gibi bir niyetim yok. Önce bir eleştirmen olarak ben kendi sorunlarımı düşünüyorum: çağımı, çağımın önüme yığdığı sorunları irdelemek, genç kuşağı daha yakından tanımak zorunda olduğumu hissediyorum. Türk yazınının geçmişiyle bugünü arasındaki kalın ve ince çizgileri olabildiğince açık bir biçimde ortaya koyabilmek için daha kapsamlı araştırmalara girmek gerektiğinde inanıyorum. Eskimiş, içi boşalmış, bugünün sorunlarını çözemeyen yargıları, kuramları bir kenara bırakıp yeni sorunlara, yeni çözümlere götürecek yollar bulmalıyım. Bunun için de, çağdaş düşünce, yazın ve sanat kuramlarını kaynaklarından izlemem kaçınılmaz bir görev benim için.

Kendi yazın serüveninizin bugünkü oluşumundaki etki/ivme kaynakları üzerinde duralım biraz da...

Başta da söylediğim gibi, çıkış yerimin yazın'ın kendisi, daha çok şiir olması beni büyük sapmalara düşmekten korudu diyebilirim. Örnekse, şiirin ne olduğunu Nâzım Hikmet'in, Orhan Veli'nin, Garip kuşağının öteki şairlerinin şiirlerinden; öyküyü Sabahattin Ali'nin, Orhan Kemal'in, sonra da Sait Faik'in öykülerinden öğrendim. Romanda yabancılar başta geliyordu: Tolstoy, Dostoyevski, Gorki, Balzac, Stendhal, Steinbeck... vb., '60'lardan sonra da Faulkner,.. vb. Eleştiri ve denemede elbette Ataç başta geliyordu; ama daha sonra, yine 60'larda Tanpınar'la tanıştım. Milli Eğitim Bakanlığı'nın Klasikleriyle ve Tercüme dergisiyle tanışmam ortaokulda oldu. Bu yüzden de Kerime Nadir, Esat Mahmut sınıfı yazarlardan hiçbir şey okuyamadım. Bunun bir yandan büyük bir talih, bir yandan da bir eksiklik olduğuna inanıyorum bugün.

Marksizm, bir felsefe, bir düşünce sistemi ve bir dünya görüşü olarak baştan beri etkili oldu yaşamımda. Bu alanda gücümün ve olanakların elverdiği bütün kaynaklara ulaşmaya çalış­tım. Çoğu kez geride kalıyor olmanın sıkıntısını ve acılarını çektim. Bu yüzden herkesin düştüğü yanılgılara ben de düştüm; ama yanılgılarımda diretmedim. Sanata, yazına karşı sanatdışı dayatmalara hep direndim. Yazın kuramı konusunda yerli kaynakların azlığı, beni yabancı dillerdeki kaynaklara doğru ittikçe, ufkumun genişlediğini, ama kafamdaki bazı sorular çözülürken bunların yerini daha çok sayıda sorunun aldığını gördüm. Okuduğum kaynak kitapları Türkçeye kazandırma hevesleri de o zaman başladı işte. Sırasıyla, Garaudy, Caudwell, Lukacs, Thomson ve Frazefdan kitaplar, hepsi de dergilerde kalan birçok makale çevirdim. Bu serüven hâlâ sürüyor. Şimdi yenileri var sırada.

Yakın planda olan çalışmalarınız...

Çeviri serüveni sürüyor, dedim. Örneğin tezgâhta Fredric Jameson'm Marxism and Form'u var. Bundan sonra da, yukarıda sözünü ettiğim Northrop Frye'm Anatomy of Criticism'i var sıra­da.

Voznesenski'den bir kitap boyunda uzun bir şiir çevirisi.

Adam Sanat için hazırladığım Şiir Yıllıkları sürecek. Şiir üze­rine yazılar, eleştiriler incelemeler de öyle.

Başladığım, bu yıl bitireceğimi sandığım bir başka kitap daha var, yıllardır kafamda gezdiriyorum; ama şimdi adını vererek kendimi bağımlı duruma sokmak istiyorum: ŞİMDİ UZAKLARDASIN. Şimdi uzaklarda olan sanatçı dostlarımı anlatacağım bu kitapta: Hani derler ya, hiç yayımlanmamış fotoğraflarıyla, benim çektiğim...

 

1994

 

*J. P. Sartre, Sartre Sartre'ı Anlatıyor, çev. Turhan Ilgaz, Yapı Kredi Yayınları, 1994, s. 12

 

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön