| |
Feridun Andaç'ın
Sorularına 'Yanıtlar
Her yazarın yazma
öncesi, bir okuma sonra da yazıya yöneliş serüveni vardır. Siz bu
iç içeliği neredeyse birlikte yaşıyorsunuz. Şiir, öyküler, çeviri...
Bu süreçte yaşadığınız "bölünmüşlük", bir anlamda 'arayış/söyleyiş'
döneminiz de olur. Bu aşama sonrası sizi eleştiri ve denemeye
yönelten ne oldu?
Öykü çok gerilerde kaldı sevgili Andaç, şimdi
anımsayamadığım kadar gerilerde: Çocukluktan ilk gençlik yıllarına
girişte. O yıllarda yazdıklarımdan hemen hiçbir şey anımsamıyorum
şimdi. Yayımlananları da saklamamışım. Ama şiir daha başlangıçta
vardı, 1967'ye kadar da sürdü; en son yayımlanan şiirim (Papirüs'te,
1967'de) Unutulmuş Şiirler Antolojisi'nde de çıktı geçenlerde.
Birçok yerini bugün de beğenmedim; çok anlatımcı bir şiir
yazıyormuşum meğer, iyi etmişim bıraktığıma* şiiri. Ama çeviri
1950'den bu yana aralıksız sürüyor. İlk çevirdiğim romanlardan ikisi
1980'lerde -elbette yeni baştan çevirilerek- yayımlandı: Raymond
Radiguet'den içimizdeki Şeytan ile Orgel Kontu'nun Balosu (Can
Yayınları). Radiguet'yi 1950 yılında tanıdım romanlarıyla,
şiirleriyle; hayrandım ona. Gerard Philipe ile Micheline Presle'nin
oynadığı İçimizdeki Şeytan filmini kimbilir kaç kez seyrettim o
sıralar!
Olanaksızlıklar sonucu içine girdiğim uğraş yüzünden
yaşadığım "bölünmüşlük", ''ikili yaşam" daha çok okumaya, çevirmeye
ve de yalnızca şiir yazmaya itiyordu beni o yıllar. Okuyarak,
çevirerek dolmak ve şiir yoluyla boşalmak. 1960'a kadar hiç düzyazı
yazmadım desem yeri var. '6O'lı yıllar... Coşkulu yıllardı onlar.
Otuzumdaydım. Söyleyecek şeylerim vardı. İçine girdiğimiz görece
özgürlük havası susmamaya itiyordu insanları. İlk kez Yön dergisine
bir yazı gönderdim Mehmet Halil imzasıyla. Roman üzerine bir deneme
yazısıydı. Yayımlandı. Sonra sürdü deneme türü bu yazılar. Yön,
Sosyal Adalet, Ant dergilerinin sanat sayfalarında. Daha sonra Cemal
Süreya ile tanışmam ve Papirüs'te, Şiir Sanatı'nda ve sonra da Yeni
Dergi'deki yazılar... Beni denemeye ve eleştiriye ısındıran da bu
yıllar oldu. İlk çıraklık yılları dışında, bir şairin gelişmesinden
ya da şiirinin gelişmesinden söz edemeyiz. Şiirde gelişme yoktur,
değişme vardır. İyi şair başlangıçta da iyidir, sonda da. Ama
yazınsal deneme ya da eleştiri türlerinde, insanın düşünsel
gelişimine, bakış açısının genişlemesine koşut bir gelişme vardır ve
bu hiç durmaz. Bazan bir dönem sonrasında bir dönem öncesini
yadsıma, yok sayma pahasına da olsa. Şimdi yalnızca yazınsal
deneme-eleştiri arası şeyler yazıyorum ve durmamacasına çeviriyorum.
Çeviri için daha çok yazın kuramı alanından kitaplar seçiyorum.
İlk kitabınız
Tekrarın Tekrarı (1973) 67-72 yıllarında yazdığınız yazılan
içeriyor. Bununla 1974 Türk Dil Kurumu Eleştiri-Deneme Ödülü'nü
aldınız. Bunu 100 Soruda Estetik (1975}, Birikime Dayanmak (1979),
Şiirin Yalnızlığı (1986), Çağının Tanığı Olmak, Yazıdan Bakmak
(1993) izledi, tik evrede sanatın kuramsal, tematik, anlamsal
sorunlarına; sonra düzyazı ve şiirde yapıt/yazar tematik söylem
ilişkisine; daha sonraları neredeyse tümüyle şiire dönük
eleştiriler, denemeler yazdınız. Bu, sizin yazın/eleştiri dünyanızla
özdeşleşti neredeyse... Giderek eleştiride özgülleşmeden yana bir
tavrınız var. Şiiri öncelemeniz de bundan mı kaynaklanıyor?
ıoo Soruda Estetik'i hazırlarken çağdaş Fransız estetikçisi
Etienne Souriau'nun bir tanımı yol gösterici oldu bana: "Estetik,
dönüşlü (reflexive) düşüncenin" bir biçimidir" diyordu orada. "Başka
bir deyişle, insan aklının, kendisine bütün tapmakları,
katedralleri, sarayları, heykelleri, resimleri, ezgileri,
senfonileri ve bütün şiirleri yazma olanağı veren kendi eylemi
üzerine durup düşünmesidir". Kendim şiir yazıyordum. Dostlarımın
çoğu şairlerdi: İlhan, Edip, Cemal, Turgut... '6O'lı yıllar İkinci
Yeni'nin açılış, serpiliş, olgunluk yıllarıydı. Şiir birikimim ve
sezgimle güzelliğine, kalıcılığına inandığım bu şiiri daha iyi
anlamak ve o yıllar inanılmaz bir acımasızlık ve bağnazlıkla bu
şiire yöneltilen saldırıları karşılamak için kuramsal yönden
donanmak vazgeçilmez bir görev gibi görünüyordu bana. Ayrıca
Marksist sanat anlayışı konusunda eski yaklaşım bana çok kuru, çok
mekanik gelmeye başlamıştı. İlkgençlik yıllarında bu konuda
öğrendiklerimiz, yaşantıyla (tecrübe) çatışıyordu. "Altyapı
üstyapıyı belirler... edebiyat, şiir de bir üstyapı kurumu olduğuna
göre... vb.", biliyorsunuz bu eski hikâyeleri, kestirmeden çıkış
yollarını... Ama bu sözümona kolay çıkış yollarının bir çıkışa
değil, bir çıkmaza götürdüğünü hissediyorduk çoğumuz o günler.
Yazın'ın kuramsal yanma yönelmem/iz bu yüzden zorunluydu. Ayrıca
bugün de kaçırılmaması gereken bir şey olarak görüyorum bunu. Bugün
60'larda değiliz, 60'lardaki sorunlar değil önümüzdeki sorunlar.
Yazın kuramları da 60'lardaki kuramlar değil. O yıllar bize
mağaranın çıkışındaki ışığı gösteren Caudweirin, Garaudy'nin,
Fischer'in, bir bakıma Lukacs'ın bile aşıldığını görüyoruz bugün.
Çok da doğal bir şey değil mi? Çağcıl sanatı, sanatçıyı, sanat
yapıtlarını anlamak için yeni bir yerden bakmak, yeni bir bakış
açısı geliştirmek zorundayız, yoksa göremeyiz, anlayamayız, yanlış
anlarız. Şiirde özgülleşme konusuna gelince, şiirin bana en yakın
gelen, sezgi gücümün en fazla olduğu bir dal olması bir yana, bir
eleştirmenin bugün yayımlanan bütün yazın ürünlerini (roman, öykü,
şiir, deneme, eleştiri) okuyup değerlendirecek, üzerinde yazacak
gücü ve zamanı olduğunu sanmıyorum ben. Özgülleşmek bir zorunluluk,
hiç olmazsa benim için. Bu gücü ve zamanı bulabilecekler çıkarsa, ne
âlâ! Değişik yazın dallarında yatay bir deneme /eleştiridense,
yalnızca şiirde derinlemesine bir çalışmayı yeğleyişimin nedeni bu.
Eleştirinin
gelişmemişliğinden, yazınımızda bu alanda da "ihtisas
eleştirmenlik" diye bir kurumlaşmanın (şiir/roman/öykü
eleştirmenliği) olmamasından hep yakınılır. Oysa sizin şiire dönük
eleştirileriniz, bu yöndeki çalışmalarınız -kabul görmekle
birlikte- sık sık eleştirilir. Sanırım, genel olarak, eleştiriye
karşı açık olmayan bir yanımız var... Toplumun bütün katmanlarında
da gözlenilen bir olgu bu... Bu yanınız/yanlarımız üzerinde duralım
biraz da.
Geçenlerde 'eleştiri' üzerine bir söyleşide, bizde Tanzimat
Edebiyatında ve daha sonra da Edebiyat-ı Cedide'de 'tenkid' sözcüğü
yerine 'muaheze' sözcüğünün kullanılmış olduğunu söyledim;
'muaheze', 'paylama, azarlama, kötü yanlarını ortaya çıkarma'
anlamına geliyor. Buysa Batı'da 'yargılamak, değerlendirmek'
anlamına gelen 'critic, critique' sözcüğü karşılığı eleştirinin
bizde daha başlangıçta nasıl anlaşıldığını çok güzel ortaya koyuyor.
Eleştiri sözcüğünün son yıllardaki yabana atılmayacak olumlu
kazanımlarına karşın bu tavrın hâlâ sürdüğünü görüyoruz. Şairler,
sanatçılar da içinde, insanlarımız eleştirilmekten hoşlanmıyor, hep
övülsün istiyor. Sanatçıeleştirmen kavgasının, eleştirmeni ikinci
sınıf bir yazar, bir asalak olarak görme eğiliminin temelinde yatan
da bu. Bunlar Batı'da eleştiri kuramında çok tartışılmış ve üzerinde
bir anlaşmaya varılmış konular. Bizdeyse henüz "öznel/nesnel"
konusunda bile bir kesinlik yok. Eleştirmenden nesneî olması
istenirken, bunun pozitif bilimlerdeki nesnellik gibi bir şey olması
bekleniyor. Ben, en belalı dalı: şiiri çalışma alanı olarak seçtiğim
için yalnız eleştiriler değil, karşı çıkmalar, saldırılar da o
oranda çok oluyor. Ama alıştım artık, yanıt verilmesi gerekenlere
yanıt veriyorum, ötekilerinse üzerinde durmuyorum, hemen unutuyorum.
Kendimce çizdiğim bir doğrultu var; o doğrultuda, kimsenin övgücüsü
olmadan, ama elimde büyüteçle hata peşinde de koşmadan,
düşündüklerimi yazmaya, kendi eleştiri dünyamı kurmaya çalışıyorum.
Yazılarınızda
sorgulayıcı, düşündürücü, bilinçlilik durumu yaratıcı yanlar var.
Örneğin 1968'de yazılan Tekrarın Tekrarı denemenizin ilk tümcelerini
anımsayalım: "Bıkmadan, yorulmadan, yılgınlığa düşmeden boyuna
tekrarlamalıyız söylediklerimizi Çağ, sağır bir çağ. Bazı şeyler ne
kadar tekrarlama, ne kadar açık seçik, tane tane anlatılmağa
çalışılsa, hatta anlatılsa, en duyarlı sanılan kulaklardan geri
dönüyor." O gün söylenilen sözlerle bugüne de sesleniliyor; yarına
da ulaşacak bir penceresi var... Sizce, bu anlamda; daha kalıcı olan
deneme mi eleştiri mi?
Eski yazılarımda, "biz" sözcüğünü çok kullanıyormuşum,
yayımlanan son iki kitabımı düzenlemeye çalışırken farkına vardım
bunun. Ama şunun da farkına vardım: Aslında sorguladığım ben
kendimim, yazarken düşünmeye, bir bilinçlilik durumuna ulaşmaya
çalışıyorum hep. "... yazar, bana göre, bütünüyle kendi kendisinden
konuşurken bütünüyle dünyadan konuşmak zorundadır" diyor Sartre.
Kendim dışındakilere bilinç vermek ne haddime! Ama sonuçta kendi
sesime ortak sesler bulabiliyorsam, seviniyorum. Bir yazımda sözünü
etmiştim Neruda'nm Canto General'deki o dizelerinin: "Bir şeyler
çözmeye değil,/Türkü çağırmaya geldim/ Buraya/ Sen de çağır asın
diye." Bütün çabam bu: sesime ortak ses aramak. Bu yönden, daha
kalıcı olanın deneme olduğuna inandım hep. Denemeyi daha çok
seviyorum, yazınsal denemeyi. Deneme yazarken, insanın bütün düşünme
gücünü, bütün bilgisini, varını yoğunu, bütün kalıtını kullanması,
sezgi gücünün kapılarını sonuna kadar açması gerekiyor. Buysa büyük
bir anlaksal (entelektüel) doyum veriyor bana. Yıllardır kafamda
gezdirdiğim, bir gün mutlaka oturup yazacağım birkaç denemeden biri
şu adı taşıyor: "Düşünmek, Konuşmak ve Yazmak", Yazı'nın, Yazma'nın
gücüne çok inandığımdan geliyor belki bu.
Eleştirinin bizde
bu denli gelişmetnişliğini, daha doğrusu, Ataç'tan bugüne bir çizgi
çekip baktığımızda, genel görünümünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ataç'ı bugün hepimiz büyük bir zevkle, hayranlıkla
okuyoruz. Yalnızca bu saptama bile onun hâlâ aşılamamış olduğunu
göstermiyor mu? Ataç'a kızılırdı; ama kimse Ataç'ı okumamazlık
edemezdi. Bu da onun sanıldığı kadar öznel değil, eleştiride ne
kadar nesnel olunabilirse o kadar nesnel olduğunu gösterir. Prospero
ile Caliban, bugün bile eskimemiş, hâlâ tartışılan konular üzerinde
soğukkanlı yargılarla, çağdaş ipuçlarıyla dolu bir kitap. Diyeceğim,
Ataç'tan sonra, onun hak ederek sahip olduğu yetkiye sahip bir
eleştirmen yetişmedi, doğru, ama bütünüyle de boş kaldığı söylenemez
bu alanın. Sevgili Cemal Süreya'nın "dokundurman" tarafı daha baskın
olan bir şiiri var, bilirsiniz: Adı İlhan Berk Olan Şiir; orada
Ataç'tan Enis Batur’a, eleştirmen olarak birçoğumuzun edimini şiir
terazisinde tartar, sonunda eleştirmenliği yalnızca İlhan Berk'e
verirken, bence, söylemek istediği bir şey var Cemal'in: Belki de,
her birimizin, zaman zaman eleştirmenliği bir yana bırakıp başka
yönlere ağırlık verdiğimizi ima etmek istiyordur. Bunların en
belirgin örneği, son on yıldır kendini bile bile yazın'ın dışına
çıkaran Murat Belge. Bizden sonraki kuşağın, ufku en geniş, geleceği
en umutlu adıydı Murat Belge, bunun için de eleştiri için bir kayıp
sayıyorum onun yazın'dan uzaklaşmasını. Ama daha gençlerden başka
adlar var bugün: Çok tarakta bez dokuyor olsa da bir Enis Batur;
düzenli yazmamakta inat ediyorsa da bir Orhan Koçak; romanda, öyküde
özgülleşme yolunda bir Semih Gümüş ve her şeyi göstergebilime
bağlamasa iyi edeceğine inandığım siz, Feridun Andaç... Eleştirinin
geleceğinden hiç de umutsuz değilim.
Son dönem
yazılarınızın düşün yönü ağır basıyor. Gerçi bu, öteden beri
yazılarınızın dokusunda olan bir yan. Yazıdan Bakmak savsal yanı
olan bir deyim. Bununla somutlamak istediklerinizin üzerinde
duralım.
Yazıdan Bakmak'ın sunu bölümünde bir kenarından açmıştım bu
konuyu. Yukardaysa, henüz yazamadığım, ama yazılması bende neredeyse
bir takmak haline gelmiş olan bir denemeden söz etmiştim: Düşünmek,
Konuşmak ve Yazmak. Yazabilirsem, onda daha açık olarak ortaya
çıkacak bu konu. Konuşmanın gücünü yadsımıyorum; ama bir yazın
adamının, kendini eninde sonunda büyük harflerle YAZI'da ortaya
koyacağına inanıyorum; düşüncesiyle, dünyayı yargılayışıyla, dile,
biçeme verdiği birincil önemle/ bütün bunların sonunda da, bir yazın
adamı olarak kendini gerçekleştirişiyle. Son on yılını kör olarak
geçiren Sartre'a bunun nasıl bir darbe olduğu sorulduğunda verdiği
yanıt çok anlamlı: "Bir bakıma bütün varlık nedenimi ortadan
kaldırdı: vardım ve artık yokum gibi bir şey, anlayacağınız" diyor.1
İnsanlığın en büyük buluşu YAZI'nın aynı zamanda bir uygarlık
ölçüsü olduğu, bugünün görsel kültür (!) salgınında daha da
anlaşılır bir şey.
Eleştiri
anlayışının en belirleyici/belirgin yanı nedir, sizce?
Yukarıda söyledim, ben eleştiriye yazın'ın ta içinden
geldim. Şiir yazarken, yazmaya çalışırken daha doğrusu, bunun ne
belalı bir iş olduğunu öğrendim. Şair olma yolunun nasıl mayınlarla
döşeli olduğunu gördüm. Geçenlerde konuştuğumuz bir genç şair, her
şiiri yazma sürecinde, tıpkı bir ateşe yakalanmış gibi, kilo
verdiğini, zayıfladığını söylüyordu. Eleştiriyi de bu kadar ciddi
bir iş, bir yazın dalı sayıyorum. Eleştiriyi ikincil bir uğraş, bir
yan dal sayan görüşlere katılmıyorum. Northrop Frye'in bugünlerde
okumakta olduğum Anatomy of Criticism adlı kitabının giriş bölümünde
söylediği gibi, "Yazınsal eleştirinin ana konusunun bir sanat
olduğuna, eleştirinin de, açıkça, sanatın bir parçası olduğuna"
inanıyorum. Yine Frye'in sözleriyle söylersem, "Eleştiriye değgin
belitler (axiöm) ve koyutlar (postulate), uğraştığı sanattan
kaynaklanmak zorundadır. Yazın eleştirmenin yapması gereken ilk şey,
yazını izlemek, okumak, kendi alanı üzerine tümevanmsal bir çalışma,
araştırma yapmak ve kendi eleştirel ilkelerinin yalnızca bu alana
ait kendi bilgisinden biçimlenmesini gözetmektir. Eleştiri ilkeleri,
tanrıbilimden, felsefeden, politikadan, bilimden ya da bunların
birkaçının bileşiminden hazır kalıplar olarak alınamaz."
Bir de, karalamaktan, yermekten, yerin dibine batırmaktan
çok bir yapıtın, varsa, övülecek, yüceltilecek yanlarını aramaya
doğru bir eğilimim var; yoksa zaten beni ilgilendirmiyor bir yazın
yapıtı olarak. Yalansız, yapmacıksız övmenin yermekten çok daha zor
bir iş olduğuna inanıyorum.
Yazınımıza bir
kıyıdan bakınca, ilk aşamada, şu son yıllar için (8o-'94)
belirlemeleriniz neler olabilir?
Son on beş yıl içinde toplumda, düşünce yapısında ortaya
çıkan köklü değişimlerden (depolitizasyon, tüketim toplumu olma
sürecinin ve hayatta kalma içgüdüsünün zorladığı köşe dönmecilik
tavrı, görsel ve basılı medyadaki akıl almaz gelişim, arabeskleşme,
kısacası boğazımıza kadar battığımız postmodern durum) en büyük
darbeyi yemiş olan yazın’ın, bir paradoks da olsa, en kazançlı
çıkan alan olduğunu düşünüyorum. Çünkü yok olma tehlikesiyle ciddi
biçimde karşı karşıya geldi. Bu yüzden de, ayakta kalmanın tek
yolunun kendi kendini sorgulamasından, kendi üzerine dönmesinden
geçtiğini fark etti.
Başta şiir ve deneme-eleştiri alanı olmak üzere yazınımızın
bu zor dönemden, bu varoluş savaşımından başarıyla çıktığına
inanıyorum. '80 öncesinden çok daha üst düzeyde ürünler yapılıyor
bugün, şiirde de, romanda da, öyküde de, eleştiri alanında da...
Çağıyla, toplumuyla, insanıyla daha yakın köprüler, daha örgensel
ilişkiler kuruldukça bu düzey daha da yükselecek, ürünlerde
niceliksel bir artış da olacaktır.
Günümüz
eleştirmeninin önündeki sorunlar nelerdir, sizce?
Kimseye akıl vermeye kalkmak gibi bir niyetim yok. Önce bir
eleştirmen olarak ben kendi sorunlarımı düşünüyorum: çağımı, çağımın
önüme yığdığı sorunları irdelemek, genç kuşağı daha yakından tanımak
zorunda olduğumu hissediyorum. Türk yazınının geçmişiyle bugünü
arasındaki kalın ve ince çizgileri olabildiğince açık bir biçimde
ortaya koyabilmek için daha kapsamlı araştırmalara girmek
gerektiğinde inanıyorum. Eskimiş, içi boşalmış, bugünün sorunlarını
çözemeyen yargıları, kuramları bir kenara bırakıp yeni sorunlara,
yeni çözümlere götürecek yollar bulmalıyım. Bunun için de, çağdaş
düşünce, yazın ve sanat kuramlarını kaynaklarından izlemem
kaçınılmaz bir görev benim için.
Kendi yazın
serüveninizin bugünkü oluşumundaki etki/ivme kaynakları üzerinde
duralım biraz da...
Başta da söylediğim gibi, çıkış yerimin yazın'ın kendisi,
daha çok şiir olması beni büyük sapmalara düşmekten korudu
diyebilirim. Örnekse, şiirin ne olduğunu Nâzım Hikmet'in, Orhan
Veli'nin, Garip kuşağının öteki şairlerinin şiirlerinden; öyküyü
Sabahattin Ali'nin, Orhan Kemal'in, sonra da Sait Faik'in
öykülerinden öğrendim. Romanda yabancılar başta geliyordu: Tolstoy,
Dostoyevski, Gorki, Balzac, Stendhal, Steinbeck... vb., '60'lardan
sonra da Faulkner,.. vb. Eleştiri ve denemede elbette Ataç başta
geliyordu; ama daha sonra, yine 60'larda Tanpınar'la tanıştım. Milli
Eğitim Bakanlığı'nın Klasikleriyle ve Tercüme dergisiyle tanışmam
ortaokulda oldu. Bu yüzden de Kerime Nadir, Esat Mahmut sınıfı
yazarlardan hiçbir şey okuyamadım. Bunun bir yandan büyük bir talih,
bir yandan da bir eksiklik olduğuna inanıyorum bugün.
Marksizm, bir felsefe, bir düşünce sistemi ve bir dünya
görüşü olarak baştan beri etkili oldu yaşamımda. Bu alanda gücümün
ve olanakların elverdiği bütün kaynaklara ulaşmaya çalıştım. Çoğu
kez geride kalıyor olmanın sıkıntısını ve acılarını çektim. Bu
yüzden herkesin düştüğü yanılgılara ben de düştüm; ama
yanılgılarımda diretmedim. Sanata, yazına karşı sanatdışı
dayatmalara hep direndim. Yazın kuramı konusunda yerli kaynakların
azlığı, beni yabancı dillerdeki kaynaklara doğru ittikçe, ufkumun
genişlediğini, ama kafamdaki bazı sorular çözülürken bunların yerini
daha çok sayıda sorunun aldığını gördüm. Okuduğum kaynak kitapları
Türkçeye kazandırma hevesleri de o zaman başladı işte. Sırasıyla,
Garaudy, Caudwell, Lukacs, Thomson ve Frazefdan kitaplar, hepsi de
dergilerde kalan birçok makale çevirdim. Bu serüven hâlâ sürüyor.
Şimdi yenileri var sırada.
Yakın planda olan
çalışmalarınız...
Çeviri serüveni sürüyor, dedim. Örneğin tezgâhta Fredric
Jameson'm Marxism and Form'u var. Bundan sonra da, yukarıda sözünü
ettiğim Northrop Frye'm Anatomy of Criticism'i var sırada.
Voznesenski'den bir kitap boyunda uzun bir şiir çevirisi.
Adam Sanat için hazırladığım Şiir Yıllıkları sürecek. Şiir
üzerine yazılar, eleştiriler incelemeler de öyle.
Başladığım, bu yıl bitireceğimi sandığım bir başka kitap
daha var, yıllardır kafamda gezdiriyorum; ama şimdi adını vererek
kendimi bağımlı duruma sokmak istiyorum: ŞİMDİ UZAKLARDASIN. Şimdi
uzaklarda olan sanatçı dostlarımı anlatacağım bu kitapta: Hani
derler ya, hiç yayımlanmamış fotoğraflarıyla, benim çektiğim...
1994
*J. P. Sartre, Sartre Sartre'ı Anlatıyor, çev. Turhan
Ilgaz, Yapı Kredi Yayınları, 1994, s. 12
|
|