Halim Şafak ile Söyleşi:
“kendini kanatan insanım ölüm bile bana çok”
 

 

  Söyleşi:  Özcan Erdoğan

 

      -Sevgili Halim, 70’li yılların Toplumcu Gerçekçi izlerini taşıyan Kendini Kanatan Düşler(1992) ilk şiir kitabındı. Sonrasında gerek şiir eleştiri kitapların Yolculuk Şiire(1995) ve Saptamalar Vurgular(1998), gerekse şiir kitapların Baştan Sona Susmak(1996), Bireylikler(l999), Kayıplar Kitabı(2000) ve en son kitabın Kendini Kanatan’a(2004) baktığımda düşüncelerinin ve şiire bakış açının değiştiği; kayıpların, içe kapanışın, sıkıntı ve umutsuzluğun giderek arttığı her kitabında açıkça görülüyor. Anarşist ve acımasız bir eleştiriyle kendini kanatıyorsun, başkasına acı vermeden önce. Yolculuk şiirin neresine?

 

      -Şiirimin gidişi  benle başka bir deyişle hayatımla ve düş dünyamla doğrudan ilişkili sayılır Özcan. Düş dünyama ve onun yaşattıklarına, yaşadıklarıma bağlı olarak sürekli değişti ve değişmeyi sürdürüyor. Bunu pek olumluyor da değilim. Ama yadsımıyorum da.  

      Çünkü insan bir zaman sonra yazdıklarından ve yazacak olduklarından korkmaya başlıyor. Ben aslına bakarsan Baştan Sona Susmak’la birlikte yazdıklarımdan dolayı korkuya kapıldım. Yazdığım her şiirden sonra bu korkum daha da çoğaldı.

      Başlangıçta ölümden kurtulmak için yazdığımı düşünüyordum. Bu yüzden umutlu sayılabilecek hatta yer yer toplumsal özellikleri ağır basan bir şiirin peşinden gittim. Oysa  anladım ki ben ölmek ve öldürmek  için şiir yazıyorum.

      Buradaki korkunun ölmekle pek ilgisi yok. Bu kendinden önce bir başkasına yazdıklarınla ya da hayatınla zarar verme korkusu. Bundan kurtulmak için kendime yöneldim. Kendime  acımasızca saldırdım  ama bundan hayatıma ya da düş dünyama giren herkes payını aldı, alıyor. Çünkü insan bir zaman sonra gördüğü düşü hayatı sanıyor ya da gördüğü düşü yaşamak istiyor ve yaşıyor. Başka bir dünya bu belki, gündelik hayatım orada istediğim kadarıyla yer alıyor. Umutsuzluk ve sıkıntı da burda başlıyor.

      Buysa başta insanın kendini sonra da etrafını kanatması demek. Sen bunu zarar vermek olarak da anlayabilirsin. Bunu normal olma şansının hiç kalmadığını çaresizce kabul eden  bir insanın çığlığı olarak da görebilirsin. Gündelik hayatın içinde dolanıp duran ve patlamaya hazır bir insanım diye düşünüyorum. Çünkü yazdıklarımda, düşlerimde, hayatımda önüne geçemediğim belki de geçmek istemediğim bir şiddet var. Nerde ne yapacağımı bilmemekten dolayı korkuyorum ve korkuyla yazıyorum, yaşıyorum.

      Bu yüzden bir zaman sonra en azından şiir yazmaktan kurtulmak istiyorum. Galiba o istemese de onu terk etmek zorundayım. Ama şiir dahil her şey her zaman kendime ve etrafıma yolculuk oldu. Şiirse olsa olsa bunun imkanı olur. Nihilist bir yanım var mı bunu pek bilmiyorum ama oldukça bireysel olduğumun farkındayım. İnsanın bireyselliği onu durmak istediği  yerde durdurur mu buna yeter mi,  yoksa daha da mı hızlandırır bunu biraz daha yaşayabilirsem öğreneceğim!

 

      -Kitap adlarından başlayarak Kendini Kanatan Düşler’deki umudun bir ölçüde yadsınması mı oluyor Kendini Kanatan’daki umutsuzluk?

 

      -Kendini Kanatan Düşler’deki umut sol bir bakış açısının sonucuydu ama   bireyseldi.  Hatta büyük ölçüde aynı bakış açısının oluşturduğu bir illüzyondu. Aslında ilk kitapta da umutsuzluk vardı ama biraz arka planda kalmıştı. Bilerek böyle bir şeye kalkışmıştım. Okuru bilmem de kendimi bu illüzyonla rahatlatmaya çalıştığımı düşünüyorum.

      Ama zaman  içinde rahatlamak yerine daha da huzursuz oldum ve karamsarlaştım. Bu durumda yazdıklarımı yadsımak dışında başka bir seçeneğim yoktu. Ben de öyle yaptım. Bir bakıma yaşadığım hayat ve düş dünyam kendiliğinden bunu oluşturdu. Tıpkı öncekiler gibi Kendini Kanatan da benim çoktan yadsıdığım bir şiir toplamı oldu bile!

      Umudu toptan reddediyorum Özcan. Ben hep umutsuz oldum. O umutsuzluk benim yaşamamı ve yazmamı sağladı. Hep umutsuzluğun içinde yaşamama yetecek şeyler aradım. Ayrıca yaşadığımız dünyada umutlanmak mümkün mü sorusuna vereceğim yanıt ancak koca bir hayır olabilir.

      İnsan yalnız ya bir zaman sonra insanın yalnızlığı kendine yetmez oluyor. Bunu derinine yaşadığımdan biliyorum. Önce başkalarının yalnızlığını kendine dahil ederek ya da dahil olarak yaşamaya başlıyorsun. Sonra bakıyorsun ki dahil olanlar ya da dahil oldukların da yetmez olmuş ya da onların yalnızlıklarını da tüketmişsin.  Onlarla  tek bir yalnızlığı yaşar olmuşsun. Tam burası ise umutsuzluk karşısında ölüm düşüncesini çoğaltıyor. Ama ben hiçbir zaman ölmeyi beceremedim. Bu yüzden yazıyorum. Umutsuzluksa o becerememenin sonucu olsa gerek. Şimdiye gelirsek birkaç kişiyle benim ve onların yalnızlığıyla, düşleriyle çaresizce yaşıyorum,  yaşıyoruz.

 

      -Kayıplar Kitabı’nda “ancak bir benzerim öldürebilir beni” derken, tektipleşmeye, aynılaşmaya karşı istediğin kaos oluyor; Kendini Kanatan’da “ayrılıktır işte ancak kendine benzeyen” diyerek, alışkanlıkların getirdiği tahakkümden kurtulmuş mu oluyorsun bir ölçüde?

 

      -Alışkanlıkları (algı araçları dışında) hep reddettim Özcan. Böyle yaşanabilir  sanıyorum. Alışkanlık yeknesaklık demek. Bu yüzden yeknesaklığın  önüne hep kaosu çıkardım Kaosu alışkanlıkların tahakkümünden kurtulma yolu olarak gördüm.  Yüklediğimiz  anlamları, çağrışımları sahiplenen tek olguysa  ayrılık oldu. O kendi dahil hiçbir şeyin tahakkümüne izin vermiyor. Bu yüzden yalnızca kendine benziyor. İnsan yaşamasını da ayrılıklara borçlu. En azından ben ayrılığa borçlu olduğumu düşünüyorum.

      Çünkü insanda ancak ayrılıklar geçmişi oluşturur. İnsanın geçmiş duygusu   ayrılık üstüne kuruludur. Çünkü insan hep ayrılarak yaşar. Evden, sokaktan, şehirden, yollardan, insanlardan ama her şeyden ayrılarak yaşanır. İnsan bir daha geri dönemediği için, ayrıldığı için çocukluğuna dönmek ister. Yan yana gelemeyeceği sevgilisini, arkadaşlarını, etrafını düşler. Öyleyse ayrılık insanın geçmişinin kaynağıdır. Geçmişse bizim şiire taşıyacak olduğumuz tek olgudur. Ben epeyi zamandır düşteyim. Bu gerçekten düş mü yoksa yaşadığım bir şey mi bilmiyorum. Kendini Kanatan sonrasında yazılanlar belki de bunun yanıtı olacak!

 

      -“Hiçbir şey yalnızlığı, ayrılmak için birilerini arayıp durmayı, ölümü, hayatı ve en önemlisi benim içime doğru kanayıp durmamı engelleyemedi.” demiştin ve bunu “kendini kanatan insanım ölüm bile bana çok” diyerek çok korkunç bir şekilde ifade ediyorsun  şiirinde. Buradan hareketle, şiir ve sayrılık-sağaltım ya da ölüm konusunda neler söyleyebilirsin?

 

      -Yazmanın bir maraz olduğunu düşünüyorum. Yani normalliğin patolojik bir biçimde ortadan kalkması demek. Bu bağlamda insan ne kadar anormalse yazdığı da o derece anormaldir. Öyleyse hepimiz marazlı yani hastalıklı insanlarız. En azından ben öyleyim.Buysa insanın kronik hastalığıdır ve tedavisi yoktur. Sonra… algısı bozulanın tedaviyi kabul edeceğini sanmam, Üstelik insana tedavi diye sunulanın faşizmden başka bir şey olduğunu sanmıyorum.

      Günümüz dünyası karşısında anormalliğin insan olmakla eş değerde olduğunu ifade etmek isterim. Daha doğrusu normal olan günümüzde ancak anormallikle yaşanabilir.

      Ölüme gelince ölüm yaşadığımız için var. Tıpkı ölümden dolayı hayatın varlığı gibi. Normal ölümün modern tıbbın faşizmi sayesinde ortadan kalktığını düşünürsek ölmenin de mümkün olmadığını kabul edebiliriz. İnsanın ölmesine izin verilmediği için daha doğrusu normal bir biçimde ölmesine izin verilmediği için ölümle ilgiliyim. Sonra imge olarak ölüm tam bir yaşama imkanı. O zaman ölüm bizim anormalliğimiz çoğaltan olgudur diyebilirim. Benim gibi ölmeyi beceremeyen ancak çaresizce biriyle, birileriyle bunu  yaşayabilir.

 

      -Yaşananı, yaşanmayanıyla geçmişini topluyorsun “güz” izleğinde ve aşkla yeniden yaşayabiliyorsun tüm bunları; “ömrüm ben seni yine yaşadım sayıyorum”, “uzun zaman oldu güz artık hep aşk yerine geçiyor” diyerek hüznü ve sevinci bütünleştiriyorsun da. “ölüm hayatla çoktan yer değiştirdi” diyerek de tüm kitap boyunca olduğu gibi ölümü canlı tutabiliyorsun.

 

      -Ölüm başından beri yazdığım şiirin temel izleği oldu.  İkimiz de birbirimizden hiç vazgeçmedik. Bendeki ölüm düşüncesi hep hayatla ilgiliydi. Hayattan dolayı ölümle ilgili oldum. Bunu yaparken ölümün düşünsel temellerine de inmek gerekti. Onu da yaptım.

      İtiraf yerine geçecekse;  çocukluğu intihar deneyimleriyle geçmiş bir insanım. Hâlâ intiharı deneyimlemeye çalıştığımı söyleyebilirim. Ama kendimi  öldüremeyecek kadar güçsüz  ve korkak buluyorum. Bu yüzden korkarak yaşıyorum.

      Öte yandan günümüz dünyası belki yüz yıldır insana ölüm duygusundan başkasını yaşatmadı. Böylelikle insan imgeleminde ve hayatta ölüm olağanlaştı. Ben bu olağanlaşma karşısında önce kendimi sonra da  okur diye bir şey varsa onu irkiltmek istiyorum. Ölümü  hatırımda tutmaya çalışıyorum. Bunun dinsel hiçbir yanı yok. Ölümü, öldürmeyi ve öldüreni bilirsek yaşayabiliriz, ölüme karşı koyabiliriz. Kitaptaki çarpışma, güzergin ve “f” harfi şiirlerine bakarsan bunun yazdıklarımda bir çığlığa dönüştüğünü görürsün. Devletin şiddetli öldürme duygusu ve tutkusu karşısında ölümü hatırda tutmak bir yaşama imkanı olabilir. Tarihe bakarsan, devlet dersinde öldürülen insanların tarihidir.

       Öte yandan ölüm karşısında sığınacak olduğum tek yerse geçmişti,çocukluğum,  ilkgençliğim onlar üstünden bugünde oluşturduğum düş dünyamdı.  Bugünün anormallik olarak algıladığını o yıllarda normallik olarak yaşamıştım. Çünkü belirtilmiş korkuyu bilmemek arzuladığın ve istediğin her şeyi yaşama imkanıdır. Şimdiyse korkuyu biliyoruz Özcan! Ama hiçbir korku insanın arzularını yaşamasına engel olamaz. Yazdıklarımda geçmişimle kurduğum ilişki  aslında beni ve okuru bugüne yönlendirir, bugünü yaşamayı kışkırtır. Bugün neyi yaşıyorsam geçmişin düzensiz algısının yeniden ortaya çıkması sayesinde yaşıyorum. Biraz daha yaşayabileceğim!

 

      -Can Yücel, Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim şiirinde: “Bilmezdi ki oturduğumuz semti,/ Geldi mi de gidici --hep, hepp acele işi!/ Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi./ Atlastan bakardım nereye gitti;/ öyle öyle ezber ettim gurbeti.” derken, çağcıl  bir hasreti de dile getiriyor. Sen ve babansa su gibi, rakı gibi dökülüyorsunuz birbirinizin içine. Hasretini ise taşrada bir taşa yazıyorsun ardından: “benim babam upuzun kırşehir kim bilir bir daha ne zaman gelir”. Anarşizme sürekli vurgu yapan şairlerden biri olarak, çocuk-baba ilişkisi ve eğitim konusunda neler söyleyebilirsin?

 

      -Baba imgesi büyük ölçüde otoriteyi çağrıştırır Özcan. Hatta Hayati Baki babayı yersel otorite olarak tanımlar.  İnsan baba yoluyla otoriteyle karşılaşır. Daha doğrusu aile yersel otoriteyi temsil eder. Otoritedir. Ne var ki babamla benim böyle bir ilişkim hiçbir zaman söz konusu olmadı. En azından on beşinden sonra hep eşitliği yaşadık.  Onunla hiyerarşik ve otoriter  bir ilişkimiz hiçbir zaman olmadı. Birbirimizin en yakın arkadaşı ve dostuyduk. Ve onunla çok şeyi yaşadık ve paylaştık. Şakir’den önce en çok içki içmeyi sevdiğim tek insandı. Ama  o daha çok düşünürdü bense konuşurdum.

      Bu o ölüp gidinceye kadar böyle sürdü. O öldüğünde ise bu dünyada yapayalnız kaldığımı düşündüm . Sonra bir gün onun neler düşünmüş ve duymuş olacağına kafa yormaya başladım. Böylelikle onunla kurulan eşitlik ilişkisi onun erken ölümünden dolayı çaresizce, acıtarak yazdıklarımda yerini aldı.

      Ayrıca babamın anarşik biri olduğunu düşünüyorum. Onunla karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma temelinde bir hayatımız oldu. Böylelikle baba imgesi yazdıklarımda otoriter olmaktan çıkıp başka bir şey haline geldi.

      Biliyorsun on beş yaşında bir kızım var. Ailenin otoriter bir kurum olduğunu biliyorum. İnsana sürekli itaat etmesini tembih eder. Bunun şartlarını oluşturur. Her türlü yolla otoriteryanizmi aile içinde gerçekleştirir.          Biz Ceren’le bunu kırmaya çalışıyoruz. Bunda epeyi bir mesafe kat ettiğimiz de söylenebilir.  Ama Ceren eğitim de alıyor. Bu kez de ben tek başıma eğitimin onda bıraktığı otoriter tortuları ortadan kaldırmaya çalışıyorum. Söz gelimi Ceren sınıf başkanı olduğunda ya da yaptıklarında çıldırıyordum. Birkaç yıl  başkanlığın yıkımının mücadelesini verdim. Ama bireysel alandaki bu   gelişmeler genele ilişkin şeyler değil.  Aile otoriter bir kurumdur. Otoriteyi öncelikle baba temsil eder. Eğitim bunun bir üst aşamasıdır. Bundan kurtulmanın tek yolu ise zorunlu eğitimin kaldırılmasıdır. Zorunlu eğitime hayır demektir.  Ben şanslıydım. Çalışkan bir öğrenci hiç olmadım. Eğitimin benim için tek anlamlı tarafı okumayı öğrenmem oldu. Bunun dışında eğitimden payıma zırnık düşmemiştir. İyi ki düşmemiştir.

 

      -“tuttum kendimi upuzun bir alkole bıraktım/ sözcükler dilimde çatallandı güz kekeme/ konuşsam ne olacaktı konuşmasam/ hatıralar benden kaçacaktı” diyorsun. Bu kitabında alkol sana çok şeyler söylettirdi sanırım. Duyuların bozulması, bilinç bulanıklığı ve şiirdeki alkol hakkında neler söyleyebilirsin?

 

      -Sarhoş devrimcidir Özcan. Bunu da alkol sağlar. Çünkü algının bozulması buna yol açıyor. Düzenli algı insanı normalleştirmeye yarar. Normalleşmeyse insanı düzeniçi kılar. Düzeniçi olmaktan kurtulmanın yolu ise düzenli algıyı bozmakla mümkündür. Bütün algı araçları bunun içindir. Ben, her geçen gövdesinde dolaşan alkolün dozunu arttıran biriyim. Bu yüzden göbeğime hakim olmakta zorluk çekiyorum!

      Alkolik değilim ama yaşadığımız dünya karşısında algımın bozulmasına ihtiyacım var. Bu tabii bir gün alkolik olmayacağım anlamına gelmiyor. Duyuların bozulması, bilincin bulanıklaşması bir bakıma insanın aklını reddetmesi olarak anlanabilir. Uygarlığın da insanın içgüdülerinin gemlenmesi üstüne kurulu olduğunu düşünürsek gündelik hayatın içinde ya da dışında algı bozuculara ihtiyacım olduğunu söyleyebilirim.

      Anarşik biriyim ama bunun yetmediği zamanlar oluyor ve algımı bozmanın yollarını arayıp buluyorum. Düşünüp duyacak ve yaşayacak olduklarım için bu gerekli. Düşü yaşanır hale getirmek algının bozulmasıyla mümkün. Bunun kaotik bir durum olduğunu da düşünüyorum. Çünkü senin bilinç bulanıklığı dediğin şey içinde kendime ancak böyle saldırabiliyorum. Ben, çok düş kuran biriyim ama kurduğum düşü bir an önce bugünde yaşamak istiyorum ve yaşıyorum. İşin içine alkol girince kendime ya da bir başkasına zarar verme pahasına yaşayabiliyorum ve tabii yazabiliyorum.

 

      -“uzak kentler yalnızca aşkları hatırlatır varsa/ yoksa etini burar gibi iz bırakır insanın zihninde” diyorsun. Bu ve benzeri bağlamlarda uzaktaki bu kent İstanbul oluyor, birkaç şiirinde. Eğer yaşanmışsa aşk artık eski bir fotoğraf albümü, bir arşiv mi oldu, yok yaşanmadıysa platonik bir durum mu burada söz konusu olan? Bugün, aşk için neler göze alınamıyor? Tabii “aşka hiç laf ettirmem haberiniz olsun” diyorsan, bu soruyu geçebiliriz de?

 

      -İnsanın yazacak olduğu geçmişi ve bugünüdür Özcan. Geçmişte ve bugünde düşünüp duydukları ve yaşadıklarıdır. Düşle hayatı birbirinden ayırma zorluğu çektiğim için platonik biri olduğumu iddia edemem. İnsanın yaşadığı aşk hiçbir zaman onu terk etmez. En azından ben terk etmesine izin vermiyorum! Bu yüzden çoğu zaman kimden söz ettiğim belirsizdir. Belki yaşananı düş, yaşanmayanı yaşanan haline getirerek yazdıklarımın içinden çıkılmaz ediyorum. Yazarken ne  yaşandığı neyin yaşanmadığı; ne kadarının gerçek ne kadarının düş olduğu derinlere gizleniyor. Ama ben hangisi olursa olsun duydum ve yaşadım.

      Öncesinde sonrasında aşk anarşik bir duygu ve düşüncedir Özcan. Tek kişiliktir. Biri muhakkak vardır ama onun yakınlığı ya da uzaklığı, varlığı ya da yokluğu aşkın konusu bile değildir. Ben yaşamakla düş kurmak arasına hiçbir zaman ayrım koymadım. Koyduysam da bu daha çok düşten yana olmuştur.Aşkın tek kişilik olduğunu düşündüğümde düş kurmak bana iyi geliyor. Birileri dahil olduğunda ise yollara düşüyorum.

      İstanbul’a gelince..benim için her zaman hayatımın ve düş dünyamın bir parçası oldu. Arzuladıklarımı yaşadığım kadar orda düş de kurdum. Ayrıca arada bir uğradığım bir yer olduğu için hep önüme onu çıkarıyorum. Hiçbir şey  yok olmuyor düşünüldüğü ve yazıldığı sürece bütün aşklar kalımlı hale geliyor. Neyi, nerde kiminle yaşadığımı, kiminle düş kurduğumu ancak bunu benimle yaşayan ve düş kuran bilebilir.  Yalnızım ama o yalnızlığın içinde başkasının,başkalarının yalnızlığı da var. Arada birbirimizin yalnızlığına dahil oluyoruz. Orada birlikte düş kuruyor ve yaşıyoruz. Sonra ikimizden biri gelmek üzere  ya da dönmemek üzere çekip gidiyor. O zaman da geriye bir istanbul imgesi kalıyor. Bir de, aşka laf ettirmem derken de çok ciddiyim!

 

      -İlhan Berk şiir yazma sürecinde “.. bir an gelir, şiir tıkanır. Tıkandığı zaman ilk anda “Nasıl sürdürebilirim?” diye düşünürüm. Diyelim ki “deniz” ile ilgili bir mısra var, o an deniz şiirlerini düşünürüm, onunla ilgili kitapları açıp bakarım.” diyor. Senin bu kitabında ise tüm şiirlerinin hatıralarından oluştuğunu, yazmak için gelip masa başına oturduğunda, zaten şiirin tamamlanmak üzere olduğunu söylesem yanılır mıyım?

 

      -Gelecekçi biri değilim Özcan. Gelecek tasarılarım hiç olmadı. Ütopik de sayılmam. Sen hatıralar diyorsun ya onların hepsi geçmiştir. İnsansa ancak geçmişini yazabilir. Zihinde kalan tortuları kağıda geçirebilir. Ama geçmiş bugünün ipuçlarını da verir. Yazmaya oturduğumda zaten şiir tamamlanmış oluyor. Bana yalnızca yazmak kalıyor. Ben uyuduğum zaman dahil – ki o da çok azdır- hep düşünen biriyim. Şiir , yazı ya da mektup benim için değişmez hep düşünecek bir şeyler olmuştur. Yazmaya karar verdiğimde ise şiir ya da yazı çoktan tamamlanmıştır. Yalnızca esası etkilemeyen şeylerle uğraşır bitiririm. Yazıyorum çünkü unutmaktan korkuyorum. Bu yüzden yazacak olduklarım çoğu zaman zihnimde önceden belirmiş ve tamamlanmış oluyor.

 

      -Şiir üzerine doyurucu eleştiri yazıları yazmana ve belli bir yetkinliğe ulaşmana rağmen, kendine “eleştirmen” demekten/denmesinden ısrarla kaçınıyorsun. Eleştirmen nerede? Bir de, şiir nereye kadar eleştiri götürür?

 

      -Ben kendimi tanımlamaktan her zaman kaçındım Özcan. Etik olanın da bu olduğunu düşünüyorum. İnsanın kendini tanımlama ihtiyacı duyması bir otorite talebidir. Çünkü kimlikleri, unvanları ancak otorite verebilir. Tavrımın anti-otoriter olduğunu söyleyebilirim. Ben şair de değilim. Şairliği reddediyorum. Kendime ilişkin illa ki bir tanımlama yapmam gerekirse kendimi yalnızca okur olarak görüyorum. Bunların hepsi bir okurun düşünüp duyduklarıdır. Benim için başkaca bir anlamı yok. Bir başkasının beni tanımlaması ya da yazdığımı adlandırması ise ancak onun sorunu olabilir. Günümüzde eleştirinin varlığı tartışma götürür. Daha doğrusu eleştirinin  biçimi onun varlığını çoktan ortadan kaldırdı.  Günümüzde eleştiriden çok endüstrinin bir kolu haline gelmiş bir olgudan söz edilebilir. Bu dediğimden de eleştiri yok anlamı çıkartılabilir. Tabii eleştiren de yok. Günümüzde eleştiri olarak anlanan kültür endüstrisine hizmet ediyor.

      Buysa acımasız ve anarşik bir pratik olan eleştiriyi başka bir şey haline getirdi. Ben eleştirinin şiirin yandaşı olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden en iyi ilişki kurabildiği şey şiirdir. Her ikisinin biçimsizliği eleştirinin imkanıdır. Üstelik her ikisinin sınırları yoktur. öyleyse nereye kadar sorusunun yanıtı da bellidir. Gidebildiği kadar.

 

      -2000 yılında yayımlanan Kayıplar Kitabı o yıl içinde okuduğum en başarılı iki şiir kitabından biriyken (diğeri Mahmut  Temizyürek’in Kırlangıcım Paranoya’sıydı) ismiyle örtüşürcesine tam bir kayıp kitap olmasını nelere bağlıyorsun? Günümüz şiir ortamını; erk ve otorite ilişkilerini düşündüğünde, Kendini Kanatan’ın yazgısı da mı aynı olur sence?

 

      -Kuşkusuz bütün yazdıklarım aynı yazgıyı paylaşıyor Özcan. Bundan pek muzdarip olduğum da söylenemez. Ben birileri ortaya çıkarsın, ortaya çıkayım diye yazmıyorum. Tersine kaybolmak için yazıyorum. Biz iktidarsızlaşmayanların bunu bir yazgı olarak  görmesi de gerekmiyor. Otoriter ve iktidar yanlısı bir dünyada kaybolanın bulunması onun tüketilmesi ya da başka bir şey haline gelmesi demek.

      Ben birkaç kişi için yazıyorum. Düş kurduğum, birlikte yaşadıklarımızın olduğu insanlar var ama  okur kim bilmiyorum. Kültür endüstrisinin ve otoriter ilişkilerin dışında kalanın kendi de, yazdığı da baştan kaybolmayı öngörmüş demektir. Bundan rahatsızlık da duymuyorum. Kendini Kanatan’ı da benzer bir akıbetin beklediğini söylemek mümkün. Kaybolmak için yazılanların başına gelecek olan tek şey de o kaybolmayı sürdürmektir.

      Yazdıklarımın yayımlanması, kitaplaşması ise ancak benim ikiyüzlülüğüm olabilir. En azından yazdıklarımın altında  adımın olması bile bu ikiyüzlülüğü açıklar.  Buna izin veriyorum çünkü yazdıklarımı düş dünyama dahil olanlarla paylaşmaya çalışıyorum. Onları yazdıklarım diye gösterdiğim acıma ve yalnızlığıma suç ortağı yapıyorum. Ama bunların hiçbiri şiirin yazanından kurtulması gerektiği gerçeğini gizleyemez. Benim yazdıklarımın da benden kurtulması ve beni reddetmesi gerekiyor. Belki her kitabımın  kaybolmayı baştan öngörmesi benim imkanımdır. Kaybolanın adının da ne olduğunun da bir öneminin olmaması gerekir. İddialı bulmazsan yazdıklarımın altında adım olmasına rağmen hem onların içinde hem de hayatın içinde bir hayalet gibi dolaşıyorum. Düşünde yaşayıp duran da olsa olsa bir hayalet olur! Ondan korkunuz ve korktuğunuz kadar seviniz!

 

      -Tam bir dergi tutkunusun, bunu biliyorum. Bundan birkaç yıl önce; Haydar Ergülen’le Üç Çiçek ve Şiir Atı dergilerinin yayımlanma süreci üzerine konuşurken; dergi çıkarmanın bir hastalık olduğunu ve bir kitap çıkarmaktansa, dergiyi ( o zaman Kavram Karmaşa vardı) bir sayı daha fazla çıkarmayı daha çok istediğini söylemiştin. Kitap ve dergi yayımlamanın zorlukları nelerdir, nasıl aşılır? Bugün, edebiyat dergileri işlevini tam olarak yerine getirebiliyor mu?

 

      -Dergileri bugünle ilişkilendirdiğim için hayatımda çok fazla yerleri var. Belki bugünle bir ilişki kurma, bugüne karşı çıkma yolu. Kalıcı değil ama şimdi karşısında belli bir etki gücüne sahip. Ayrıca insani ilişki kurmanın imkanlarından biri. Zorluklarına gelince işin ekonomik boyutu çözülmediği sürece dergi baştan kendini imha etmeye hazır demektir. Çünkü ekonomik olan bir zaman sonra dergiyi belirlemeye onu çıkartanlar da ona göre davranmaya başlıyor. Yazdıklarından dergiye giren ürünlere kadar hepsi üstünde belirleyici hale geliyor. Bunun aşılabileceğini sanmıyorum. Aşılması da gerekmiyor. Dergiyi ekonomik olan belirlemeye başladığında dergi zaten kurumlaşmış oluyor. Kurumlaşma ise belirlenmeyi baştan kabullenmedir. Bu yüzden dergilerin özgürlüğü ekonomik olandan kurtulmasına bağlı. Tabii yaşaması da. Ama iktisat ideolojisinin ve ekonominin belirlediği dünyada bu özgürleşme mümkün olmuyor. Eninde sonunda dergi kendini imha ediyor. Ama imha olan her dergi yeni bir derginin de habercisidir.

 

      -Eklemek istediğin başka bir şey?

 

      -Söyleşi için öncelikle sana teşekkür ederim. Bunun dışında insanın kendi ve düşleri üstüne konuşmasının zorluğunu bir kez daha sorularınla yaşamış oldum. Bunun için sana teşekkür mü etmeliyim, yoksa kızmalı mıyım bilmiyorum! Bilirsin kendimi yazdıklarım ve yaşadıklarım üstüne konuşmayı pek seven biri saymam. Ayrıca herkesin yalnızca kendine ait olan okurluğu karşısında burda konuştuklarımızın baştan kendini yadsıdığı ifade edilebilir. Ortada duran bir kitap üstüne konuşanın da onun yalnızca bir okuru olduğu ve konuştukça reddedeceği belli olduğuna göre  “ben bir şey söylemedim” diyerek bitirebiliriz!

 

      -Teşekkür ederim.

 

(Yom Sanat,20/Eylül-Ekim 2004)

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön