Hayati Baki ile Söyleşi

 

 

“kötü şiir, hem de çok kötü şiirler, yazılıyor; bu, bir gerçektiri ne yazık ki.. ne ki, hep kötü şiir yazılıyor, yargısı külliyen ayıptır ve haksızlıktır”

                                   

Söyleşi: Özcan Erdoğan

 

Sevgili Hayati Baki, özyaşamöykünüzde alışılmışın dışında bir takım değerlere yer veriyorsunuz: Örneğin, “kronik’ bir umutsuz.”; “ölümün büyük bir haksızlık olduğuna inanıyor.”; “tembellik hakkı’nı savunuyor.”; “keşke, ağaç olsaydım.” diyor, gibi… bunları biraz açar mısınız?

 

evet, bu vurgularla: dünyanın hâllerine, hayata, insana, aileye, hâsılı bütün kurumlara, cemaatlere,… itirazlarımı yükseltiyorum; bir birey olarak, iyi bir yurttaş olarak: varoluşuma sahip çıkıyorum; seçme özgürlüğünün yokluğuna, iğdiş edilmişliğine lânet okuyorum. dünyayı ve hayatı ve insanı güzelleştirmek isteyişimin atıl kalması karşısında da başarısızlığımın ironisine sığınıyorum böylelikle. arsız ve ilkel ve vahşi küresel kapitalizmin iktisadî liboş pragmatizmine karşı düpedüz hayvanlığımı ortaya seriyorum.

‘kronik umutsuzluk’, külliyen kronik artık; çünkü, ayaklarım yere basıyor; hakikati, çırılçıplak gerçeği biliyorum/tanıyorum: kendimi kandırmaya hakkım yok; hele ezilmişleri, ezilmişliklerinin ayrımında olmayanları aldatmaya hiç hakkım yok. insana karşı itimat gücüm kalmadı, katiyyen kalmadı: şunun şurasında kaç gün oldu?: binlerce hayvan katledildi; çunamide binlerce insan yok oldu: ne değişti?: insanlar,  kokuşmuş tatillerinden mi vazgeçtiler? çocuklar üzerinden palazlanan fuhuş-turizm sektörünü mülevves nefslerinin pisliğiyle semirtenler kimler? filistin’de onca çocuk, öldürülürken ölüm büyük bir haksızlık değil de nedir?

‘tembellik hakkı’, marx’ın damadı paul lafargue’ın sevimli, derinlikler devşiren küçücük kitapçığının adı; yüz sayfa var yok: onun okunmasını istedim, bir. bir de, en önemlisi bu: çalışmanın kutsallaştırılmasına karşı olan sonsuz öfkem: bütün dinler, çalışmayı kutsarlar. düşünün: auschwitz’de şöyle yazmıyor muydu?: “çalışmak özgür kılar.” sevgili paul, tembellik hakkı’nı 1870’lerde düşündü ve yazdı. üç saatten fazla çalışmayı/çalıştır(ıl)mayı akıldışı ve ahlâkdışı buluyordu marx’ın ele avuca sığmaz damadı; çünkü, hep emek’ti ‘artıdeğer’ üreten, emekçiydi. böyle bir dünyada, böyle insanlarla “keşke, ağaç olsaydım” denmez de ne denir?

 

Harfler Kitabı’nızda, çoğu biyografik diyebileceğimiz; ancak, öykülemeye girmeden vurucu     dizelerle: “iki aşk arasında bir beden: akıl:/ dinmeyen uğultuya kaçıyor       acısından:”la Beşir Fuad’ı; “ben’in ve insan’ın engin ve uzun alnında/ güneşle           öpüşüyor parklar ve kentler”le Max Stirner’i; “yalnızlıkta: orada, uzaklıkta/ dağın             isteği uçurumun sevinci/ deliren: umutsuzluk olarak/ dilsizlik olarak çıldıran us:”la     Nietzsche’yi ve daha başka isimleri olduğu gibi dökebilmişsiniz. Bu kitap, bu     yazar/düşünür/sanatçıların ilk harfleri, tam bir şiirceleri de olmuş âdeta. Vefalı bir okur     ve sanatsever de oluyorsunuz, çoğuyla özdeşim kurduğunuz bu isimleri anarak.

 

istedim ki: rosa luxemburg’la, aprınçur tigin’le, zenon’la, camus’yle, kafka’yla,… bu güzel insanlarla bir takım düşünceleri paylaşayım, bölüşeyim ötekilerle: bu kirli insan çöplüğünden kurtulayım/kurtulalım; dağlara, okyanuslara, çayırlara, hayvanlara gideyim/gidelim. nicelle-nitelin, kemiyetle-keyfiyetin, kaliteyle-kantitenin karıştığı/karıştırıldığı güzel ve iğrenç dünyada, estetize edilmiş olanı, en sâf biçimiyle, en çıplak hâliyle göstereyim: çıldırmamanın, delirmemenin başka bir yolu var mı?

 

Genelde şiirin ve özelde sizin şiirinizin güncel olanı yansıtması konusunda neler söyleyebilirsiniz? Başka bir deyişle, şiir,  hangi zamanla ilgilidir? Güncellik şiirde        neyi ifade eder? Şiir, ‘bugün’le mi ilgilidir? ‘Bugün’, şiirde ne tür farklılaşma ve dönüşmelerle ortaya çıkar?

 

köktürk kültüründe ve bu kültürün kanıtı/tanığı olan orkun yazıtlarında şöyle bir ibare vardır: “zamanı tanrı yaşar” zaman biziz. zaman insandır. zaman, kendimize aittir. zaman, mekân ve insan bir aradadır hep: birliktedirler.şiiri, güncelliğin dışında düşünmek, yapmak, yazmak gerekir, bu şart. güncellik, şiir için değil, her şey için tehlikelidir. belirleyici olanın güncellik olduğu durumlarda: bayağılık, sığlık, yapaylık, kolaycılık vardır. bugün, günü gününe, şimdi, ânında yazılan şiir, zamanı ve sözü tüketen bir ifrazattır. abd’nin, ırak’ı işgaliyle  başlayan günlerde sıcağı sıcağına yazılan şiirlerin ne denli sığ ve yapay oldukları bu hakikatin sarsılmaz örnekleridirler. geçmiş ve gelecek, şiirde, şimdiki zamanda ortaya çıkarlar; bu, zaman olarak da varoluşsal olarak da böyledir: aslolan da budur, elbette. nâzım hikmet’in kuva-yı milliye destanı’nı anımsayalım: ne gelir, ne gelir usumuza?: kuruluş, kurtuluş; tarih, coğrafya, manzara-i umumiye. imdi biz, kuva-yı milliye destanı’nı anarken geçmiş zamanı şimdiye aktarıyor ve şimdide yaşıyoruz geçmişi; ama, bu geçmiş, zamanlar üstüdür. ayrıca, şu da önemli: nâzım, kurtuluş ve kuruluşu bizzat yaşamasına karşın, yaşanan zamanı, ânında yazmamış ve daha önemlisi yazma yoluna, kolaycılığına yönelmemiştir. bir başka önemli unsur da şudur: şiirin malzemelerinden biri, en seçkini, dildir: dilin de zamanı yoktur; dil, bütün zamanları içerir/kapsar.

 

“üreten için önce tasarım gelir; tüketen için algılama; tasarlananı algılama. belirleyici   olan, şairin öznesi olduğuna göre algılama, şair için eşittir tasarımdır.” demişsiniz şair            ve otorite-şiir ve yanılsama kitabınızda.  Şiirsel yaratımda bireysel imgelem dilsel/zihinsel üretimle toplumsallaşırken, gelenek ve tarih ne kadar dışarıda             bırakılabilir?

 

şöyle bir zırva hep gündemdedir: aslolan şiirdir, diye bir zırva. hoş, zırva tevil götürmez, diye de bir başka söz vardır. olsun, ne yazar?: şiiri yapanın, yazanın, üretenin şair olduğu hakikatini nasıl görmez bu eblehler, şaşarım hep. şair özne olmasa, şiir nasıl ortaya çıkar, hiç düşünmezler mi? düşünmezler/düşünemezler; çünkü, mistiklik sarıp sarmalamıştır/kuşatmıştır böylelerini. şiir, şairine; şair şiirine benzemeli, diye konuşmuş ve yazmıştım: anlamadılar/anlayamadılar. şu gelenek ve şu tarih lâfızları ayrı mesele. hele, gelenek lâfzı; ürperiyorum duydukça. dünya ve insan ve toplum tarihin dışında mıdır? hayır! gelenek’ten birikim’i bir anlayabilsek her şey yerli yerine oturacak. gelenek, gereci itibariyle gerici bir norm. antropoloji, sosyoloji, eğitim,… sözlüklerine bir bakabilsek/baksak: şiirde gelenek, diyorlar: yapının, biçemin, tarzın,… aynı olması mümkün mü? sesle, ritimle, armoniyle, sözcükle olmuyor gelenek… gelenek’in dışındayım, tarihin içinde: vesselâm!

 

Harfler Kitabı’nızda ‘friedrich wilhelm nietzsche harfi’ şiiriniz ve yine Nietzsche’den yaptığınız bölümleme tanıtımlarındaki alıntılar göze çarpıyor. Genelde şiirin, özelde     sizin şiirinizin felsefeyle olan ilişkisi hakkında neler söyleyebilirsiniz?

 

felsefeyi çok seviyorum; ne ki, sistemli bir felsefe eğitimi almadım. birçok arkadaşın uzaktan vargısı, benim felsefeci olduğum yanılsaması üzerinedir: bu durum, hoşuma da gitmiyor değil; ama, kimi zaman rahatsız oluyorum türkoloji-filoloji eğitimi aldığımı açıklamak mecburiyetinde kalışım nedeniyle: ‘tılsım’ bozuluyor gibi geliyor bana. yaşar güneş gibi, yücel kayıran gibi, kenan sarıalioğlu gibi felsefe eğitimi almayı, hattâ felsefe-dil eğitimini birlikte almayı ne kadar çok isterdim, anlatamam. neyse, gelelim şiirde felsefe sorunsalına/sorunuza: sözdeki, anlamdaki, hayattaki metafiziği görmemezlik edemeyiz; dolayısıyla, gelenek bağlantılı şiirde bile, bir felsefe vardır. ha, elbette, bu, ‘felsefe yapma’ türünden bir felsefe olamaz, değildir. düşüncesiz edemeyiz; düşünmeden edemeyiz; herkesin bir fikrinin  olması da bunu gösteriyor: acı ve tuhaf; ama, böyle. benim şiirimde felsefe var galiba: amaçlı, hedefli bir seçimdir bu! bu kadar yeter sanırım, gerisi fazla olur; her fazla gibi fazlası da ayıp olur.

 

Kitabınızın bir bölümünü “şairler şarkı söylüyor harfi” başlığı altında düzenlemiş ve birçok şairi şarkı söylerken anıyorsunuz. Şiirinizin oluşumunda gerek söz, gerek         “musikiye yakın’lık olarak dinlediğiniz Klasik Batı Müziği’nin katkısı var mı?      Şiirinizi bu müzikle bütünleştirebiliyor musunuz? Ekleyeyim, şiirle müzik arasında ne             tür bir ilişki kuruyorsunuz?

 

şiirimde sadece müziğin değil, başka birçok değerin payı ve katkısı vardır. romanların: dostoyevski’nin, camus’nün, kafka’nın, tanpınar’ın, oğuz atay’ın; resmin: miro’nun, kandisky’nin, modigliani’nin, van gogh’un, mehmet siyah kalem’in, karahisarî’nin, levnî’nin, abidin dino’nun ellerinin; ayral ayral ha diyen çuvaş’ın, yakut’un; gökyüzüne doğru ellerini açıp yukarıya doğru küfreden pigmenin, kızılderilinin, eskimonun; köpeklerim: orfeus’un, garip’in, zeliş’in; kedilerim: su’yun, toprak’ın, yağmur’un, deniz’in, güneş’in, bulut’un, yağmurcuk’un katkısı büyüktür ve yüksektir. velâkin, müziğin payı?: sesi, ritmi, yapıyı, ölçüyü, armoniyi, hızı, usulca ve yeğnik olanı, uçurumu, delirmeyi, çıldırmayı,… sözcüklerdeki rengi, kokuyu, dokuyu, dokunuşu, duyumu, hissi ezgiyi, tadı, anlamı, imgeyi, metaforu, iğretilemeyi,… nasıl ve neyle anlatabilirim? bu, mümkün mü? klasik batı müziği’nin, cazın, alevî deyişlerinin, karadeniz yol havalarının/karşılamalarının gücünü sadece söyleyebilirim; o kadar.

nietzsche’nin şu sözünü anmak istiyorum: “müziksiz hayat, hatadır.” ne ki, nietzsche, şunu da ilâve ediyor müzikle ilintili onca söylemine: “müzik, bir şeyi açıklamaz: ne imgeleri, ne belli bir duyguyu, ne fikirleri.” burada, igor stravinski’nin bir sözünü de anmak isterim: “müzik, bir şeyi ifade etmeyecek denli soyuttur. müziğin yaptığı, sadece, beyni, yalnızca duygusal bir şey olmuş gibi kandırmaktır.” benim şiirim, soyuttur, kapalıdır, karangudur; çünkü, ben, böyleyim. her hâl ve ahvalde müzik, olmazsa olmazdır şiir için.

 

Bazıları tarafından, Türk şiirinde son dönemde hep kötü şiirin yazıldığı söyleniyor. Bu iddialara katılıyor musunuz? Bu iddialarda bulunanlara bir cevap niteliği taşıyan ve poetik açıdan çok önemli olan Harfler Kitabı hakkında (bu kişiler dahil) hiçbir şey         yazılmaması bu iddiaları gölgede bırakmadı mı? Kitaplardan ve dergilerden şiirin sıkı             takip edildiğini düşünüyor musunuz?

 

kötü şiir, hem de çok kötü şiirler, yazılıyor; bu, bir gerçektir, ne yazık ki.. ne ki, hep kötü şiir yazılıyor, yargısı külliyen ayıptır ve haksızlıktır. harfler kitabı’yla varsın bir şey yazılmasın: umurumda değil. benim her hangi bir kliğim, hizip katakullim, loncam, kumpasım, tezgâhım yok. gerisi  lâf , palabra, yâni palavra:boş. kitaplardan, dergilerden şiiri çok sıkı takip ettiklerini bildiğim bazı arkadaşların adlarını anmalıyım: abdülkadir budak, mahzun doğan, halim şafak, tuncer uçarol, mehmet can doğan, cihan oğuz ankara’dan bildiklerim/tanıdıklarım; aklıma hemen gelenler bunlar.

 

Nihilist bir tavrınız var: Dergilerde pek fazla şiir de yayımlamıyorsunuz. İktidar ve otorite karşıtı biri olarak bu davranışınızı; gerek merkezdeki, gerek merkezi taşraya   taşımaya çalışan dergilere karşı bir tavır olarak  anlayabilir miyim?

 

nihilist bir tavrım var mı?: eskidendi: kurt kocayınca insanların maskarası oluyor. plavix’le, dodex’le, folbiol’la, lescol xl’le, norvasc’la yaşamaya çalışan birinin nihilistliği kaç para eder? neyseki, bahçe suluyor; fidan dikiyor; kitap satın alıyor; kitap ve gazete, ve dergi okuyor; müzik dinliyor; köpeklerimle ormanda dolaşıyor/şarkı söylüyorum: kenzabure oe’ye uyup hiç tanımadığım ve adını bile bilmediğim (anneme sormam lâzım) teyzemi arıyorum. yine de yaşasın nihilizm: 55 yaşındayım. merkezdeki dergilerden hep kaçtım(çocukluk hastalıklarım, acemiliklerim hariç elbette). ‘merkezi, taşraya taşımaya çalışan’ vurgunuza katılmamak olanaksız.: yalnız, ‘çalışan’ yerine, düpedüz taşıyan, demeli. Bunlar, siyasal yetkenin  edebiyata yansıyan müsveddeleridirler: âlâyı vâlâ ile bir yolunu bulup, tezgâhlarını kuruyor bu bezirgânlar. Pek ciddîye alma/almamalı. feodalite ve burjuvazi birbirlerini beslerler: mülevvesler, ne diyeyim, diyebilirim.

 

Şimdiye kadar herhangi bir şiir ödülüne başvurmadınız ve böyle bir organizasyonda da           yer almadınız. Bundan, şiirin, otorite tarafından onanmasını reddettiğiniz anlamını        çıkarabilir miyim? Şiirle yarışma, şiirle ödül arasında ne tür bir ilişki kurulabilir? Bu          mümkün müdür?

 

müzisyen ilhan mimaroğlu’nun bir sözünü, bir yazımda kullanmıştım; keşke, anımsayıp da yeniden size de  söyleyebilseydim: birtakım jürilerden ve bu jürilere eserlerini sunan birtakım eblehlerden bahsediyordu değerli mimaroğlu. al gülüm ver gülümcüler. şiracı-bozacı hesabı. auteur’a büyük saygım ve sevgim var; ama, bu jürilerdekiler günoğlular: eyyamcılar: cumhuriyet gazetesinde epeydir ayın şiiri seçiliyor: geçen aylardan birinde izzet yasar’ın şiirini seçtiler; ama, izzet yasar hakkında söylenenler ne kadar ayıp, utanç verici: izzet yasar gibi yetkin bir şairi daha yeni duyuyorlarmış: ee, pes, yâhû! şiirle yarışma, şiirle ödül arasındaki ilişki, bir gelenektir. ‘geçiyor apışarası çocuklarıyla iktisat’ demiştim şiirimde: şöhret işi, mansıp işi bu. bezirgânlarla başa çıkılmaz . hem bize ne bundan: yağdanlık ve yalakalık bize göre değil…

 

Bugün şiirde eleştirinin/eleştirmenin yokluğundan söz edilirken; anarşist, nihilist bir bakışa sahip olunamaması bu durumun asıl nedeni olamaz mı? Ne dersiniz?

 

bizde eleştiri yokluğu, salt yazınsal olana değgin değil, hemen hemen her alana mahsus bir vaziyet. yalapşaplık , yalakalık, el etek öpmeler, taltifler, iltifatlar (marifet, iltifata tabidir: iltifat, marifete tabidir.) birer gösterge kuşkusuz. ne iğrenç ne tiksinç ne korkunç, değil mi? bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler. eleştirici var bizde, eleştirmen yok: birikim olacak en başta: sonra, etik, estetik, kritik değerler. anarşist ve nihilist olmak zor zanaattır: yürek ister, beyin ister, dil ister, bilgi ister. yine, sonra: bırakalım, herkes işini yapsın.

 

Kültür-sanat-edebiyatta anarşizme vurgu yapacak olan Bireylikler dergisinin bu           çıkışıyla ilgili neler söyleyebilirsiniz? Anarşist bir kültür-sanat-edebiyat mümkün mü?

 

“Bireylikler”, sanıyorum, halim şafak’ın bir şiir kitabının adıdır. evet, bireylikler, vatana ve millete hayırlı olsun; hayırlara vesile olsun: elbette, anarşist bir kültür-sanat-edebiyat mümkündür: olur mu sorusu ne kadar korkutucu: küresel kapitalizmin topyekûn uşakları gelse ne yazar: yazıdan dönenin kalemi kırılsın, emi. max sitirner, baha tevfik, emma goldman, léo feré ne der sonra…

 

Eklemek istedikleriniz varsa…

 

sağlık, esenlik, güzel huzursuzluk: şükranlarımı sunarım, sağolun varolun. yürekten dostlukla…

 

(Bireylikler,1/Mart-Nisan 2005)

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön