Yol doğru da yoldaş mı yanlış?

Hulki AKTUNÇ'la Söyleşi

 

 

Söyleşi: Saime YADİGAR - Saliha YADİGAR

Hulki Aktunç her zamanki gibi resimlerinin, dostlarının ve sözcüklerinin arasındaydı. Dünyayı hangi özelliğiyle kucaklıyordu? Şiir, öykü, roman, deneme, resim... Belki hepsi... Söyleşimiz sırasında anladık ki resim yapma coşkusu sarmıştı onu. O coşku bize de bulaştı.

Bugüne kadar pek duyulmamış bir resim maceranız var. Neden edebiyatın yanı sıra resmi de var etmeyi tercih ettiniz?

Bunu bana edebiyat için de sordular. "Siz öykü yazıyorsunuz, bir yandan da şiir, roman ve deneme... Durup dururken sözlük yazdınız. Niçin?" Çünkü şiirle anlatamayacağım şeyi öyküyle, öyküyle anlatamayacağım şeyi romanla, bunlardan hiçbirisiyle anlatamayacağım birtakım şeyleri ancak resimle anlatabilirim diye düşündüm. Bu resimlerde bir içtenlik varsa bu yüzden.

Resim yapmak ihtiyaçtan doğdu diyorsunuz...

Kesinlikle ve zaten bende bir geçmişi var resmin. Bu benim üçüncü kişisel sergim oluyor. 1965'te, ben 16 yaşındayken ilk sergim açıldı: "Lacivert ve Bordo." O yıllarda en büyük problemlerimden biri, "Resmi mi, yazıyı mı tercih edeceğim?" idi. Demin konuşuyorduk, kartonları, boyaları almaya kalksanız şu kadar paradır. Oysa yazı, basit bir kalem ve kâğıtla yapılabilir. İnanıyor musunuz, taa 60'larda resmi ikinci plana itip yazmayı birinci plana almamın temel sebebi bu. Ama resim yapmayı hiçbir zaman bırakmadım. Derken günün birinde beni bir süre yatağa çivileyen bir hastalıkla boğuştum ve bir gece saat üçte birden yataktan düşer gibi kalktım ve evdeki bütün boyaları, kartonları, kalemleri çıkarttım ve tekrar başladım, ciddi olarak. Ondan sonra o Ayvalık yolculuğu, onun izlenimleri ve işte 2005 sergisi, "Ayvalık Yollarında, Sürücü Aynalarında."

Resim yapmak mı, sergilemek mi daha heyecan verici?

Hep şunu söyledim: Ben bir ressam değilim, resim yapmayı son derece seven bir edebiyatçıyım. Ama resim yaparken çok heyecanlanıyorum, rüyamda resim yapıyorum ve sabahleyin kalkıp "Nerde yahu o resim, nereye koydum ben onu?" diyorum. Ama serginin heyecanı çok farklı, o heyecan, yüz sergi aç, herhalde yine olacak. O yüzden sergi, bir tür, tırnak içinde, mürüvvet, görücüye çıkmak gibi bir şey oluyor, bir kere, insana çok şey öğretiyor.

Resminizde naif, çocuksu formlar ve uçucu renkler görüyoruz. Bu, kendiliğinden oluşan bir şey mi yoksa kasıtlı mı yapıyorsunuz?

Kendiliğinden... Özellikle bir öykücü olarak halk öykücülüğü ve eski halk öyküsü kitaplarındaki çizimler ve resimler, beni daima etkilemiştir. Mesela Malik Aksel'in "Halk Resimleri" kitabı, beni çok ilgilendirmiştir. Halk hikâyeciliğiyle son derece ilgileniyordum ama onun bir çeşit halk ressamlığı demeyeyim ama halk resimciliği yanı da ilgimi çekiyordu. Bunlar direkt değil ama dolaylı olarak beni etkilemiştir.

Resim görsel bir şey ama bu resimlerin çok da güzel isimleri var. Sizin edebiyatçı olma ayrıcalığınızı görüyorum burada. Resme isim vermek sizce önemli mi, ona bir şeyler katıyor mu?

Bir yerde ben bunu kendi kendime tartıştım, yazdım da zannediyorum. Bu, bütün sanatlar için geçerli. Romanlara niye isim takıyoruz? Romana isim taktığınızda: Aşk-ı Memnu. Daha baştan yasak aşk diyorsun sen. Ben bittim kardeşim, bırak bir okuyayım, anlayayım veyahut "Gidenler, Dönmeyenler", anlaşıldı tamam canım. O zaman ne yapacağız? Opus 1, Opus 2, Opus 3... Ama isim vermeden de yapamıyorsun. Resimde öykü olmalı mı, olmamalı mı?

Kimileri der ki: Resimde öykü olduğu anda resim biter. E, olur mu o zaman? Hieronymus Bosch, demek ki boş. Baştan aşağı, öykü değil, roman yazmış. Bir de işin mesleki bir tarafı var, şöyle bir şey söyledi bir arkadaş: "Bunların isminin olması, benim izlediğim kadarıyla, izleyicide bir başka etki bırakıyor." Şöyle bir etki bırakıyor: "Haa, demek ki bu." Biraz daha dikkatle bakılıyor. Bir de demek ki, benim hiç tasarlamadığım, öngörmediğim bir başka etki bu. "Hıı, Allah Allah."

Bir ressam arkadaşım ismin hayal gücünü sınırladığını söylemişti. Ben hiç öyle düşünmemiştim ama "Acaba öyle midir?" diye kafama takıldı.

Tartışmalı bir konu, ne o doğru, ne öbürü... Geçen gün burada bunu tartışırken şunu söyledik: O zaman Burhan Uygur'u ne yapacağız? İsim koymayı bırak, resmin üzerinde şiiri yazıyor. Haydar Ergülen bu sergiyi dolaştıktan sonra bana: "Senin yeni şiir kitabın hazır," dedi.

Yalnız resim değil, edebi çalışmalarınıza da ışık tutan, size kapılar açan ressamlar oldu mu?

Tabii. Edvard Munch beni çok etkilemişti. Çünkü bence resimdeki Kafka, Edvard Munch'tur. Leonardo'nun yazdıkları beni çok etkilemiştir. Van Gogh'un mektuplarını yılda bir kez okurum, bence her ressam okumalı.

Edebiyat ve resim arasında bir bağlantı buluyor musunuz?

Şiddetli bir bağlantı var. Hatta şu anda da, uzunca bir zamandır, "ülkemizde edebiyat ile resim arasındaki ilişkiler" diye bir seri deneme tasarlıyorum. Bunun notlarını tutuyorum. Türkiye'de resim çevreleriyle edebiyat çevrelerinin ilişkilerini anlatan ve bu, nerelerdeydi, nereye gelmiştir, sürecini ortaya koymaya çalışan bir seri deneme olacak. Bu konuda çıkış noktası, örneğin, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın varlığıdır. Ahmet Hamdi veya Ahmet Haşim -ki Haşim akademide ders veriyor-ve o sırada akademinin başında onun çok yakın bir arkadaşı olan Namık İsmail var. Ahmet Hamdi'nin, Ahmet Haşim'in resim çevreleriyle ilişkileri bana bundan çıkarak acaba bir şey yapılabilir mi diye... "Son Hattatlar" kitabına baktığınızda şunu görüyorsunuz: Son hattatlar da hat sanatı ile resim sanatına geçme arasında, çoğu resim yapıyor. Aynı zamanda birçoğu şairdir, şiir yazıyorlar.

Ressamlardan da çok şair var.

Aynen, mesela Bedri Rahmi, Metin Eloğlu, Nazım Hikmet... Tevfik Fikret bayağı sıkı bir ressam, Aşi-yan'a gidip baktığında onun yaptığı işlere bir an insanın şöyle düşünesi geliyor: Hiç yazmasa da sadece resim yapsaydı acaba ne olurdu? Dolayısıyla, bazı akademik (tırnak içinde ve burada olumsuz anlamda kullanıyorum) kişiler, edebiyatçılarla ressamların ilişkisini hoş görmüyor. Şu anda da onlardan bazıları yaşamakta, bunlarla tartıştım yani. "Çok tehlikeli bir ilişkidir," diyor. "Sakın onlarla düşüp kalkmayın." Hiç alakası yok, birbirlerine çok şey verebilirler.

"Ten ve Gölge"den söz edelim mi? Öykü için çok önemli bir aşama olarak gördüğüm bir kitap.

1976'da "Gidenler, Dönmeyenler", hemen ardından "Kurtarılmış Haziran" yayınlandı. Onlar ile "Ten ve Gölge" arasında hayli uzun bir süre vardır. O süre içinde kendimi bir parça dinlendirdim. Ten ve Gölge'yi benim öykücülüğüm için de bir aşama sayabiliyorum.

Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf romanında bir kahraman: "İnsan dediğin mahluk, hiçbir şeyi değiştiremez," diyor. Ama Sabahattin Ali orada yaptıklarıyla bunun tersini savunmuş oluyor.

Sanatçı her şeyden önce kendi yaratım alanında önceyi, öncekileri aşmak zorunda. Böyle bir şey, başının derdidir. Nasıl aşacaktır? Bir şeyleri değiştirecektir, yeni bir şeyler getirecektir. Yanılmıyorsam Stalin, "Sanatçı ruhların mühendisidir," diyen... Gerçekten her resmi izleyen, her şiiri okuyan, o anda kendisinde bir değişim varsa, o gereken işi yapmış demektir.

John Berger, "Görme Biçimleri" kitabında bunu anlatıyor ama bu, bin yıldır söylenen bir şeydir. Oscar Wilde de onu söylemiştir. "Sanatçı doğayı taklit eder ama bir gün gelir, doğa sanatçıyı taklit etmeye başlar." Şu anlamda: Güzel bir Turner izleyicisi, bir akşam güneş batarken, "Aa, ulan, Turner gibi batıyor güneş!" diyebilir. İşte orada Turner işini yapmış oluyor. O adama, güneşe bir bakma biçimi göstermiş oluyor.

Bakmayı öğretmiş oluyor.

Aynen ve onu o zamana kadar en iyi Turner yapmış. Başkaları da yapmış ama kartpostal olmuş o. Burada aşağılayarak söylemiyorum. Ayvalık'ta Şeytan Sofrası'na gidip güneşin batışını gördüy-sen, bir sanatçı olarak, bir insan olarak, büyülenmemen mümkün değil ama orda "Turner gibi batıyor." Yani adamı yerden yere vuruyor ve alkışlıyor insanlar.

Genç edebiyatçıları her zaman desteklediğini, onlara kendini yakın hissettiğini biliyoruz. Senin de her zaman yeni, genç, farklı olmanı buna bağlayabilir miyiz?

O, onlara haksızlık olur. Ama insanın en büyük düşmanı, yine kendisi oluyor. Aşması gerektiği anlamında söylüyorum. Daha önce yaptığını aşacaksın. O zaman, gencelmen gerekir. Ben mesela, yeni öykü kitabımı, yeni şiir kitaplarımı (iki tane var), acaba oldu mu, acaba kendimi aşabildim mi endişesiyle tutuyorum, yayınlamıyorum. O işte bir gencelme çabasıdır. Bir de dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, yeni girenlere birtakım kaşalotlar, rakip gözüyle bakıyor. Hiçbir zaman gençlere karşı bir kaşalot düşüncesinde olmadım. Birçok jüride yer aldım, hepsinden tek tek çekildim. Fakat o yıllarda sadece gençlerle ilgili yarışmalarda, özellikle o jürilerde kaldım. Çünkü onlara haksızlık yapıldığını gördüm ve bununla elimden geldiği kadar mücadele etmeye çalıştım.

Sanatçı (edebiyatçı olsun, ressam olsun), öncelikle yaratma heyecanı için çalışıyor. Acaba bir de geleceğe kalma kaygısı var mı sanatçıda?

Kesinlikle. Her türlü sanat yapıtının birinci özelliği, biricik olması... O yüzden kalıyor sanat. Yani sıra işi değil. İyi olsun, birinci derecede çok iyi olsun, şaheser olsun, yahut şaheser değil ama usta işi bir şey olsun. İşte o dünyada bir adet bulunan şeyi bırakmak... İnsanın ölüp gittikten sonra dünyada kalma isteğinin belirtisi o.

Toplumumuzda sanata verilen değeri yeterli buluyor musunuz?

Hiçbir şekilde...

Kalabileceğiniz bir gelecek var mı?

Gelecekten hiçbir zaman umudumu kesmem. Burada geçmişte söylediğim bir lafı tekrar etmek istiyorum. Anayasa tartışılıyor, hükümet programını okudu. Sanatla, edebiyatla, kültürle ilgili olarak bu, hiçbir şekilde tartışılmış değil. Şöyle bir soru sormuşlardı bana: "Bu hükümetin kültür politikalarını nasıl buluyorsunuz?" Ben de şöyle yanıtladım: "Politik kültür yok ki, kültür politikası olsun. "Politik kültürü var mı bunun? Olmadığı için kültür politikası da yoktur. Politik kültür değiştikçe kültüre bakışları değişen birtakım yöneticilerle karşı karşıyayız. Bir süreklilik hiçbir zaman yok. Çünkü sanata ve kültüre bakışta süreklilik demek, politik kültür gerektirir. Eğitim sistemini, şunu, bunu yönetenler, insanların kültüre bakışlarını belirliyor ve etkiliyor.

Oktay Akbal, "Sosyalizm, ortanın soludur," diyor. Ben de sosyalizmi komünizmin bir aşaması diye biliyordum. Bir uzman olarak sana sorayım dedim.

Bunu nerde söylemiş Oktay Bey, bilmiyorum ama... Ortanın solunun Türkiye'de iki anlamı var. Birincisi, sözlük anlamı, bir de özgün, kendisine özgü bir dönemin bir politik tavrının adı, ikisini birbirine karıştırmamak lazım. O yüzden, sosyalizm ortanın soludur demek, bana yanlış geliyor. Değildir. Ama sosyalizm ortanın solundadır, doğru. Tabii ki ortanın solundadır. Komünizmden bir önceki aşamadır, dersek, o da doğrudur. Bu konuda zaten doğru demek bana düşmez, bu artık amentü gibi bir şeydir. Komünizmin sonrasının ne olduğunu sorarım ben kendi kendime hep. Bu yıkılış, duvarların yıkılışı, SSCB'nin çöküşü, komünizmin sonu mudur? Bence değildir. Yalnız komünizmi yanlış uygulayanların sonudur diyebiliriz. O yüzden, "Yol doğruydu da, yoldaş mı yanlıştı?" diye bir şiir yazdım. Yani, "Yolumuz doğru da, yoldaş mı yanlış?" Komünizm ölmez, o kadar diridir.

7 Kasım 2007/Birgün

 

 

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön