Mehmet Can Doğan ile Dergilerde söyleşi

 

 

“İnceleme ve eleştiri, ‘vasat’ın baskısına karşı durur”                                         Mehmet Can Doğan’la Şair Sözü Üzerine

Söyleşi:Devrim Çakır

1. Şair Sözü’nde, “Aslında başkalarının şiiri üzerine yazan her şair, bir bakıma kendi şiirinin konumlanacağı yeri ve şiirin ne olduğunu anlama gayreti içindedir” diyorsunuz. Bu durumda, bir şair olarak, sizin “şiir üzerine yazma” gayretinizin de bir ‘konumlanma’ ve ‘anlama’ isteğinden doğduğunu söyleyebilir miyiz? 

Aktardığınız cümleyi, Turgut Uyar’ın “Bir Şiirden” adlı kitabındaki çabayı gözetirken kullanmıştım. Yazının başlığı “Duyan Şiir, Düşünen Şiir”. Turgut Uyar şiirinde duyuşla, bir bakıma, duruşu belirginleştirmeyi amaçlamıştım. Başkalarının şiiri üzerine yazmak, Turgut Uyar’ın çabasında olduğu gibi genel bir gözlemi de, Ahmet Oktay’ın çabasında olduğu gibi çözümlemeyi de içerebilir. Birer şair de olarak her ikisinin çabasının da şiirlerini beslediği, daha doğrusu şiirlerini konumlandırdığı kadar, şiiri anlama niyeti taşıdıklarını gösterdiğini düşünüyorum. Benim “şiir üzerine yazma gayretim” de, benden önce yapılmış olanı anlama ve bir konumlanma olarak değerlendirilebilir.

2. Virginia Woolf güncesinde, edebiyat yapıtlarını buzdağlarına benzeterek, çoğu eleştirmenlerin, yaratıcı yandan yoksun olduklarından, bu buzdağlarının bütününü değil, ancak suyun yüzeyindeki kısmını görmelerinden yakınır (Minâ Urgan, Virginia Woolf, YKY). Hem şiir yazan hem de şiir üzerine incelemeler-eleştiriler kaleme alan biri olarak, bu görüşe ne kadar katılıyorsunuz? Bir taraftan ‘yaratırken’ diğer taraftan ‘yaratılanları eleştirmek-incelemek’, kaleme nasıl bir zenginlik -ya da Woolf’un deyimiyle nasıl bir ‘görüş’- katıyor sizce? 

Virginia Woolf’un söylediklerinde bir doğruluk var; ama bunun güncede söylenmiş olması da düşündürücü. Bütün eleştirmenlerin “yaratıcı yandan yoksun” olduklarını söylemek, en azından bugün için, bazı eleştirmenlere haksızlık olur. Örneğin Orhan Koçak şairler üzerine yazdığı yazılarda, buzdağının bütününü görmeye matuf bir gayret içindedir. Bu, eleştirmenin şiiri önemsemesi kadar şiiri sevmesiyle de ilişkilidir. Orhan Koçak, şairlerden ezbere şiir okuyabilen, şiiri hayatın içinde görebilen bir eleştirmendir. Mehmet H. Doğan da, hayatı şiirle de gözetebilen eleştirmenlerdendir. Diyeceğim, eleştirmen oldukları kadar, belki de bundan evvel şiir okuyucusudurlar. Mesele, şiire katılabilmek galiba.

Bir taraftan “yaratmak”, diğer taraftan “yaratılanları eleştirmek-incelemek”, aynı tarlayı sürmek, ektiğini biçmek gibi zenginleştirici bir şey. Bir iş olduğu kadar, işin doğasının getirdiği bir zorunluluk. Bu bakışımlı durum, elbette görüşü geliştiriyor; şaire ufuk kazandırıyor. Yahya Kemal, “İnsan insanın ufkudur” demişti. Şiir de şiirin ufkudur; bir terbiye, bir görgü kazandırır, eksiği fazlayı gösterir.

3. Sizin gibi, hem şiir yazan hem de şiir üzerine incelemeler-eleştiriler üreten bir yazarın edebiyat dünyasındaki konumunu nasıl tanımlıyorsunuz? Şiir özelinde konuşursak, iki yönlü bu konum, sizin şiirlerinizi değerlendiren eleştirmenlere yönelik düşüncelerinizi-duyuşlarınızı nasıl etkiliyor örneğin? 

Şiirin okuyucuya açılmasında şairlerin şiir üzerine yazdıkları yazıların önemli bir işlevi vardır. Çünkü onlar, öncelikle malzemeyi tanırlar; sonra o malzeme ile ne yapıldığını ve yapılanın nasıl bir şey olduğunu bilirler. Şiirle “içeriden” bir ilişki kurmuş olmaları, şiire haksızlık etmemeyi ve haset duymamayı hazırlar. Tabii burada, çözümleyici inceleme ve eleştiri yazıları ile, “şair arkadaş”a bir “jest”te bulunan veya kinle ortaya çıktığı anlaşılan yazıları ayırmak gerekir. Benim tercihim birinci türdeki yazılardan yanadır. Hem üzerine yazılan şiire, hem “şiir ortamı”na, hem de bu yazıları izleyenlere bir katkıda bulunmak amaçlanıyorsa, bunu en iyi şekilde inceleme-eleştiri yazısı sağlayabilir.

Sizin “iki yönlü konum” olarak belirlediğiniz şiir ve şiir üzerine yazma durumu, “şair-eleştirmen” adlandırmasını getiriyor. Geçmişteki bazı adlara bakarak söylemek gerekirse, edebiyat dünyasının bunlardan birini öne çıkardığı veya öne almak istediği görülür. Bu, pozitivist bilim anlayışının bir sonucu, en azından uzantısıdır; şiirin “öznel”, inceleme-eleştirinin “nesnel” olduğu kabulüyle, daha da ötesi “şair” algısıyla ilişkilidir. Benim yazdığım inceleme-eleştiri yazıları, bir poetik tutumu veya bir şiiri anlayıp doğru yorumlar getirebiliyorsa sorun yoktur; her bir şiirim de kendisine özgü bir yapı olarak varlığını duyurabiliyorsa yine sorun yoktur. Bunların benim çabamı değerlendirecek biri için, yorucu bir birikme olduğunu görmüyor değilim. Ama hatırda tutulmalı, inceleme-eleştiri yorucu bir iştir.

4. Şair Sözü’nün ‘Çerçeve’ başlıklı girişinde, Tanzimat ve Islahat fermanlarının, toplumda “yeni bir algının” doğuşunu sağladığına değiniyorsunuz ve bunun bir “kırılma noktası” olduğunu belirtiyorsunuz. Bu kırılmanın, modern Türk şiirine etkisini nasıl açıklıyorsunuz? 

Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla bir “toplumsal sözleşme” önerilmek istenmiştir. Bu istekte bulunan aydınların çoğunun edebiyatçı oluşu, edebi eserin işlevselliğini gündeme getirdiği için belli bir dünya ve hayat algısıyla var olan edebiyat, kendiliğinden değişme durumunda kalmıştır. Bu bir dünya değişimidir; “kul”dan “vatandaş”a, oradan da “birey”e geçme niyetidir. Modern olanın akılla ilişkisi düşünüldüğünde bireyin belirmesi ve edebi eserin gelenekle (verilmiş olanla) değil, bireysel yaratışla var olacağının fark edilmesi önemli bir hamledir ve bu hamle, modern Türk şiirini hazırlar. Şair Sözü’nde değerlendirdiğim poetik tutumlar ve şiirlerin her biri, bu kırılmanın sonucudur.

5. Şair Sözü’nde, kronolojik bir sıra içinde, Abdülhak Hamid Tarhan’dan Haydar Ergülen’e uzanan çizgide, modern Türk şiirinin pek çok önemli ismine dair incelemeleriniz yer alıyor. Bu çizgi üzerinde, sizin şiir yolculuğunuzu kişisel olarak en çok etkileyen isim hangisi?

Bu soruyu cevaplamak kolay değil. Her biri ve hiçbiri diyebilirim. Ayrıca, okuduğum ve üzerine yazmak istediğim başka şairler, şiirler de var ve onların da beni zenginleştirdiğini hissediyorum. Üzerine düşündüğüm şiirler ve poetik tutumlar, bende yazma isteği uyandırıyor veya beni durduruyor. Şair Sözü’nde değerlendirdiğim bazı şairlerle saatlerce konuşma isteği duyduğumu, bazılarıyla yine saatlerce birlikte susmak istediğimi söyleyebilirim. Trakl’dan ödünç almıştım, “ve acı çekenin hemcinsleri de vardır” diyordu; bir de “Cümle şair dost bahçesi bülbülü” diyen Yunus Emre. Hakkında yazdığım her bir şair, kendisine “söz düşmüş olan” yakınım; biliyorum ki onlar olmasaydı ben de olmazdım.

6. İnceleme ve eleştiriye dair yayınların, genellikle edebiyatın ‘teknik’ yanı olarak algılandığı ve ‘genel okuyucu’nun, bir romana ya da şiir kitabına gösterdiği ilgiyi bu yayınlardan esirgediği yönünde yaygın bir görüş var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz ve bu alandaki yayıncılığı-yayınları nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Bu tür yazılar, edebiyatın “teknik” yanı olduğu kadar edebiyat kültürünü besleyen, uzun vadede kültür tarihi için önem taşıyan metinlerdir. Genel okuyucunun ilgisizliğinde çeşitli yönlendirenler olduğu açık. Bunlar; dikkat, titizlik, ilgi, merak, sorumluluk bekleyen yazılardır. Bir hikâye, şiir veya roman okunur gibi okunmaz -hoş bazı edebi metinler de öyle okunmaz ya-. Bu yazıların hedef kitlesi, şiir yazanlar, şiir okuyucuları, edebiyat öğrenimi görenler ve edebiyatla uzmanlık düzeyinde uğraşanlardır. Şiir ortamının “Ben yaptım oldu” kolaycılığında işlediği bu günlerde, çıtanın ne olduğu bu yazılardan görülür. Hakkında yazılan şairler de, şiirlerinin açılımını, önerisini, eksiğini-fazlasını, karşılığını bu yazılarla denetleyebilir. Okurda nasıl bir karşılık göreceğinden az çok haberdar olan yayınevlerinin inceleme-eleştiri kitapları yayımlamaları, “takdire şayan” bir davranış ve kültürün, birikimin sahiplenilmesidir; şiir bağlamında, “vasat”ın baskısına karşı durmadır.

(YKY Bülten, S. 3, Aralık 2006.)

 

Hatırla, geldiğin yer o kadar da uzak değil ki

 

1. Bugün, bir Türk şiir eleştirisinden veya üslubundan söz edilebilir mi? Edilebilirse, bu üslubun temel özellikleri nelerdir? Bu özelliklerin oluşumunda, size göre hangi eleştirmenlerin katkısı olmuştur?

1. Bugün bir Türk şiir eleştirisinden de şiir eleştirisinde farklı üslupların varlığından da rahatlıkla söz edilebilir. Eleştirinin yetkin veya yetkin olmayışı bir tarafa; şiirin ve şairin işaret edildiği, şiir sorunlarının tartışıldığı, özgün olanın ayırt edilmeye çalışıldığı bir eleştiri çabasını görmezden gelmek kolaycılık, yetersizlik, hazımsızlık ve tembelliğin işaretidir. Problem, şiir eleştirisinin varlığı-yokluğu değil, yetkinliği ve işlevselliğidir. Eleştiride öne çıkan bazı eleştirmenlerin kendilerinin ve yazılarının yetkinliği ile yazdıklarının işlevselliği yadsınamaz. Örneğin, Ahmet Oktay'ın, Özdemir İnce'nin, Orhan Koçak'ın eleştiri yazıları yetkin ve işlevseldir. Bu arada yetkinliği, yazarın birikimi ile üzerine yazdığı metni değerlendirme gücü; işlevselliği de yazdığı yazının şair ve okur üzerinde bıraktığı etki olarak düşündüğümü belirteyim. Fikir vermek üzere andığım her üç isim de metne nasıl yaklaşılacağını bilir ve metni, bir yere konumlandırır.

Şiir eleştirisindeki farklı üsluplar; eleştirmenlerin öne çıktığı alanla, şiir üzerine yazılan yazıların yayımlandığı yerlerle ve hangi amaçla yazıldıklarıyla belirginleşiyor. Böyle konulduğunda şair eleştirmenler, sadece eleştiri yazısı yazanlar, kitap tanıtıcıları ve akademisyenler farklı üsluplarla karşımıza çıkarken belli bir yargıya ulaşan eleştiri yazıları, okuru şiire çekmek isteyen tanıtma yazıları, bir şiiri ve şairi bütünüyle kavramaya niyetlenen çözümleme yazıları, bir şairi veya dönemi araştıran, inceleyen monografik çalışmalar hep şiir eleştirisiymiş gibi sunuluyor.

Şair eleştirmenlerin ne yazık ki çoğunda adalet duygusu yok; bu “tevarüs etmiş” bir özellik. Nedeni, şairlerin şiiri şiirden öğrenmiş olmalarında gizli galiba; dolayısıyla zedelenmiş bir tarihsellik söz konusu. Bir poetikanın başka bir poetikayı yargılaması, çoğu zaman sağlıklı bir eleştiri metninin çıkmasını engelliyor. Heyecanla yazıldığı anlaşılan yazılarda kimi zaman şiirin “gizli noktaları”nın yakalandığı görülüyor; ama bu, genel olarak şiirdeki heyecanla sınırlı kalıyor.

Sadece eleştiri yazısı yazanların üslubunu genellikle kuram veya yaşadıkları dönemlerin bilgisi, görgüsü belirlediği için bunların yazılarından şiirin neliğine ve hakkında yazılan şairin bütünlüğüne ilişkin berrak bir bilgi ve sonuç çıkmıyor. Türkiye’de sadece tanık olduğu dönemin şiiri üzerine yazan ve şiir eleştirmeni olarak tanınan isimlerin varlığı tuhaf değil mi? Kuramla şiir okuyan ve değerlendiren eleştirmenlerde şiir çoğu zaman ölçülen, kesilip biçilen, başka alanlara malzeme sunan bir “teknik yapı” olarak algılanıyor. Bu da giderek romanda olduğu gibi şiirde de bir yazma tarzını meşru hâle getiriyor. Artık şiirden değil, metinden söz edilmesi o kadar doğal ki; tıpkı insandan değil, yapımdan söz edilmesi gibi.

Bir şair veya bir dönem üzerine yapılmış monografik çalışmalar, tarihsellik ve retorik yönünden tatmin edici olmakla birlikte şiiri kavrama yönünden eksik görünüyor. Bunların üniversitelerde tez konusu olarak belirlenip çalışılması, şiiri anlama ve kavrama niyetini işin başında devre dışı bırakıyor. Akademisyenler şiir eleştirisine giriştiklerinde ise yazıları genellikle tutuk ve dökümcü bir üslup kazanıyor.

Özellikle gazetelerin kitap dergilerinde karşılaştığımız ve ne dediği belli olmadığı gibi, bir şey deme gibi bir niyeti bulunup bulunmadığı da belirsiz olan tanıtma yazıları, şiiri marazî bir söz yığınına dönüştürüyor. Yayımlanan yüzlerce şiirde böyle bir özelliğin görülmesinde, bu tür yazıların yönlendiriciliğinden de söz edilebilir sanırım.

Daha çok eksik yönlerini öne çıkardığım bu yazma tarzları, öyle veya böyle, şiiri dolaşımda tutuyor. Bazıları şiir algısında sorunlar yaratsa da özellikle şairlerin ve sadece eleştiri yazısı yazanların çabalarını ilgiye izlenmeye değer buluyorum. Böyle bakıldığında, birer kabul olmamak üzere; Ahmet Hamdi Tanpınar, Suut Kemal Yetkin, Mustafa Şekip Tunç, Nurullah Ataç, Sabahattin Eyuboğlu, Mehmet Kaplan, Memet Fuat, Asım Bezirci, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Hüseyin Cöntürk, Mehmet H. Doğan, Ahmet İnam, eleştiri yazılarıyla bana hâlâ önemli geliyor ve şiir hakkında onlardan öğrenilecek çok şey olduğunu düşünüyorum. Özellikle 1990’lardan bu tarafa andığım isimlere başkalarını da ekleyerek açılan ufkun şiir eleştirisini daha sağlıklı bir yapıya kavuşturduğu kanısındayım; tabiî bunda kuramsal bilginin öneminin fark edilmesinin de payı var.

2. Bir şiiri çözümlerken belirleyici olan analiz öğeleri nelerdir? Eleştirel yaklaşımınızın ve/veya çözümlemelerinizin temelinde yer alan kuramsal poetik ilkeleri nasıl tanımlarsınız? Tanımlamak ister misiniz? 

2. Eleştiri, hangi alanda olursa olsun donanımı gerektirir; çünkü sonuçta belli bir yargıya ulaşılacaktır. Şiir eleştirisi söz konusu olduğunda -özellikle bir tarihe kadar edebiyatı şiirle kavrayan ve şiirle anlayan Türk edebiyatında- şiirin gelişim sürecinin eksiksiz bir biçimde bilinmesi gerektiği kanısındayım. Bu, eleştiriye tarihsellik kazandırır. Şiir bilgisi (retorik) de eleştirinin olmazsa olmazıdır.

Edebiyat öğrenimi görmüş biri olarak bir şiirin tarihselliğini fark etmede olduğu kadar retorikte de donanımlı olduğumu söyleyebilirim. Ayrıca, “1920-1940 Yılları Arası Şiir Tartışmaları” adıyla hazırladığım yüksek lisans tezim de bir şiire yaklaşırken görgümün artmasını sağladığı gibi, dönemsel ile dönemsel olmayan arasındaki ayrımı görmemi de hazırladı. Bunlar gördüğüm öğrenimin ve akademik çalışmanın kazandırdığı artılar; ama eleştirel yaklaşımımın bunlarla sınırlı olmadığını belirtmem gerekir mi bilmiyorum. Şiir yazıyor ve şiir üzerine düşünüyor; farklı şiirleri ve poetik görüşleri okuyorum. Diğer okumalarım da şiiri görüşümü etkiliyor.

Şiir çözümlemesinde üslubun unsurları olarak bilinen duyuş, buluş, duruş, söyleyiş yol göstericidir; çünkü bir şairi diğerinden ancak bunlardaki farklılığı ayırır. Duyuş, şairin hassasiyetlerini, bir insan teki olarak insanı, hayatı ve evreni kavrayışını gösterir. Buluş, onun daha çok dil zekâsıyla ilgilidir. Duruş, neyi nerden gördüğünün işaretidir; dolayısıyla dünya görüşünü, ideolojisini haber verir. Söyleyiş ise bütün bunların dil ile, dil içinde bir yapı kazanmış hâlidir. Bütün bunlar, hazır ve retorik bir bilginin içinden değil, bir bütün/yapı olarak karşımızda duran şiirden çıkarılır. Dolayısıyla şiir, şimdilerde tercih edildiği gibi söylemek gerekirse metin esastır. Bu arada şunu hemen belirteyim: Şiir dil ürünüdür ve dilin içinden/dille anlaşılır. Eleştirmen sıfatıyla bazen şöyle soruların muhatabı oluruz: “Şair bütün bunları düşünmüş mü, yoksa siz mi böyle anlıyorsunuz?” Eleştirmenin yorumu, açıklama değildir ve anlayan da eleştirmen değil dilin kendisidir. Dilin verdiği imkânla söyler şiir ve eleştirmen de onu sadece duygularıyla dinlemez/okumaz.

Şiir çözümlemesinde ve yorumunda tek bir eleştiri kuramının çok da kavrayıcı olmadığı kanısındayım. Bu tür yaklaşımlar, şiiri daraltır ve zorlar; bence şiiri zorlaması gereken tek unsur dildir ve şiir çözümlemesinde dilin çağırdığı kadar kurama gidilmelidir. Bir kuramla yola çıkıldığında şiirin değil kuramın konuştuğu ve konuşturulduğu kanısındayım. Böyle olduğunda ise bir şiirin yüceltilmesi de gömülmesi de kolaylaşır.

Şiir elbette bir bilgi ve bilme biçimidir. Bilgisi sezgiseldir. Bu bilginin insanî oluşa bir katkısı varsa -ki vardır- bunu dolayımlar kurarak gerçekleştirir. Eleştirmenin dolayımı görmesi gerekir. Eleştirmende şairdeki kaygı yoksa yaptığı iş teknik bir uğraş olarak kalır. Şiirin sezgisel bilgisine açık ve yakın durmayan eleştirmen, şiir üzerinden dolayımlar kurarak bir metin üretir; ama bir metin de olsa bir yerde insana dokunmalı, insanı şöyle bir sallamalıdır. Dolayısıyla şiir eleştirisinde zevkten mahrum bir donanım, şiirin getirdiği örtük eleştiriyi yok eder ve onu evcilleştirir.

Toparlamak gerekirse: Bir şiiri çözümlerken şiirin insanı kavrayışına, sunduğu algı ve öneriye, bunu sunuş biçimine bakarım. Eğer tek şiir üzerinde bir çözümlemede bulunuyorsam şiirin bütünlüğü üzerinde durur; bu bütünlüğü sağlayan unsurların neler olduğunu yakalamaya çalışırım. Bu şiirle şairin diğer şiirlerindeki göstergeleri birleştirmeye yönelirim. Bir şairi bütün olarak okuyorsam şiirlerdeki duyuşun birliğiyle o şairin farklılığını belirginleştirir; şairin şiir sürecini, bir ilerleme veya gerileme varsa göstermek isterim. Şiir dilin en inceltilmiş, en işlenmiş hâli olduğu için özgün bağdaştırmaları bulmak bir şairin duyuşunu ve duruşunu anlamak yönünden önemlidir. Bu nedenle şairin dili kullanışı üzerinde durur; şairi döneminde ve şiirimiz içinde farklı kılan özellikleri buradan anlamaya çalışırım. En önemlisi de bu galiba, şiirin bana dokunduğu yerde durur ve insan olduğumu hatırlamaya çalışırım.

(Hürriyet Gösteri, S. 264, Kasım 2004, s. 82-84.)

 

Hece Dergisinin Soruşturmasına Cevap

Şiir-hayat ve şiir-etik ilişkileri bağlamında poetik görüşleriniz nelerdir?

Yazmanın temelde bir bakış sorunu, bakış bilinci, bakışın dışavurumu olduğunu düşünüyorum.

Şiirin hayat ile ilişkisi, şairin kurduğu bütün bağlarda aranmalı. Bu bağlar, kimi zaman doğrudan içinde yaşanan hayatın dinamikleriyle, kimi zaman da gerçek diye kabul edilmiş nesnelerin, durumların, ilişkilerin, pozisyonların algısı ile geriliyor, sıkışıyor, çözülüyor... Bu durumda gerçek olanın neliği hakkında, ister istemez, bilince ve sezgiye dayalı olarak zihinsel ve duygusal kaymalar ortaya çıkıyor. Aslında bu, gerçeğin, gerçek diye sunulanın, kabul görenin, üzerinde uzlaşılmış olunanın gözden geçirilmesi için bir imkândır. Elbette bunlar, birey kaygısı duymadan, buraya yaslanmadan, buradan hız almadan, bireyi önceleyecektir.

Bu durum, poetik olarak dilin kullanımında, söz dizimi algısında, şiir kavrayışlarının kırılmasında, anlamın yeniden düşünülmesinde, ritim duygusunun çeşitlenmesinde, şiirdeki imajların bakıştan kaynaklanan gerçeklik algısı ile düzenlenmesinde, temanın ve konunun ritmik olanı nerelerde tuttuğunun ve bıraktığının görülmesinde, dilin imkânlarının aynı zamanda imkânsızlıklar içerdiğinin fark edilmesinde... kendisini gösterir ve dönüştürerek yeniden kurar.

Dikkat edilmeli: Yeniden kurulan, retorik içinde bir oyun, güzel söyleme kaygısı ile insanı iptal ederek Edebiyatın içine düşme değil, şimdi burada olmanın yarattığı bir gerilimden kaynaklanan kışkırtıcı ve geri çekici, baştan çıkararak çağırıcı ve hakaret ederek kovucu bir varoluş telâşı, arzusu, kırılması, dağılmasıdır.

Varlığın sökülüp yeniden örülmesi sürecinde ortaya çıkan şiir, yazanına -ve tabiî okuyanına da-, “İşte insan!”ın başka bir söylenişiyle “Sen, busun!” der. Bu noktadan sonra, bakış, yöneldiği her şeyi şiir kılabilir. Böyle belirlendiğinde, şiir bir bilme biçimi, varoluşa ve varlığa karşılık gelen bir bakış, yansıma, tavır olarak kendini gösterir ve kabul ettirir.

Belirtilenlerin poetik görüş hâline gelmesinde ben, yeteneği değil, duyuşu önemsiyorum. Zaten burada çerçevelenen ya da çerçeveleri kıran da, bakış bilinci dediğim tavır da, şiiri kuran ve zihne kodlanarak unutulan teknik bilgi de, bendeki insan ile anlam kazanır, muhabbet eder, çatışır, ellerini başının arasına alır ya da koynuna sokar; bir dudakta asılı kalan gülüşün anlamını araştırır; dağdan taştan, bitkilerden, hayvanlardan, evrene ait olma bilgisinin anlamını sökmeye çalışır; çarşıları, sokakları, meydanları, binaları, duvarları, “akşam garipliği”ni yurt ederek eski bir yurdun silik görüntüsüyle bir araya getirmeye uğraşır; gerçek diye bilinenin karşısına bir yalan ile çıkar ama gerçeği iptal eder, eritir, tutunamaz kılar...

Bütün bunlar, bakışını bulmuş/kazanmış bir şairin sorunları da değildir aslında ve bakışını bulduğu/kazandığı için; iptal etme çabası, kaygısı, endişesi olmadan bunları iptal etmiştir Şair; bunlar, ondan düşmüştür ve de kendisinin şair olması o kadar -belki de hiç- önemli değildir.

(Hece, S. 53-54-55, Mayıs-Haziran-Temmuz 2001.)

 

Şair ve eleştirmen Mehmet Can Doğan’ın şiir kitabı “Şaman” (YKY) ve şiir üzerine yazılardan oluşan kitabı “Şiiraze-Şiirin İç Dikişi Üzerine Yazılar” (Elips Kitap) kitaplarını kapsayan bir söyleşi.

Söyleşi: Mustafa Kurt 

Kül: Öncelikle biraz Şaman üzerinde duralım. Şaman sizin üçüncü şiir kitabınız. İlk kitabınız Mene Tekel Feres’in yayım tarihi 1993, Törenler ve Komplolar’ın ise 1997. Buradan çıkarak, araya bir hayli zaman girdiğini söyleyebiliriz. Şaman niye bu kadar geç kaldı ve de niye gelen ‘Şaman’ oldu?

Mene Tekel Feres’i, evet ilk kitaptır ama, her zaman çok sevdim; içinden hiçbir şiiri çıkarmam, belki bazılarını yeniden yazmak isterim. Törenler ve Komplolar’ı hep görkemli ve doğru buldum; bile bile yazdığım şiirler: Bazen biri kendisini hatırlatır, onun duygusu tazelenir; kişinin kendi kitabını raftan çekmesi özel bir andır. Duygusu tazeleneni okuyunca diğerlerini okuma isteği gelir ve bir yerde yorulurum. Şaman, düşündüğüm şiirlerdi, düşündüklerimi duya duya yazdığım şiirler. Kitaplaşmadan önce de bazılarını, çağırdıklarında okuduğumda ürperdiğim, dehşete kapıldığım, korktuğum şiirler.

Mene Tekel Feres’tekiler, hiçbir yerde yayımlanmadan kitaplaştı; Törenler ve Komplolar’daki şiirlerin yarıya yakını dergilerde görünmeden kitaba girdi; Şaman’ın arka kapağında da belirtildi, buradakilerin hepsi, 1998-2002 yıllarında dergilerde yayımlanmış şiirler. 1999’da; bir yerde yazılı olarak duyurulmuştu Şaman’ın çıkacağı; ama onun şiirleri, dergilerde yayımlandıkça kitap olsun niyeti geride kaldı. 1999’da duyurulduğunu şunun için hatırlatma ihtiyacı duydum: Şaman’ın ilk bölümünde, birbirini gözeten, birinin bir diğerini hazırladığı iç içe şiirler biçimsel olarak zihnimde oluşmuştu ve bir iki tanesi yayımlanmıştı. Bu, “orijinal” oluşuna ikna olduğum bir yapı idi ve kitaptaki şiirlerin hepsini böyle kurgulama niyetinde idim; ama bu yapı içinde yazdıklarım, belli bir süre sonra yapıdaki buluşu yıpratma gibi bir kaygı uyandırdı. Bu arada Şaman’ın duyuşu ile yeni şiirler geldi; bekledim. Başka şiirler de geldi.

Sorunuzdaki “niye gelen ‘Şaman’ oldu” vurgusu hoşuma gitti; 1998-2002 yıllarında yayımlanan bazı şiirlerin kitapta neden yer almadığını alt soru olarak geçiyorsunuz. Hepimizin büyüğü Dede Korkut olsaydı da şimdi, canından çektiği Deli Dumrul’u “kah kah” güldürseydi- oldu işte. Şaman’a almadıklarım, başka kitapların şiirleri. Dolayısıyla 1998-2002 yıllarında ne yazmışsam bu kitaba boca edeyim gibi bir düşünce olamazdı- olmadı da. Dışarıda tutulanlarla 2002’den sonra yazılanların yerleri ayrı ve hazır. Şu da belirginleşti sanırım: Şaman, bir bütün şiir kitabı. Kurgusu, duyuşu, incelikleri, zekâsı, buluşları, mesajları, söyleyişi belirlenmiş; birbirini tutan, birbirine bakan, birbirini açan ve kapatan şiirler. Örneğin kitaptaki son şiir “Üçkâğıtçı Şaman”, kitabı açan “Giriş Töreni İçin Bir Yılan”a neler neler söylüyor; diğerlerini başa dönüp ona söylüyor.

“Şaman niye bu kadar geç kaldı?” Bugün bakınca, geleceği zamanı bildi diyebiliyorum. 2002-2003’te niçin durduğum ve kitabı beklettiğime gelince/gidince: Dediğim gibi, şiirlerin hepsi yayımlanmıştı ama bu, asıl etken değildi. Biliyorsunuz o yıllarda bir şaman furyası başladı ve gele gele şaman, grup ticaretine dönüştürülerek dansa çıkarıldı. Şaman, küresel olarak fark edildi ve tüketilmek istendi. Grup dansı yapan şaman olmaz. Furyaya, piyasaya eklemlenmiş gibi anlaşılma, görülme, gösterilme hassasiyeti, Şaman’ı geciktirdi. İyi oldu. 

Kül: Şaman’ın gerek tematik gerekse yapısal olarak önceki şiir kitaplarına bağlanan bazı yönleri var; ancak şiir tekniği ve söyleyiş açısından Şaman’ın daha ‘olgun’ bir kitap olduğunu kitabın şairi olarak söyleyebilir misiniz? 

Şimdi, o şöyle oldu: Şaman, Törenler ve Komplolar’ın törenle komployu birleştiren “Bağ” şiiriyle kitabın son şiiri olan “Ölü Yıkayıcının Ölüyü Fark Etmesi”nin bittiği yerde başladı. Törenler ve Komplolar da Mene Tekel Feres’in kapanış dizesi “Köreldi bütün kelimelerin”den başlamıştı. Dolayısıyla o, bir bileyileme kitabıydı. Şaman’ın, Törenler ve Komplolar’ın kurgu, ses ve düzenleme yönlerinden aldıkları var. Tematik demeyeyim de duyuş olarak baktığımda, andığım şiirlerle “O Olsaydı Bahçesi” ve “Protokol”e, işaret fişeği denilebilir. Örneğin Şaman’daki şiirler yazılırken şu dizeler dilimde çok döndü- hâlâ da döner:

Kanatların seyirmeye başladı alıcı kuş

sıkıldın artık dağ kokusundan

kendini şöyle sokaklara yani silâhlara bıraksan

birilerini şaşırtsan

“Bakın hâlâ alıcı kuş varmış” deseler

“Bizi ziyarete gelmiş, hatırlamış bizi” deseler

sen korkususun onların başka ne vereceksin

kanatlarımı denemeye geldim deyip uzaklaşırken

bir tüy belki kalbini örten yerinden

Sevgili ve hattâ sevgilim kitabım Mene Tekel Feres de duyuş olarak Şaman’ın çocukluğuymuş meğer. Kimi inceliklerin, motiflerin, vurguların, zekânın başlangıç noktasında yer aldığını görmek, doğrusunu söyleyeyim, kendime ve bende olanlara inancımı arttırıp pekiştiriyor. Şimdi bakar mısınız “İz” şiirindeki duyuşa, sese, sözcüklerin yerli yerindeliğine: 

yenemeyip içindeki acıyı ey dağlara koşan

hangi mağarada yakacaksın kürek kemiklerini

sızılı bir gölge izinin tozunu sürüyor durmadan 

Şaman’ın olgun görünüşü, çok tören ve komploya karışmış ve tanık olmuş olmasından ileri geliyor. Yaşıyoruz, okuyoruz, izliyoruz, görüyoruz, seziyoruz; daha ne olsun, daha ne beklenir... Olgunlaşamıyorsak yazıklar olsun. Bizli konuştuğumun farkındayım; cümle öyle geldi, üzerime alayım, ortaya konuşmuş olmayayım. Bir olgunluk görünüyorsa sözdendir, dildendir; ama kültürümüzü düşünerek söylemeliyim: Dil de gönüldendir. Şiir kültür işidir. Vurgulamak gerekli: Bugün şiir, daha çok kültür işidir.

Teknik olarak Şaman, daha görgülü; ama görgüsünün hayli yekûn tutan bir bölümünü Törenler ve Komplolar’dan aldı, alıyor- alır da. Öğrenmeyi çok sevdim; öğrendiklerimde kırıldım, canım yandı- sevindiğim de oldu niye inkâr edeyim. “Öğrendikçe ölüyorum yalan bana yazık bana” demiştim “Törenler”de. Bazı duyguları, iliklerine kadar hissetmek nedir öğrendim, mutlaka öğreneceklerim de var. Şaman’daki şiirler öğrendiklerimden bazıları. “Üçkâğıtçı Şaman”dan önce gelen “Deli Bilinç”, “Öğrendim artık tamam” dizesiyle bitiyor; ama öğrenilenler, o dizeye gelene kadarkileri gözetiyor. İşte böyle bir olgunluğu var Şaman’ın: 

Dağlardan ne öğrendimse bozkıra da onu sadece

ben geçerken yol olan yola ağaç olan ağaca

baktım ve gülümsedim yalnızlığından iyi uçan kartala

deniz görmemiş ama görür bir gün yalnızlığın deniz olduğunu da

Yine de “ustalık” değil de, “olgunluk” demeniz iyi; çünkü ustalık, sadece tekniktir. Duyguları ancak yaşayarak öğrenebilir insan. Ben de geçmişe baktığımda, kendime döndüğümde; kadından ve adamdan, cürümden ve cezadan öğrendim, öğreniyorum da. Öğrenme tanımayı getiriyor ve açıkçası, yoruyor ya da ne kadar yorgun olduğunu hissettiriyor insana.

 Kül: Törenler ve Komplolar’da da çok belirgin olan Şaman’da da zaman zaman karşımıza çıkan ‘tören’ler ya da törensellik ifade eden durumlara, özellikle eğilmeniz hakkında neler söylersiniz?

Aslında, böyle bir niyeti olmasa da, şiiri şairine çözümleten sorulardan kaçınmalı diye düşünüyorum. Çok genel bir iki cümle ile geçeceğim, derdimi anladığınızdan eminim, birlikte işler yapıyoruz. “Ben âşığım, mazurum” diyelim.

Törenler ve Komplolar’daki “Törenler”, “Komplolar”a hazırlık içindi, hayatta olduğu gibi. Törensel olana karşı itiraz ya da şairin duruşu, söyleyişle sıkı sıkıya bağlıydı ve daha çok şehir vardı. Şaman, belki de “Giriş Töreni İçin Bir Yılan”la açıldığı için ânında iki kitabın törende birleştirildiği duygusu vermiş olabilir. Bir bakıma, bu da iyi; ama “Giriş Töreni İçin Bir Yılan”, törensel değil efsanevî: Oradaki özne, kendi efsanesini kurar, mitini oluşturur. Nitekim şiir, “Bir yılan getirdiler bana / kendi efsanesinden doğuyor diye herkes” dizeleriyle başlayıp “Alın yılanınızı” diye bitiyor. Teknik dile çevirirsek ilki, sosyolojik bir açılım taşıyordu; diğeri, antropolojiye iniyor.

Dediğim gibi, “Ben âşığım, mazurum”.

Kül: Bir şair olarak, hayatın çok içinde duran ve şiirini oradan söyleyen zaman zaman da bu söyleyişin insanı tedirgin ettiği bir tutumunuz var. İmgelere yaslanıp güzel güzel söylemek, oynamak da diyebiliriz, varken niye insanları ve kendinizi rahatsız ediyorsunuz?

Türkiye’deki “baskın” ve artık “tıkanmış” bazı poetikalarla benim poetikamı karşılaştırmamı bekliyor ve diğerlerinden ayrıldığım noktaları belirginleştirmemi istiyorsunuz. İmge modern şiirin önemli vurgularından biriydi- hâlâ da öyledir; ama şiirin her şeyi değil, şiiri şiir yapan değerlerden sadece biri. Mevlânâ’yı hatırlarım; “Ben bir pargelim, iğne ucumu bir yere batırır diğeriyle onun etrafında evreni gezerim” deyişini. Mesele duruş sahibi olmaktadır: Durduğum bir yer var; öyle “mekânın yok edilmesi” söylemlerine falan itibar etmem. Mekânı kaybederseniz uçucu bir yaratığa dönersiniz. Mekânın yokluğundan söz edenlerin mekânı en çok ellerinde tutmak ve bütün mekânlara sahip olmaya çalıştıklarını görmemek için onların diliyle konuşmak gerekir. Benim bir dilim var ve bu dilden hayli memnunum. Dil kaybı, hafıza kaybıdır, insanın kaybıdır, kültürün kaybıdır. Kendimi yüceltme, egomu şişirme derdinde değilim. Bir derdim elbette var; ama bu, az önce belirttiğim değil. Bazı vurgularla, Niyâzî-i Mısrî’yi hatırlatayım: 

Kasap elinde koyunum ya o beni ya ben onu

Cellât önünde boyunum ya o beni ya ben onu

Yine bazı vurgularla, şiirde hepimizin büyüğü Yunus Emre’yi hatırlatayım:

Kişi bile söz demini demeye sözün kemini

Bu cihân cehennemini sekiz uçmag ide bir söz

 Bu büyükleri, mekânım olarak hatırlattım -ki şair için mekân dilin ta kendisidir-; derdin ne olduğunu onlar belirginleştirsin istedim. Durum böyle belirlenince, hayatın içinde durmam ve şiiri oradan söylemem anlaşılmıştır herhâlde. Mesele, eğri büğrü söylememekte, başkalarının dili ve zihniyle söylememekte; güzel, hoş, doğru, iyi söylemekte. Sözle tedirgin etmek, bu cihanın cehenneme dönüştürülmüş olmasından kaynaklanıyor; ama “İnceldiği Yerden Kopamayan Zamansız Bir At”ta söylediğim gibi, “dünya böyledir ama başka türlü de olur”, evet “BAŞKA TÜRLÜ DE OLUR” ve bu başka türlü oluş, şiir üzerinden konuşuyorsak, “sözün demi”ni bilmekle gerçekleşir. “Sekiz uçmag” da buradadır- müjdeler olsun.

Kül: Gelelim Şiiraze’ye. Şiiraze’deki yazılar nasıl kaygılarla derlenip toplandı? Bu yazıların bu bakımdan ortak bir derdi olduğu söylenebilir mi? 

Biliniyor, şiraze bir zanaate ait bir terim. Şiirin de bir zanaat tarafı vardır. Şiiraze diyerek şiir sanatının zanaat tarafına ilişkin tespitlerimi, görüşlerimi, itirazlarımı belirginleştirmek istedim; daha da görünür kılmak içi şiirin iç dikişi üzerine yazılar demeyi uygun buldum. Sözlük şiraze için şöyle diyor: “1. Doğu üsûlünde ciltlenen kitapların yapraklarının cilde bağlandıkları yerin iki ucunda ibrişimden vurulan ince şerit ki, Avrupalılar bugün taklidini yapıştırıyorlar. 2. mec. Nizam, intizam, düzen, rabıta.” Bir de sözcüğün deyimi var: “Şîrâzeden çıkmak: İşlerin düzeninden çıkması.”

Açıkça söyleyeyim: Şiiraze’de, çok çalıştığım yazılardan şiir üzerine olanları bir araya getirdim. On yıllık bir süreçte; her birine günler verilerek, yüzlerce metne bakılarak özenle yazılmış yazılar bunlar. Şiraze için sözlüğün verdiği açıklamayı, temele şiir konduğunda karşılayacaklarını düşünüyorum. Aslında, dolaylı olarak kendi şiirime çalıştığımın da işaretleri. Yine de her yazıda, şiirin ele alınan sorun etrafında bir poetikayı öne çıkarmadan değerlendirildiğini belirtmeliyim. Bu yazılarla, şirazeden çıkan bir şiir ortamına iç dikişi hatırlattığım ve bunu uygulamaya niyetlendiğim açık. Daha belirginleşsin diye, Şiiraze’de neler olduğu hakkında bir şeyler söylenmeli.

Kitaptaki yazılar bütün olarak değerlendirildiğinde; poetikanın sıkıntılarının, 1980’lerde şiirde öne çıkan kimi söylemlerin, şiir sanatının doğasında yer alan özelliklerin, bazı yazılara verilen karşılıkların ve şiir antolojilerinin öne çıkardığı sorunların işlendiği görülecektir. Poetikanın mahiyeti, Türk şiirinde poetika sahibi şairler gözetilerek düşünülmüş; 1980’ler şiirinde öne çıkan söylemlerde bazı şairlerin önerileri değerlendirilmiş; şiir-mekân, şiir-hikâye, şiir-müzik, şiir-rüya ilişkisi metinlerle belirginleştirilmeye çalışılmıştır. Tartışma yazıları denilebilecek olanlarda, çoğu bu kitapta yer alan yazılara yayımlandıkları günlerde getirilen eleştirilere cevap verilmiştir. Şiir ve şiir eleştirisine ilişkin sorulara verilen cevaplar, belli bir bütünlük oluşturacağı düşüncesiyle kitaba alınmıştır. Özellikle son on, on beş yılda şiir dünyasını meşgûl eden şiir antolojilerine dair yazılan yazılarda, bir antolojinin nasıl olması gerektiği irdelenmiştir.

Bu söylediklerim, yazıların derdini belirginleştiriyor herhâlde. Arkadaşım Cengizhan Orakçı’nın ısrarlı teklifi olmasaydı yazılar, yayımlandıkları dergilerdeki sessiz bekleyişlerini sürdüreceklerdi. Bana, “Yazıların dergilerde kalıyor, hepsini bütün olarak göremiyoruz, bir an evvel kitaplaşsa” diyenlerin sözlerinde ne kadar samimi olduklarını görmek; şiir dünyasındaki sığ tartışmalara “O öyle değil” demek için Cengizhan Orakçı’nın teklifini kabul ettiğimi de belirteyim burada. 

Kül: Şairlik ve şiir üzerine yazı yazmak... İkisinin arasında nasıl bir ilişki var? Eleştirmen tutumunuzun şiirinize ket vurduğunu hiç düşündüğünüz oluyor mu? Şunu da ekleyelim: Şairliğinizin üzerinde çalıştığınız malzemeye bakışınıza etkisi nedir? 

Şair ve şiir üzerine yazan adam; bunlar ayrı kişiler olmadığı gibi, ayrı kimlikler de değil. Ben farklı kimlikler yaratma fantezisine uzak olduğum kadar müstear yazmaya da karşıyım. Bilirsiniz, Ahmet Hamdi Tanpınar, şiirde sustuklarımı hikâye ve romanlarımda söyledim, der. Kendi poetikası için tutarlı bir söz. Ben poetikayı, sadece “şiir üzerine yazılmış yazı” olarak değil, sanatçının duruşu, tavrı ve önerisi olarak düşünürüm. Dolayısıyla şiir üzerine yazdıklarım da benim şair olarak durduğum yeri, tavrımı ve önerimi gösterir. Bu, sadece benim şiir üzerine yazarkenki durumumla ilgili değil. Örneğin Turgut Uyar da, Cemal Süreya da aynı kaygıyla yazmıştır yazısını. Mesele, şairin bütünlüğüdür. Şiiraze-Şiirin İç Dikişi Üzerine Yazılar, her ne kadar dipnotlu olsalar da araştırma yazıları değildir; bu tür yazılarımı farklı kitaplarda bir araya getireceğim.

Eleştirmen sıfatına gelince: Farklı şiirler ve poetik tutumlar üzerine yazdığım yazılar, Şair Sözü adını verdiğim bir kitapta toplandı, yayımlanmayı bekliyor. Kitabın başına biri Fuzûlî’den, diğeri Gaston Bachelard’dan iki epigraf koydum. Fuzûlî’nin meşhur beyti: 

Ger derse Fuzûlî ki güzellerde vefâ var

Aldanma ki şâir sözü elbette yalandır 

Gaston Bachelard ise şöyle diyor: “Bir şair başka bir şairden sempati ile söz etti mi, söyledikleri iki kere doğru olur”. Fuzûlî’nin paradoksunu çözüyor Bachelard. Bunların bir eleştiri kitabına epigraf olarak konulması, sorunuzu cevaplamıştır diye düşünüyorum; ama diyeceksiniz ki, “dolayım kurdunuz, dolambaçlı oldu”. O zaman yine iki kaynak vereyim: Biri, büyüğümüz Yunus Emre’den yine: 

Yunus bir söz söyledin hiçbir söze benzemez

Münâfıklar elinden örter mânâ yüzünü 

Diğeri, Manés Sperber’den; şöyle: “Sanat rahatlıkla bir dolambaçlı yol olarak tanımlanabilir”. Şairler/farklı poetik tutumlar üzerine yazdığım eleştiri yazıları, şiirime ket vurmaktan çok şiirimi besledi. Neyin, nasıl yapılacağını ve neyin yapılmayacağını, niçin yapılmaması gerektiğini öğretti. Dışarıdan bakıldığında şaşırmamak mümkün değil: Ele aldığım şiirleri/şairleri, kendi poetik tutumları içinde soğukkanlılıkla eleştirip değerlendirdiğimi görmek, şiire ve şaire “sempati”nin işareti olduğu kadar, anlama niyeti ve çabasının da göstergesidir. Yazdığım eleştiri yazılarında, şiirin şiirden öğrenildiğini görüyorum. Bunlar; dışarıdan, bir şair olarak bölünmüşlük gibi görülüyorsa da, içeriden bir bakış, bunun bölünme değil birleşme olduğunu bilir. Bundan dört yüz yıl önce Karacaoğlan’ın gördüğünü görmemek ve dahi bilmemek insafa sığar mı? Böyle diyordu Karacaoğlan: “Kim var imiş biz burada yoğ iken”? Deneme, araştırma, inceleme ve eleştiri yazılarımın hepsi, bir şair olarak Karacaoğlan’ın soru ve ünlemidir. Benzer biçimde, “Ölü Yıkayıcının Ölüyü Fark Etmesi”nde söylemiştim: 

Hep bir soru

ya da bir ünlem karşımda

“adam oldun mu ha

adam oldun mu ha” 

Yine dolayım oldu; şiir üzerine yazdıklarımın hepsi birer dolayım değil mi? 

Kül: Temmuz’da üçüncü sayısı çıkacak olan Sonsuzluk ve Bir Gün’den yol alıp dergiciliğinizden söz edelim son olarak. Hangi dergilerin çıkışında bulundunuz? Derdi sadece şiir olan Sonsuzluk ve Bir Gün’de neler hedeflediniz ve gelecekte neler yapmayı düşünüyorsunuz? 

Züğürt Ağa'nın dediği gibi, bende çok esaslı fikirler var; cevaba onunla -bu ‘o’nun içi öyle dolu ki- başlamam sırf nükte olsun diye değil, ama şimdi gerekçeleri sıralayacak olsam filmi baştan sona anlatmam gerekir: mim, a’raf, Son Duvar. Bir ucunda dergicilik heyecanı; mim’de fakülte son sınıfta idik: Fahrettin, Süheylâ ve ben, iyi idik. A’raf’ta işler değişti; üçümüz ve kadim dostlarım Mehmet S. Fidancı, Cengizhan Orakçı, kaygılı idik. 1993’te Türkiye’yi çok iyi gördüğümüzü düşünüyorum; birilerinin on yıl sonra sadece bir tema olarak fark edeceği esaslı bir sorunun içine düştük, o sorunu görünür kılmaya çalıştık; kendimizi gördük: a’raf. Son Duvar; sermaye ile çalışmanın sıkıntılarını öğrendik, fena sayılmazdık.

Doğrusu, Sonsuzluk ve Bir Gün’e başlarken dergicilik heyecanından çok bir durumun zorlaması belirleyici oldu; değilse -heyecan baskın olsaydı-, Bilal’in teklifini neredeyse bir buçuk yıl sürüncemede bırakmazdım. Şiir ortamı, Sonsuzluk ve Bir Gün’ü zorunlu hâle getirdi. Kadim dostlarımın ve Mustafa Kurt’un, tabiî ki ısrarıyla Bilal’in de zorunluluğun kışkırttığı isteği duymaları ve emeklerini esirgemeyeceklerini belirtmeleri, Sonsuzluk ve Bir Gün’ü ortaya çıkardı. Zorunlulukların neler olduğunu, derginin birinci ve ikinci sayılarındaki çıkış yazılarında vurguladık ve galiba sürekli vurgulamak zorunda kalacağız; öyle görünüyor. Orada söylediğimiz için onları yinelemeyeyim; ama “derdi sadece şiir yayımlamak” sözünü, “Şiir” sözcüğünün büyüsüne sığınmak şeklinde düşünmediğimizi belirteyim. Derdimiz sadece sözcük değil, Züğürt Ağa hatırlanmalı.

Küresel zorlama, hikâye ve romanı kıstırıp ele geçirdi Türkiye’de de. Zanaatkârlığın sanatkârlığı ele geçirmesi bu. Hikâyeci ve romancı, tekniker oldu; kültür, fona dönüştürüldü bu türlerde. Özellikle son on beş yıldır, küreselleşmenin şiir için de böyle bir tehdit oluşturduğunu görüyoruz. Şiiri sadece “yapım” olarak gören, sunan ve “büyük adları”yla bunu meşrulaştırmaya çalışan teknik şairlere ve bunların poetikasına; küreselleşmeden hoşnut olup onu yeniden üreten karton şairlere ve bunların poetikasına; dönemsel olanın ürettiği açıktan şairlere ve bunların poetikasızlığına karşı duruyoruz. O yüzden andığım şair modelleri ve onların uzantıları, suskunlukla karşılıyor Sonsuzluk ve Bir Gün’ü- suskunluklarını nerelerde ve hangi vurgularla bozduklarından da haberdârız. İyi ki niyetimizi anlayan ve güçleri yettiğince bize destek olan okuyucularımız var; iyi ki küresel vicdansızlığa karşı durmak isteyen insanımız var.

Neden üstüne basa basa söylemekten kaçınayım; şiir iç kale sanatıdır. Derdimiz, sadece büyük harfle yazılan “Şiir” değil, büyük bir birikimin küreselleşme dalgası içinde yutulmasına karşı durmaktır. Edebiyata bağlı kalarak, tarihsellik vurgusuyla hareket ediyoruz. Okumayan “yazar” ve “şairler”in utanıp sıkılmadan ağızlarına büyük gelen sözcüklerle konuşup yazmalarına teber çekiyoruz; iyi olanı ise muteber deyip, elimizden geldiğince öne çıkarmaya, göstermeye çalışıyoruz.

Sonsuzluk ve Bir Gün’ün gelecek sayılarında şimdikinden farklı şeyler yapacak mıyız? İkinci sayıyla birlikte dergi oturdu. Çeviri yazı ve şiirin, dosya ve söyleşinin yer almadığı bir şiir dergisi düşünüyordum. Her sayı; uzun, gerekirse ve tercihen dipnotlu, gelecekte referans olabilecek ve derginin o sayısını kendisiyle hatırlatacak bir yazı ile başlasın istiyordum, öyle de oluyor. Tarihselliğin göz ardı edilmesinden, böyle bir kaygı taşınmamasından ileri gelen yanlışlara dikkat çekilip bunların düzeltilmesini amaçlıyordum, gerçekleşiyor. Dergideki “Anadolu’dan Açılan Şiir” bölümüyle, ülkemizin geniş coğrafyasını dinlemeye çalışıyoruz, sağ olsunlar ses veriyorlar. "Oradaydık", "Tek Soru Tek Cevap", "Bellek" gibi özel bölümlerimiz var. Şişirilmiş bir dergi yapmıyoruz. Bu sayı, bir ek vereceğiz, "İçinden Tren Geçen Şiirler" diye. Yaptığımız her iş, durduğunuz yeri gösteriyor; bu ek de öyle.

Sonsuzluk ve Bir Gün’le hedeflediklerimiz ve yapmaya niyetlendiklerimiz bunlar. İyi niyetliyiz, açığız, saygılıyız, çalışkanız, titiz ve dikkatliyiz, vefalıyız, fedakârız, birikimliyiz, inceyiz, uyanığız... Bir dergi aracılığıyla, en azından bunların hatırlatılması ve sahiplenilmesi, az şey mi? Böyle olsun istiyoruz. Bakalım, zaman ne gösterecek.

(Kül Eleştiri, S. 3-4, Haziran-Temmuz-Ağustos 2005.)

 

İyi olan, her şeye rağmen kalır

 Söyleşi:Şiir Defteri Soruşturma.

1-Dergileri takip edebiliyor musunuz? Bir dergide aradığınız özellikler nelerdir... Kısmen de olsa, aradığınız özellikleri karşılayan dergiler var mı?

Evime, her ay, “on”a yakın dergi giriyor. Bunların benim aradığım özellikleri yansıttığını söylemem mümkün değil. Edebiyat bir ortam olduğu için, bu ortam en canlı biçimde dergilerden izlenebiliyor. Beklentilerimi karşılamasa da, ortamı görmek üzere dergileri izliyorum. Beklentim ne? Bir derginin tavır sahibi olması -buna ilkeleri bulunması da, bir duruşu yansıtması da denilebilir-, ayırt edici bir özelliktir benim için. Çünkü bu, edebiyat adına bir kazançtır. Birbirinin benzeri dergiler, olmasa da olur. Yalnız, tavır sahibi olmak da, “aklıma geleni yaparım, döverim, söverim” kolaycılığı değildir. Ne yazık ki bizde gençlerin ya da yazdıklarıyla bir varlık gösteremeyenlerin çıkardığı dergilerde, tavrın bu olduğu sanılıyor. Bu, tavır değil, kolaycılıktır; geride hiçbir şey de bırakmaz. Son yıllarda gözlediğim bir durum, dergilerin “dosya”ya veya “özel sayı”ya yönelmesi. Birikimin değerlendirilmesi açısından bu, edebiyata bir katkıdır; ama “edebiyat dergisi”nin bir ortam olduğu da unutulmamalıdır.

2- -Orhan Pamuk’un Nobel edebiyat ödülünü almasıyla birlikte ödül kurumu / kavramı yeniden gündeme geldi. Yıl içerisinde yayımlanan dergilerde bu konu yeniden tartışılmaya başlandı. Ödül kurumu / kavramına yaklaşımınız ve bu konudaki düşünceleriniz?

Ödül konusundaki düşüncelerimi, “Öteki-siz” dergisinin yıl içinde yayımlanan özel sayısında belirttim. Kısaca şunu söyleyeyim: Ödül, edebiyat iktidarını pekiştirir. Eğer jüri doğru belirlenirse, edebiyata katkısı olur; yanlış belirlenirse, kötülüğü dokunur. Gençlere verilen ödüller, birkaç kişiyi memnun edebilir; ama birçok kişiyi de edebiyattan soğutabilir. Ödüllerin bu sorunları yanında bir de “ödül miktarı” sorunu vardır. Doğru jürili bir ödülün, saygınlık açısından, ödül verilen şairin/yazarın bir yıllık ihtiyacını karşılayacak bir maddî değeri de olmalıdır. Bunlar sağlanamadığında ödülün çok da bir anlamı yoktur.

3- Günümüz okuru bir kitaba (şiir, eleştiri, roman, hikâye, deneme, inceleme...) eleştirmenin yazısıyla, yazarının söyleşisiyle, herhangi bir derginin tavsiyesiyle ulaşabiliyor mu? Bu bağlamda bugün edebiyat eserine “yönelimi” kendi araçlarının dışında bir belirleyenin olduğunu düşünüyor musunuz?

Günümüzde, belirttiğiniz kanallardan etkilenerek kitaba yönelen bir okur grubu da, bu kanalları, bir kitabı anlamak ve farklı yorumları görmek üzere değerlendiren başka bir okur grubu da var. İlk grubun, doğrusu fazla ciddiye alınacak bir tarafı yok; onlar, reklamla çikolata yiyip kahve içtiği gibi kitap alır. Dolayısıyla bu grubun sadece sayısal değerinden söz edilebilir. Asıl ya da asıl olabilecek okur ikincisidir. Onlar da, kitap dergilerinin tehdidi, tacizi az da olsa bilgilendirmesi altındadır. Tam da sizin söylediğinizi düşünüyorum; bugün edebiyat eserine yönelim, “kendi araçlarının dışında bir belirleyen”in denetimi altındadır. Ama buradaki “kendi araçlarının dışında bir belirleyen” sözü üzerinde durmak gerekli. Günümüz yayın dünyasını, büyük oranda bu “kendinin dışında olma durumu” düzenliyor. Bu durumda, bana, edebiyatın varlığı ve mahiyeti sorunu, araçlardan daha önemli görünüyor.

4-Her dönemde tartışılan bir sorun: “Şiir, gündelik hayatımızdan gittikçe uzaklaşan bir hâle geldi... Şiir bitti!” Bugünden baktığımızda bu durum, yazılı kültürdeki şiirin sonunun geldiğine dair işaretler taşıyor mu?

Belirttiğiniz gibi “Şiir bitti, şiir öldü” türünden sözler zaman zaman söylenir. 1938’de tam da bu argümanla ortaya çıkan bir tartışmaya 1997’de “Ludingirra”da yayımladığım bir yazıyla dikkat çekmiş, sorunun bir modeli yaygınlaştırma amacından kaynaklandığını vurgulamıştım. Bugünkü durum 1930’lardan farklı. Bana kalırsa, gündelik hayattan şiir uzaklaşmıyor; insan kendisinden uzaklaşıyor, alıkonuluyor. Yeri geldikçe, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Şiir, dilin çiçeğidir” sözünü hep vurgulama gereği duyarım. “Gündelik” dediğimiz hayat, dilin çiçeğini soldurmuş bir hayattır. Değil sokaktaki, edebiyatın içindeki insanlar bile, bana çoğu zaman, şiirin duygusundan uzak gibi geliyor. Kontenjan oluşturma kaygıları, cahilliği ideoloji ile perdeleme çabaları, bir sömürge aydınının diliyle konuşma zavallılığı, “ben sana yapacağımı bilirim” hıncı, şiirin zaten karşısında varlık bulan medya ile “iş tutma” kurnazlığı içinde olanlar bitmiştir asıl. Onlar, eleştirel sandıkları tavırlarıyla, kapitalizmin organlarını kullanarak şiirin bittiğini, öldüğünü söyleyebilirler. Türkiye’de şiir bitmez, şiir ölmez; şiirin bittiği gün, Türkiye’nin sonu olur. Kapitalizmi ve onun zihniyetini gündelik hayatta yayan görselliğin şiiri bitirdiği gibi söylemler ve bunun bir uzantısı olarak gelişen “görsel şiir”, “deneysel metin” gibi bilinçsiz tercihler, şiirin karşısındadır. Soruna böyle bir bilinçle yaklaşıldığında, şiire, çoğu zaman şiirin içinde yer alanların kötülük ettiği anlaşılır.

5- Okuduğumuz şiirlerin önemli bir kısmı, “şairin hayatı” ile “şiirin hayatı” arasındaki mesafenin açıldığını gösteriyor bize. Şiirlerin çoğunda kendini kabartan bir “yaşantı” yok! Bu noktada şiir mi hayattan uzaklaşıyor; yoksa hayat mı şiirden…

Yukarıda da belirttim, şiir hayattan uzaklaşmıyor, insan, bu bağlamda şair, kendisinden uzaklaşıyor. Her sanat eseri, insana karşı olana bir tavır olarak belirginleşir. İnsana karşı olana tavır geliştiremeyenler, şiiri bir oyuna dönüştürür. Dönüp bakalım Türk şiirine, oyun oynayarak şair olmuş birilerini gösterebilir miyiz? Bir zaman gündem bulmuş, bir biçimde edebiyat ortamını meşgûl etmiş adlar söylenebilir belki; ama “oyunlarla yaşayanlar”, oyunlarla da ölür. Benim kişisel görüşüm, şiirin hayattan beslendiğidir. Bu, yaşantı ile de olur, okunanların hayatla bağları kurularak da olur. “Şiirlerin çoğunda kendini kabartan bir ‘yaşantı’ yok!” diyorsunuz; ben de aynı kanıdayım. Bu, şiirin kavramlarla algılanmasından kaynaklanıyor. Yalan kavramların kan döktüğü bir zamanda yaşıyoruz. Eugène Ionesco, “Kelime, söz olmaktan çıktı” diye yazmıştır “Günlük”üne. Söz olmaktan çıkan kelimelerle şiir yazılmaya çalışıldığı için, kabaran bir yaşantı görünmüyor çoğu şiirde. Eğer şiirde yeni bir hareket olacaksa bu, kavramlardan sıyrılmakla gerçekleşecek. Ama bunun o kadar kolay olmadığı açık. Böylesine (Böyle) bir ortamda, kendisine inananların yazdığı şiirlerin kalıcı olacağı kanısındayım. Temel sorun, kendisi olmak ve kendisini, kötülükten koruyabilmektir. Bu da kişinin, şairin yaşarken tavır belirlemesiyle gerçekleşir. Şiir bir tavırdır ve “kendini kabartan bir yaşantı”, ancak bu tavırla ortaya çıkar.

6- Yıl içinde şiire dair yazılı etkinlikler (Eleştiri, inceleme, söyleşi vs) göz önüne alındığında, öne çıkan metinler hakkında neler söylemek istersiniz.

Yıl içinde, yoğun olarak 1990’larda yazanların öne çıktığı görüldü. Bu, şiirin bir kuşağı geride bıraktığının ya da şiire bir kuşak daha eklendiğinin işareti. Gelecek yıllar, geride bırakılan ve şiire eklenen kuşaktan kimlerin kalacağını daha iyi gösterecek.

Şiir eleştirisinde, şairlerin yazdığı yazıların kitaplaşması kadar, şiir ortamındaki ezberlerden birini bozacak şekilde akademisyenlerin kitaplarının yayımlanması da bir kazançtı geçen yıl. Bu kitapların şiir yazanlarda, şiir meraklılarında nasıl bir etki bıraktığı ve ne gibi bir yararı olduğu üzerinde düşünmek gerekli. Bunların şiir ortamında gerektiği gibi değerlendirilmediği kanısındayım. Değerlendirilmiş olsa, söyleşiler yerine bu çalışmalarla ilgili eleştiriler yer bulurdu dergilerde. Aynı şekilde, önceki yıllarda yayımlanan bu tür kitaplar da gerektiği gibi değerlendirilse, bunca kötü metin, dergilerde, şiir diye yer almazdı. Sadece eleştiri için değil, şiir için de benzer bir sorun olduğunu düşünüyorum. Ama bu, her zaman böyle olmuştur. Onun için, umutsuzluğa, kötümserliğe kapılmamak gerek. Cumhuriyetten bu tarafa yayımlanan dergilerle çokça içli dışlı olduğum için biliyorum: İyi olan, her şeye rağmen kalır.

(Şiir Defteri 2007 Şiir ve Hayat, haz. Şeref Bilsel-Cenk Gündoğdu, Toroslu Kitaplığı, İstanbul, 2007.)

 

Ya ben öleyim mi söylemeyince

Merdiven Şiir : Niçin şiir yazıyorsunuz?

Soru, beni niçin şiir yazmış olduğuma götürdü. Cevap, biraz uzayacak belki; ama şimdi niçin şiir yazdığımı ancak uzatarak anlayabiliyorum.

Dilin farklı bir gücü ve yapısı olduğunu, ilkokul üçüncü veya dördüncü sınıftayken fark ettim. Din Bilgisi ders kitabındaydı yanlış hatırlamıyorsam, bir manzume okudum ve nasıl olduysa etkilendim, bir şey uyandı bende, bir kapı açıldı. Sonra kitaptaki ve başka ders kitaplarındaki benzer metinleri tekrar tekrar okudum. Onlara özenerek bir manzume yazdım; dörtlüklerden oluşuyordu ve kafiyeliydi de. Nedendir bilmem, aileme gösterdim. Sandım ki, yazdığım bu manzumeyi okuduklarında bana bakışları değişti. Bu değişen bakış hoşuma gitmiş anlaşılan: Devamı geldi. Geceleri, herkesin uyuduğunu tahmin ettiğim anlarda yorganın altında, daha yatağa girmeden ayarladığım el fenerini açıp epey manzume yazdım; ama bunların ne kadarını aileme okuduğumu hatırlamıyorum. Bu, ortaokula kadar sürdü. Okulun "önemli günler”de açtığı şiir yarışmalarında birinci oldum; ödüller verildi: kalem, kitap, kravat. Arkadaşlarım, bana "Şair" dedi ve saygı duydu. Hoş bir duyguydu. Yarışmalardan sıkıldım. Bu arada ortaokul üçüncü sınıfta bir sevgilim oldu; şiirlerin duyuşu, dolayısıyla içeriği değişti. Ben de fark ediyordum ki artık ölçünün, kafiyenin, redifin ve şiirin biçimsel özelliklerinin dili günlük kullanımdan ayıran bir tarafı vardı. Sevgilime yazdığım şiirler defter dolusu oldu ve sanırım o şiirden sıkıldı, gerçi hayattan da sıkılmış gibi geliyordu bana. O defter, ikimizin de arkadaşı olan birinde kaldı.

Defter doldurulurken bir tavır da gelişmiş olmalı: Âdettendir öğretmenler bazen "İleride ne olacaksınız?" sorusu sorarlar. Türkçe öğretmenimiz sordu bu soruyu. Arkadaşlarımın hepsinin az çok olacağı bir şey vardı ve çoğu istediğini oldu da. Sıra bana geldi, "Ne olabilirsem" dedim. Sınıf sustu. Ne olacağımı gerçekten kestiremiyordum, bilmiyordum. Türkçe öğretmenimiz aşağılayıcı ve küçümseyici bir bakışın eşliğinde "Sen hiçbir şey olamazsın" dedi. Sınıf güldü. Bana, bir kez daha böyle bakmıştı aynı öğretmenimiz ve "Kınalı kekliğe dönmüşsün" demişti. Hiç kınalı keklik görmemiştim. Merak ettim. Sonra, çok sonra İstanbul'da Narmanlı Hanı'nda gördüm. Kafesteydiler ve, süslemeden söylediğimi vurgulayayım, kınalı kekliğe o zaman döndüm. Öğretmenimizi hatırladım. Ben, kınalı keklik olmuştum.

Lisede; aruzu, şiir biçimlerini ve söz sanatlarını tanıdım; gördüğüm incelikten etkilendim. Aruzlu denemelere giriştim. Lise ikide mesnevi şiir biçimiyle, aruzu kusursuzca uygulamaya çalışarak bir "mevlid" yazmaya başladım. Yapabildiğimi gördüm. Sevindim, bir güven geldi bana. O defter, sanırım hâlâ kız kardeşimin korumasındadır ve sadece o okumuştur yazdıklarımı. Yüksek öğrenim için edebiyat bölümünü tercihimi şiir belirledi. Nitekim şiirden ve hayattan sıkılan sevgilimin "Olması gereken yeri kazanmış" demesi, buna işaret olsa gerektir.

Fakültede şiire geçtim. Çağrışımı yoğun olan nesneler, kavram ve terimleri, doğayı şiir olarak algılamaya başladım. Birinci sınıfta babamı kaybettim, çok üzüldüm. "Gökten ne yağdıysa yer onu götürdü" dizesiyle biten bir şiir yazdım. Cenaze için karlı bir memleket yolculuğu yaparken uzak tepeleri, şiirin içinden duydum. Yalnızlıktı duyduğum ve şiir buna tanık oldu.

Fakülte şiir terbiyesi ve görgüsü kazanmamı sağladı. Her şeyin şiir olabileceğini kavramaya başladım. Okuduklarımdan imaja dönüşebilecek; bir duygunun, düşüncenin yükünü taşıyabilecek olan her şeyi şiir algısı süzüyordu sanki. “Drosera” başlıklı bir şiir yazmıştım, başka şiirler de vardı da bunu çağrışım yoğunluğu noktasında şimdi bile hatırlıyorum. Bir çiçekti Drosera; avcı, numaracı çiçek: Açıldığındaki cazibesiyle böcekleri kendisine çağırıyor, konduklarında kapanıyor ve yeniden açıldığında posayı dışarı atıyordu. Şiirde bunu dönüştürdüm, hayata yaydım; fena olmadı. Yazdıklarımı okuyan Yeni Türk Edebiyatı dersi hocam, o güne kadar okumadığım bir şairin şiirine benzetti şiirimi. Dediğim gibi, fena bir şiir değildi; ama bunu duyunca soğudum “Drosera”dan. Sonra hocamın dediği o şairi bütünüyle okudum. Buluş, duyuş ve ifade olarak hiç de benzemiyormuş benimki o şairin şiirlerine. “Drosera”ya güvenmiştim; hâlâ unutamamış olmam da bunun işareti olmalı.

Okuduğum iyi şiirlerin tortusu, yeni şiirlerle çıktı dışarı. Hâlâ öyledir ve bu bende, giderek, iyi şiir için bir ölçüt olmaya başlamıştır. Arkadaşım Ömer Erdem, önceki yıl "Anne" başlıklı şiirini yayımlanmadan bana gönderdiğinde ona da söyledim bunu: "Şiirin bende yazma duygusu uyandırdı."

Yunus Emre, "cümle şair dost bahçesi bülbülü" der ya, kekliği görmeden ve henüz bülbüllerim olmadan -gerçek bülbülden bahsediyorum, şu anda mutfakta uyuyan iki bülbülüm var- Divan şiirindeki bülbüle tutuldum bir zaman. Modern şiir tâbir edilen şiiri, anlama gayretiyle okudum. “Cümle şair”in içinde anılmak gibi bir hırsım hiç olmadı; şiirin bana kimi zaman hınçla geldiği de oldu, ama hırsı hiç hatırlamıyorum. Fakülte mezuniyet tezim -sonradan kimi düzeltme ve eklemelerle “1993 Milliyet Ödülü” alan çalışmam-, poetika üzerine oldu. Şiirin şair tarafından nasıl görüldüğünü merak ediyor ve anlamaya çalışıyordum. Ahmet Hâşim, Orhan Veli Kanık, Necip Fazıl Kısakürek, Asaf Hâlet Çelebi, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Behçet Necatigil’i şiir görüşleriyle değerlendirdim. Şiir okuduğumda duyduğum şiir yazma isteği, poetik metinler okuduğumda hiç canlanmadı.

Fakülteden sonra yazdığım şiirler yayımlanmaya başladı. Geçen on beş yıldan bugüne baktığımda; dil beni kuşattığı için, evreni dilin içinden algıladığım, yaşadıklarım ve yaşayamadıklarım beni şiire getirdiği için yazdığımı düşünüyorum. Bir nesne, bir söz, bir hareket ve davranış, bir manzara ve durum şiir algısı diyebileceğim bir merkezde toplanarak geldiği ve başka türlü bir dışavurum ve tepkinin imkânsız olduğu için yazıyorum. Sevdiğim için yazıyorum. Baştan beri anlattığım ilk tecrübeden bu yana kendime baktığımda, o günlerdeki yazma yönlendirenleri değişmiş olsa da değişmeyen bir şeyler bulunduğunu görüyorum: Ben de kendisine söz düşenlerdenmişim. Hani bir deyişte, “Şükür bize aba düştü” denilmiştir ya, kimilerine de söz düşmüştür. Bilindiği gibi, insanlar kavim kavimdir.

Şiir beni, kavmimi bildirerek işte buraya getirdi: Yazdıklarıma bakınca kendimi görüyor ve tanıyorum. Bundan bazen dehşete düştüğüm oluyor; çünkü bir şeyleri henüz yaşamadan yazdığım bazı şiirleri, yaşananları gözeterek/yaşadıktan sonra okuduğumda hiçbir şeyin tesadüf olmadığını fark ediyorum. Meselenin böyle tamamen bana dönük ve ben kendimi bildiğim için rahatça fark edilen bir tarafıyla birlikte, bir de dışarıdan görülebilecek tarafı yani hayattan gelenler var: İnsana karşı hassasım; insanın acısına, zulmüne, bencilliğine, şiddetine, zayıflığına, sevgisine, coşkusuna, ezikliğine, baş kaldırmasına ve boyun eğişine şaşırıyor, hayran oluyor, bunlar karşısında heyecan duyuyorum. Hayat ve insan dolduruyor beni.

Bazen bülbüllerimin kafes kapısını açıyorum; önce duraksıyorlar, anlamaya çalışıyorlar sonra çıkıp kafesin tepesine konuyorlar ve galiba dünyayı orada daha bir farklı görüyorlar; sesleri, hareketleri, değişiyor ve farklı bir dengeye ulaşıyorlar. İçeri girdiklerinde ise dünyalarını sadece orası olarak biliyorlar: Didişiyorlar, uyuyorlar, birbirlerini gagalıyorlar, temizleniyorlar; küsmeyi de biliyorlar. Kuşlarımdan biri, şiirlerimi okuduğu zaman “Bunları nasıl yazdığını aklım almıyor” diyor. Ben aklımın aldığı kadarını yazıyorum ve aklımın aldığı anlar, biraz kafesin tepesi galiba ve seziyorum, biliyorum, bazen de görüyorum ki, o kafesi çevreleyen kafesler de var. Kaç kafesten çıkarsam o kadar iyi diye yazıyorum anlaşılan. “Bende” diye bir şiir yazdım geçenlerde; her birim, “Ne gördüm kendimde” dizesiyle açılıyor. Gördüğümü yazıyorum ve şiir yazdıkça görgüm artıyor.

Son olarak şunu da söyleyeyim: Yaşadığıma inanmak için şiir yazıyorum. Sanırım, “cümle şair”lerin birinden alıp başlık yaptığım dizeyle birleştim.

(Merdiven Şiir, S. 4, Temmuz-Ağustos 2005; derginin “Niçin şiir yazıyorsunuz?” sorusuna verilen cevap.)

 

Yücel Kayıran’dan Mehmet Can Doğan’a sorular

Mehmet Can Doğan, geçen yıl üç kitabın yayımlandı. Bunlardan ikisi şiir kitabı; Şaman ve Boyunca. Diğeri ise, Şiiraze; şiir üzerine yazılmış yazılardan oluşuyor. Bu kitaplarına ilişkin sorulara geçmeden önce ilk şiir kitabın Mene Tekel Feres’ten başlamak istiyorum. 1993'te yayımlanmıştı. Bu ilk kitabının ayırıcı özelliği, şairin poetikasını da içeriyor oluşu. Sen, poetikasını ilk kitabıyla yayımlamış bir şairsin. Bu tutum, neredeyse ilk kitap olmasa da Perçemli Sokak’tan beri görülmüyordu. Poetikası olmak veya bir poetikayı kaygı edinmek 90'lı yılların şairlerinin de ayırıcı özelliği. Seni, 1993'te poetikanı kitabının önüne koymaya iten kaygı neydi?

Poetik metinler, ya bir şiire getirilen eleştirilere karşı ya da bir tavrı belirginleştirmek üzere yazılır. İlk kitabın önüne “Po(em)etika” başlıklı poetik bir metin koyarken okunacak şiirlerde karşılaşılacak tavrın belirginleşmesini istemiştim. Başlıktan da anlaşılacağı gibi, şiirle etiği birleştiren, bir arada tutma niyeti taşıyan bir metindi. Biliyorsun poetikalar, bir şiiri paranteze alabilme özelliği de taşıdığından “tehlikeli” metinlerdir. Kendi kendini paranteze almak kaygı vericidir. Fakülte bitirme tezimi poetikalar üzerine yazdığım için durumun farkındaydım. Poetik bir tutumu belirginleştirme kaygısıyla, yazdığım şiiri de paranteze almadan, olabildiğince geniş ufuklu bir metin yazdım. Şimdi okuduğumda bazı noktaların açımlanması gerektiğini görmekle birlikte, söylediklerime uzak düşmediğimi de fark ediyorum. Şiiri tanımlama gereği duymuş, şiiri şiir yapan ögelerin neler olduğunu ve olabileceğini göstermeye çalışmış, şiirsel ifadede üç yol belirlemiştim. Şiir-toplum, şiir-okuyucu ilişkisi ile şiirde dil ve imajın önemine değinerek “tarihselliğe” dikkat çekmiş, “şiirde gelenek” söylemine şiir dilinin imkânını gözeterek karşı çıkıp “gelenekten yararlanma” sözünün “gelenekle yaralama” anlamına geldiğini vurgulamıştım. “Po(em)etika”da, varoluşa ilişkin vurgunun baskın olduğu, “duruş”un ayırt edici nitelik taşıdığı rahatlıkla anlaşılır. Orada söylediklerimi, bugün daha bir kristalleştirdiğimi düşünüyorum.

Şairlerin poetikası olmak zorunda mı? Poetikasız bir şairin şiiriyle poetikalı bir şairin şiiri arasındaki fark ne? Poetikasız şiir yazılamaz mı?

Şairlerin poetikası olmak zorunda değil, böyle bir zorunluluk yok; ama şairin poetik bir tutuma sahip olması gerek. Manzum veya mensur poetik metin, şiiri öncelemez; öncelikli olan şiirdir ve poetik tutum da bir şiirin bütününden anlaşılır. Ben, poetik yazıyı değil, poetik tutumu önemsiyorum. Özellikle poetika “kılıklı” metinlerle, olmayan bir şiirin savunmasına girişildiğinde, poetikaya hayır diyorum. Ahmet Oktay’ın vurguladığı şekliyle poetika imkânsız olabilir; ama yine aynı vurguyla, poetik tutum mümkündür. Poetik metin olmadan elbette şiir yazılır; bir poetik tutumu sergilemeyen şiirse ne kadar tutarlı bir poetikaya dayanırsa dayansın benim için çok da önemli değildir.

Senin başladığın yerde, Türk şiiri içinden dünya nasıl algılanıyordu ve buna karşı nasıl bir dünya tasarımı oluşuyordu senin algı alanında?

Söylemler, marjinal vurgular, retorik çok baskın gibi görünüyordu bana. Bunların arasında, insan yok olmuştu sanki. Şiirdeki öznenin durumundan çok şairin baskısı hissediliyordu. Tarihsellik yitirildiği, varolan birikimden haberdar olunmadığı için basit, aşılmış ve aşınmış dil oyunları, teknik denemeler, hakikati olmayan -en azından hakikat duygusu vermeyen- bunalımlar vs. şiirin sisteme eklemlendiği ve onu yeniden ürettiği düşüncesini uyandırıyordu bende. Sistem derken, yaşadığımız hayatı örgütleyen yapıyı kast ediyorum. Bu örgütlenme biçimi, benim onuruma dokunuyordu. Benzeri durumların olduğu önceki zamanlara baktım, şimdiyi anlamaya çalıştım. “Mene Tekel Feres”, “Kutsal Kâse”, “Mobius Şeridi”, “Pazartesi”, “Hız”, “Zikir”, “Kanunlar” varolan dünya algısına karşı geliştirebildiğim “dünya tasarımı”nı orta koydu sanırım. Söylediğim şeyin belirginleşmesi için şimdi her biri üzerinde durmam gerekir; ama buna gerek olmadığı kanısındayım.

Mene Tekel Feres ile Törenler ve Komplolar’da (1997) oldukça kontrol altında tutulan ve öznenin sanki kendi kendine konuşarak dile getirdiği bir varlık sıkıntısı var. Şaman ve Boyunca’da ise, bu ötekine ‘seslenmeye’ dönüşüyor. Özellikle Şaman’ın ilk bölümünün tekniğinde de görülüyor bu. Neden varlık sıkıntısı 

Varolmaktan kaynaklanan bir sıkıntı ise kastettiğin, özellikle “Mene Tekel Feres”teki şiirlerde bu sıkıntının içedönük bir tavırla hâlledilmeye çalışıldığı söylenebilir. Dışarıdan aldığı zehri, hazmetmeye, bir bakıma burada kalmaya çalışan bir özne vardır. Bu özne, “her tekrarda ölüyor önceki ve sonraki”, “ölümü çoğaltmaktır var olmak her vakit” diyen bir bilince sahiptir ve sorunun “burada olmak”tan kaynaklandığının farkındadır. "Sükûnetin dili" diyorum bu kitaptaki şiirlerin çoğuna. “Törenler ve Komplolar”da, varlık sıkıntısını “törenselleşen” bir dünyada gören öznenin öfkesi ortaya çıkar. Hayata karışmışlığında bir acımasızlık vardır; zehir dillidir. Hayata karışmışlığıyla törenlerden edindiği sıkıntılı varlığı, acımasız bir ironi eşliğinde komplolarla hayata iade eder. “Törenler ve Komplolar” kitabımı çok önemserim; varlığa biçilmiş iki kanlı gömlek olarak algılarım. “Şaman”ın giysisi de bunlardır zaten. Bu yüzden belki “öteki” de hemen görüyor, onda yankı buluyor. Göndermeleri pek fazla “Şaman”ın; temsiller getiriyor, insanın tarihinin ağırlığıyla konuşuyor, “Öğrendim artık tamam” diyebiliyor. Bu tarih, “öteki”nin de tarihidir. Belirtmek gerekli: Bu “öteki”, kadın ve erkekle birlikte kuş, yılan, akrep, ağaç, at, gömlek, dağ, ova, ırmak, rüzgâr, ateş ve sayamadığım, hesaba gelmez bir varolma durumudur. “Boyunca”daki “ötekine seslenme”de, daha yakın ve bildik, dokunulabilir bir dünya vardır. Varlık sıkıntısı, taşınabilir bir hâlde tasarlanmıştır: “Dünya İşte Böyle Ayakta Durur”, “Kıl Testere”yle ve “Gerilla İnceliğiy"le.

Şaman veya Şamanizm özellikle 80'lerden sonra Türk şiirini besleyen önemli kültürel fenomenlerden biri oldu. Mevcut örneklere bakıldığında, konunun daha çok tarihsel bir fenomen olarak ele alındığı görülüyor. Senin Şaman adlı yapıtında durum farklı. Şamanizm, neden önemli? Türk şiiri için yeni bir açılımı mı işaret ediyor yoksa bir moda mı?

Darbeden sonra şiirde bazı arayışlar ortaya çıktı. “Şiirde gelenek” söylemiyle öne çıkan yöneliş, İslâmiyet’le varlık bulan ve mazmunlarını ortak bir referans dünyasından alan “Divan Şiiri”ni merkeze aldı. Gelenek söylemi tekelleşmeye doğru giderken, egzotik bir ilgi ve merakla daha eski zamanlara gidilmek istendi. Şamanizm ilgisinde, gelenek baskısının hayli yönlendirirci olduğunu düşünüyorum. Sen durumu, "tarihsel bir fenomen" olarak yorumluyorsun, ben bu yoruma "sosyolojik bir fenomen" olduğunu da ekleyeyim. Şamanizm, 1990'larda moda oldu; konuyla ilgili değerli değersiz kitaplar yayımlandı; seküler tavra sahip olanlar için tuhaf bir kaçış alanı şeklinde algılandı. Şamanizm’i, evreni algılamada dolayımdan uzaklaşan bilincin doğrudanlığı olarak görüyorum ben. Şaman ise; hekim, otacı, söz ustası, doğrudan bilinç olarak anlam buluyor bende. Yaşadığımız zamanda din olarak Şamanizm'in -en azından bizim yaşadığımız coğrafyada- imkânı yoktur. Varlığı ve evreni algılama ve kavrama noktasında ise uyarıcı bir etkiye sahiptir. Bu anlamda, Türk şiirine varoluşu kavrama bakımından farklı imkânlar sunabilir. Yine de “Şaman” adlı kitabımın bölüm başlıklarını hatırlatmak isterim: “Şaman”, “Gizli Şaman”, “Üçkâğıtçı Şaman”.

Son günlerde ortaya çıkan Türk şiiri ortamındaki tartışmaları dikkate alırsak, kendini nerede görüyorsunuz? Sana göre, Türk şiirinin bugünkü asıl problemleri nelerdir?

Her geçen gün “duruş”u daha çok önemsiyorum. Bu da poetik tutum dediğim bütünlükten taviz vermemem gerektiğini düşündürüyor. Buradayken yaşadıklarımızın, yaşananların varoluşa dokunan yanlarını belirginleştirmeye çalışıyorum. Şiir ortamındaki tartışmalar gelip geçicidir. Ayrıca, tartışmalarda söylenenler, farklı bir algı biçimini işaret eder. Şiirin bu tür dönemsel, güncel sorunlarla sıkıştırılmasından yararlı sonuçlar çıkacağını sanmıyorum.

Türk şiirinin bugünkü asıl problemlerini sayarsam hayli uzar; yine de bir iki noktaya değineyim. Sosyolojik algı, şiiri dönemsel olana hapsediyor. Deneysel çabalarla belirginleşen görsellik ve mensur şiir, şiirin sesini boğuyor. Özgüven eksikliğini bastırarak söz alan küstahlık, birikimin göz ardı edilmesine yol açıyor. Usta-çırak söylemleri, şairin kendiliğini zedeliyor. Küreselleşme söylemi, bir “içkale sanatı” olan şiiri yersiz yurtsuz hâle getiriyor. Bayatlamış olan; tarihsellik ihmal edildiği, perdelendiği için yeni gibi sunulabiliyor. Dil bilincinin zedelenmiş olması, cehaletin üslûp olarak sunulmasını hazırlıyor. Şiirden çok şairin konuşulması, arkadan gelenlere yanlış bir kanal açıyor. “Marka şairler”, şiir için ezber oluşturuyor. “Alt kimlikler”in bütüncül kimlik olarak sunulması, varoluşu erteliyor. Bunlar sorunlardan birkaçı; şiir üzerine yazarken biraz da bunların üzerine gidiyorum ben.

“Kitap-lık” (S. 49, Eylül-Ekim 2001, s. 31.) dergisinde yapılan bir ortak söyleşide söylediğin bir söz var. “Mehmet Kaplan Tanzimat edebiyatı üzerine değil de Cumhuriyet edebiyatı üzerinde çalışsaydı bizim bugün yükümüz daha az olacaktı” diyorsun. Ben de Hüseyin Cöntürk için benzer bir yargıda bulunurum. Cöntürk, eleştiriyi 60’lı yılların sonunda bırakmamış olsaydı yükümüz daha az olacaktı, diye. Türk şiirinin bugünkü durumunu hesaba katarak bu sözünü biraz açar mısın?

Sorun şiir eleştirirsiydi. Eleştiri gerektiği gibi yapılır, işletilir ve sürekli kılınırsa sağlam bir edebiyat tarihinin yazılmasında önemli bir işlevi yerine getirir. Şimdi şiiri gerektiği gibi anlamak isteyen biri, en başa dönmek zorunda kalıyor hep. Mehmet Kaplan ve dönemindeki başkaları, sağlam bir eleştiri ile 1950’lere gelene kadarki şiiri çalışsaydı biz bugün yeniden Cumhuriyet’in ilk yıllarına dönmek zorunda kalmayacaktık. Belirttiğin gibi, Hüseyin Cöntürk ve başkaları eleştiriyi sürdürse ve ardılını da oluşturabilseydi yükümüz daha az olacaktı. Şimdi ben, Türk şiirinin bütün dönemlerini yeniden okumak zorunda kalıyorum; sen de öylesin, işi lâyıkıyla anlamak isteyen başkaları da. Kurumsallaşmış bir eleştiriyi izleyerek yazılmış sağlam edebiyat tarihlerimiz olsaydı yükümüz çok daha az olacaktı. Şimdi biz, bir taraftan da edebiyat tarihine çalışıyoruz. Farklı vurgularla söylüyorum: Eleştiride de, şiirde de yükümüz ağır.

(Varlık Kitap eki, Mayıs 2006)

 

Yarışsız Koşabilmek

Sorular:Öteki-siz dergisi

1. Şiir ödülleri ile şiir yarışmaları arasında bir fark görüyor musunuz? Böyle bir öneri ile size gelindiğinde, jüri ya da seçici kurulda yer alıp almayacağınız konusunda hangi kıstaslarla karar veriyorsunuz?

“Ödül” ile “yarışma”nın doğalarından kaynaklanan bir farka dikkat çekerek başlayacağım. Yarışma, “Bilgi veya yetenek üstünlüğünü göstermek için yarışmak işi” diye tanımlanır. “Yarışmak” ise, “Bir işi birbirinden daha iyi yapmak için çabalamak”tır. Bir zaman dilimi içinde, belli kurallara uyularak gerçekleştirilen yarışmada, rekâbet ve çekişme önemli iki yönlendirendir. Kuralları ve değerlendirme ölçütleri belirlenmiş olan yarışmaların sonucudur “ödül”. Çıkış noktasındaki bu belirlenmişlikle yarışma, nesnel ölçütleri esas almak durumundadır. Gerçi günümüzde de spor “müsabakaları”nda kuralların ve ödüle ulaşmanın nesnel ölçütleri vardır; ama edebiyat ve özelde şiir ödüllerinin nesnel ölçütlerle belirlenmediği veya belirlenemediği hepimizin malumudur. Bu noktada, şiir yarışması ile ödülünün süreç ve yöntem bakımından birbirinden farklı olduğu söylenebilir.

Belirttiğim “ölçüt” ve “ölçme” farkı, doğa bilimleri ile sosyal bilimlerin ayrılmasına benzer biçimde oluşmuştur. Dolayısıyla şiir ödüllerinde nesnel ölçütlerin varlığından söz edemiyoruz. Zaten, çoğu ödül sonrasında çıkan tartışma da buradan kaynaklanıyor ya da buradan kaynaklandığı izlenimi verilmek isteniyor. Bununla birlikte, düşük ölçekli de olsa, şiir ödülleri ile şiir yarışmaları arasındaki başka bir farka da değinmek gerekir: Şiir yarışmaları, genellikle “konulu”dur ve yarışmaya katılacak olan kişi, yazacağı metinde konuya bağlı kalmak durumundadır. Bu da yarışmanın metni öncelemesi anlamına gelir. Bugün Türkiye’deki şiir ödüllerinin böyle belirgin bir önceleme içermediği kanısındayım. Gerçi, şairler adına konulan şiir ödüllerinde, adına ödül konulmuş olan şairin poetikasının gözetildiği veya gözetileceği duyurulmakla birlikte buna pek de uyulmadığı görülmektedir. Bu durumda ödül, şiirin belirleyeni ve önceleyeni değil, takipçisi ve ardılıdır.

Belirtmeden geçmeyeyim: Şiir ödüllerinin bazıları, yarışma; bazıları da, yarıştırma anlayışıyla verilmektedir. Örneğin, Türkiye Yazarlar Birliği’nin şiir ödülü ile Altın Portakal Şiir Ödülü, doğrudan katılım ile değil kuruluşun ve jürinin belirlemesiyle; Behçet Necatigil Şiir Ödülü veya Cemal Süreya Şiir Ödülü ise şartları belli bir yarışmaya katılanlar arasındaki bir kitaba/şaire verilir. İkinciler, yarışmadır; birinciler ise, yarıştırma. Yine de spor müsabakalarındaki gibi, açık kurallar da, ölçütler de yoktur bu yarışma ve yarıştırmalarda. Öyle ki bunlardan kaçış da olmaz; biri sizi ödüle “değer bulur”. “Ödül gerekçeleri”ne bakıldığında, “ödülün kuralları”nın her sene değiştiği, değişebileceği görülür. Kuralları bazen ödül alan şair, bazen de jüri belirler. Bu hâliyle, “ödül avcıları”nı çaresiz bırakan bir yarış söz konusudur.

Yarışı çaresizleştiren veya yarışanı başka “hâl çareleri” arayışına iten, yönlendiren unsur “jüri”dir. Jüri, şiir ödüllerinin “göğüslenilecek ipi” veya aynı anlamda olmak üzere “foto finişi”dir. Bana, göğüslenilecek ipin sağlamlaştırıcı liflerinden biri olmam teklif edildiğinde, ödülün kim tarafından kimin adına ve niçin konulduğuna, diğer liflerin kimler olduğuna, ödüle aday kitaplar dışında başka yönlendirenlerin bulunup bulunmadığına dikkat ederim.

2. Bir şiiri diğer şiirden “iyi”, “kötü”, “güzel”, “çirkin” gibi sıfatlarla ayırt edecek kıstaslar neler olabilir?

Belirttiğiniz sıfatların her biri, birer kıstastır. Anladığım kadarıyla, “Nasıl oluyor da bir şiir iyi, diğeri kötü; aynı şekilde biri güzel, diğeri çirkin olabiliyor veya olarak değerlendiriliyor, hattâ değerlendirilebiliyor?” diyorsunuz. Bu sıfatların her biri, bir değer hükmüdür. Bir metin karşısında, ilk bakışta herkesin kolayca söyleyebileceği ve de söylediği “iyi-kötü”, “güzel-çirkin” sözlerinin elbette kendiliğinden bir değeri yoktur. Burada değeri belirleyen metindir; ama bu metin aracılığıyla konuşanın da değere ortak olduğu açıktır. Dolayısıyla o da değerdir. Birikimi olmayan ve edebî zevki oluşmamış kişilerle eleştirmenlerin bir türlü anlaşamadıkları bir noktadır burası. “Bana göre öyle” sözüyle çokça karşılaşır eleştirmenler. Bu “bana göre”nin içi değerle değil, “ben”le doldurulmuştur. Şiir ödüllerinde jüri, sizin de dikkat çektiğiniz değer ölçütlerini koyarlar; ama onların “iyi-kötü”, “güzel-çirkin” belirlemesi ile bir “hevesli”nin aynı sözcüklere yüklediği anlam aynı değildir. Aslında hevesli, “beğendim-beğenmedim”, “hoşlandım-hoşlanmadım” demek ister. Jüridekilerin belirlemelerinde böyle bir kabul değil, sözcüklerin işaret ettiği edebî-estetik ölçütler vardır, var olmalıdır.

Şöyle söyleyeyim: “İyi-kötü” belirlemesi, ahlâka/etiğe; “güzel-çirkin” belirlemesi estetiğe ilişkindir. Ahlâk veya etik denildiğinde, toplumsal ahlâk değil, metnin ahlâkı gözetilir; metnin ahlâkı, bütünlükte ve tutarlılıkta belirginleşir. Metnin güzelliği ve çirkinliği ise, uyumda ve etkide kendisini gösterir. Sözcükler medlûlünü (işaret ettiği şeyi, durumu) yitirdiği için şimdilerde “Bu iyi bir şiir” veya “Bu güzel bir şiir” denilince herkes kendi hacmini düşünüyor, gösteriyor. Oysa bir şiirin iyiliğini de güzelliğini de belirleyen ölçütler vardır. Dolayısıyla iyi-kötü, güzel-çirkin, “Bence öyle” kolaycılığının işareti değildir. Bir metin için bu tür hükümler verildiğinde, “Neden iyi ve nasıl güzel?” diye hemen sorarım. Çoğu zaman aslında bunlar değil, “Beğendim-beğenmedim, hoşlandım-hoşlanmadım” denildiğini, soruya muhatap olanın susmasından, gevelemeye başlamasından veya hırçınlaşmasından anlarım; siz de anlarsınız.

3. A yarışmasında jüri ya da seçici kurulda olmakla B yarışmasında jüri üyesi ya da seçici kurulda olmak sizin seçim kriterlerinizi değiştiriyor mu?

Herhangi bir ödüldeki jüri üyeleri benim seçim ölçütlerimi değiştirmez. Böyle bir soruyu, bizdeki şiir ödüllerinin en önemli sorunlarından birine dikkat çekmek amacıyla veya ödüllerin böyle bir kaygı uyandırdığını belirginleştirmek için sorduğunuzu düşünüyorum. Kaygınıza da vermek istediğiniz mesaja da katılıyorum. Şiir ödüllerinde ve yarışmalarında, jüri üyelerinin kendi ölçütleriyle değil, eserden kaynaklanmayan bir uzlaşmayla hareket ettiklerini ima ediyorsunuz sanki. Bunları herkes az çok tahmin ediyor; ödülün çoğu zaman esere değil, kişiye verildiği de tahmin edilenlere dahil. Bununla birlikte, bazı ödüller açıklandığında ödülün “oy birliği” veya “oy çokluğu”yla verilip verilmediği de ilân ediliyor. Bu, önemli bir gösterge; çünkü ödül alan eser veya kişiden daha iyisi veya onun kadar iyi olanı var anlamı iletilmiş oluyor 

4. Farklı şiir anlayışı ve izleğe sahip diğer jüri üyeleri ya da seçici kurul üyeleriyle hangi noktalarda birleşiyorsunuz?

“Farklı şiir anlayışı ve izleğe sahip diğer jüri üyeleri ya da seçici kurul üyeleriyle hangi noktalarda birleş”tiğimden çok birleşebileceğimden söz edebilirim. Bunu da jüri üyeliğini kabul etme seçimini yaptığım ödülün kimliği belirler biraz; çünkü teklif geldiğinde, kimlerle birlikte olacağımı sorarım. Birikimine güvenmediğim, edebî zevkine inanmadığım, şaibeli olduğunu bildiğim kimselerle bir arada bulunmak istemem; çünkü dolaylı baskılar vardır ve bu baskıların sizi nereden, ne zaman yaralayacağını bilemezsiniz; hoş, bilseniz de bunun anlamı yoktur. Belirttiğim niteliklere sahip insanlarla bir araya gelmişsem yukarıda vurguladığım ölçütlerde buluşmak için sıkıntı yaşamam; bu nitelikleri taşımayan kimselerle bir araya gelmişsem, ödülün muhtemelen “oy çokluğuyla” verildiği ibaresinin basın bildirisinde yer almasını ister ve bunun için çalışırım. Bazı ödüllerde bunu yapamayabilirsiniz; çünkü ödül, “puanlama” ile belirlenir.

5. Ödüllerin edebiyat tarihine ve yaşadığımız şiir ortamına katkılarının ne olduğunu düşünüyorsunuz? Ödüllerin şiirin verili ortamını değiştirme gücüne ait somut gözlemlerinizi paylaşır mısınız?

Ödüller, eğer seçici kurul veya jüri iyi belirlenmişse eleştiri işlevi görür. Eleştiri de edebiyat tarihi için çalışan alanlardan biridir. “Şiir ortamına katkı” hesap edildiğinde, ödülün kime verildiğine bakmak gerekir. Gençlere verilen “özendirme ödülü”, hakikaten özendirici olabilir. Bununla birlikte, unutmamak gerekir ki, bir ödülde birkaç kişiyi özendirirken birçok kişinin de hevesini kırabilirsiniz. Bu, genel olarak şiir için kötü bir sonuçtur, hattâ kötülüktür. Gerçi, yazma derdi taşıyan biri için kırılmalar da etkili olabilir. Gençlere verilen ödüllerde, her zaman yanılma payı vardır; ama bana gençlerden gelen ürünlerden de biliyorum ki, geleceği olan, yanılma payını en aza indirir. Böyle bakıldığında ödülün şiir ortamına -özellikle bugün- pek de büyük bir katkısı olmadığı görülebilir; çünkü bugün pek çok kanal var ve değerler geriye itildiği için bir seçici kurulun birini “iyi” ve “güzel” bulmasının büyük bir önemi olmadığı ve etkisi bulunmadığı açık. Önemli olan, kişinin ne yazdığını, yaptığını bilmesi ve ne yazabileceğini, yapabileceğini görmesi, sezmesidir. Ödülle şair olunmayacağı gibi, ödül alındığı için şair olunmadığı da söylenemez.

Bir örnekle belirginleştireyim: “1948 Kaynak Şiir Yarışması”nda, Nurullah Ataç, Ahmet Muhip Dıranas ve Kenan Akyüz’den oluşan jüri, Zafer Hüsnü Taran’ın “Harp Poemi” şiirine birincilik, Turgut Uyar’ın “Arz-ı Hâl”ine ikincilik ve M. Çetin Tezcan’ın “Akşamüzeri Türküsü”ne üçüncülük vermiştir. Bugün edebiyat dünyasında ne Zafer Hüsnü Taran ne de M. Çetin Tezcan’ın adları vardır. Nurullah Ataç’ın Turgut Uyar’da ısrarına rağmen ikincilikle ödüllendirilen şair kırgınlıkla bir köşeye çekilseydi, modern şiirimiz önemli bir poetik tutumu tanımayacaktı.

Başka bir örnekse Gülten Akın’dır. Varlık dergisinin 1955’te açtığı şiir yarışmasında Gülten Akın, bugün bazıları usta şair olarak bilinen, bazıları unutulan, bazıları edebiyatın farklı biçimlerinde var olan adlar arasından birinci seçilerek ödüllendirilir. Şiir yarışmasının jürisinde; Ataç, Ahmet Kutsi Tecer, Ziya Osman Saba, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Muhtar Körükçü, Behçet Necatigil, Orhan Hançerlioğlu ve Sabahattin Kudret Aksal vardır. Gülten Akın, yarışmaya “Yitikler Gecesi” ve “Deli Kızın Türküsü” adlı şiirleriyle katılmıştır. Aynı yarışmaya, “Ve Üç Kere H Dedim”le katılan Ali Püsküllüoğlu’nun şiiri “Yitikler Gecesi” ile “Deli Kızın Türküsü”nden hiç de zayıf değildir; ama jüri Gülten Akın demiştir ve yarışmanın da bir tane birincisi olmak durumundadır. Sorun, hamama girme veya girmeme tercihindedir.

Andığım her iki ödül de “şiirin verili ortamı”nı değiştirmemiş ama önemli poetik tutumları bir biçimde hazırlamıştır. Zaten ödülden şiirin verili ortamını değiştirme gibi bir işlev beklenmesi yanlıştır; çünkü ödül, verili ortamın değiştirilmesini değil sürmesini sağlar. Günümüzde gençlere verilen ödüllerde jürinin önemli bir etkisi vardır ve bu jüri bile çoğunlukla edebiyat dünyasının üzerinde uzlaşarak bir değere dönüştürdüğü isimlerden oluşmamaktadır. Yukarıdaki jüri üyelerine bakıldığında söylediğimin daha iyi ve doğru anlaşılacağını düşünüyorum. Bu noktada, ödülleri birer koltuk değneği gibi görmemek gerektiği vurgulanmalıdır. Her neden yapılmış olursa olsun koltuk değnekleri şiirde bir sakatlanma olduğunu haber verir. Onun için şair, kendi bacaklarıyla yürümesini bilmelidir. Ancak bundan sonra koşulabilir.

Bugünkü edebiyat ortamında gençler için ödüllerin sağlığı değil, hastalığı işaret ettiğini belirginleştirmiş oldum. Şiirde belli bir yol almış, kendi poetik tutumunu belirginleştirmiş şairlere verilen ödüllerin edebiyat dünyasına isim anlamında bir etkisi olmadığı kanaatindeyim. Bunların ancak dolaylı etkileri olabilir. O da ödülün maddî değeriyle doğru orantılıdır. Vaktiyle birileri tarafından yazılmıştı; ben de aynı kanaatteyim: Bu tür ödüller, şairin bir yıllık ihtiyacını karşılayacak bir maddî destek sunmalıdır; böyle bir imkân sunulduğunda ödüle değer bulunan şair, yazacaklarıyla şiir ortamını zenginleştirir. Ödül bunu sunamadığında veya sağlayamadığında, ahbap çavuş ilişkileri ile edebiyat ortamında ödül üzerinden meşruiyet bulan jüri üyelerinin ve ödül sahibi “şair”in iktidarını pekiştirir. Bu da edebiyat ve özelde şiir ortamının kirlenmesinden ve yozlaşmasından başka bir şeye hizmet etmez.

 (Öteki-siz, S. 2006/1, Temmuz-Ağustos-Eylül 2006.)

 

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön