Kekemece Duyarlılığı

Mehmet Çetin İle Söyleşi

 

 

Söyleşi:Vecdi Erbay

 

"Dünyada en çok konuşulan dilin kekemece olduğunu düşünüyorum. Çünkü insanlar dillerine, düşlerine, gelecek imgelerine yabancılaştırıldılar. Böylesi bir yıkıcılık var. Dilsiz, aşksız, geleceksiz bırakılan insanın dil durumu tam bir kekemelik."

 

Mehmet Çetin'i ve şiir pratiğini KekoMeçe adlı şiir, özetler nitelikte. Çetin'in şiirini izleyenler bilirler; kitaplarında yer alan şiirler birbirini bütünler, tamamlar niteliktedir. Çetin'in yeni kitabı "Kekemece" adıyla geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Kitabın son şiiri Ahmet Telli'ye ait. Yazdığı gibi iyi konuşmasını da beceren ender şairlerden biri olan Mehmet Çetin'le "Kekemece"yi konuşurken önceki kitaplarına da döndük.

 

"Rüzgar ve Gül İklimi"nden "Kekemece"ye, dışarıdan bir gözle, Mehmet Çetin'in şiir serüvenini değerlendirebilir misiniz?

 

Şiirin kendisini yazdırdığı çok kişisel tarihsel, toplumsal, duygusal uğraklar vardır. Rüzgar ve Gül İklimi, 1971'lerden başlayan bir sürecin ürünüdür de denilebilir. İlk kitap bu anlamda içinden geçip geldiğimiz ölüm kalım günlerinin vicdani ve estetik tanıklığıdır bir yanıyla. Diğer yanıyla da toplumsal bir kaygıya tabi kılınmış dilin ve söylemin farklılaşma, özgürleşme ve daha kişisel olma pratiğidir. Çok içtenlikli bulduğum, bütün gençliğe ve acemiliğe karşın, dil ve söylem arayışları açısından bir tavrı olduğunu düşündüğüm bir kitaptır. "Birağızdan" ise sözün ve dilin kelimesini şiirin olanaklarıyla kendini daha iyi örgütlediği, ama şiirin kendini çok gözettiği bir kitap olarak geldi. "Hatıradır, Yak Bu Fotoğrafı" epey sonra yayımlandı. Kitap, sanat hareketi sürecindeki geri çekilme, öğrenme, birikme ve yeni bir uğrağa evrilme sürecinin ürünüdür.

 

Hatıradır Yak Bu Fotoğrafı, ilk iki kitaptan farklı bir söyleyişin de habercisi...

İlk iki kitap birbirine daha yakın. Özellikle toplumsal, tarihsel, duygusal ve politik koşulları itibariyle daha dışa dönük, içinde olunan koşulları yarma, firar etme isteğine dönük izleklerde yoğunlaşırken, üçüncü kitap bir iç yolculuğun şiiridir. Gecikmiş, ertelenmiş, ama ah etmeyen; yaşadığı önceki hayatı üstlenen ve ordan izlekler de taşıyan, ama dil ve söyleme biçimi olarak yeni bir uğrağı işaret eden bir kitaptır. "Aşkkıran" daha global bir kuşatmayı politik süreçlerden, duygusal ve tarihsel süreçlere kadar, hayatımızı teslim almak isteyen sistemin ideolojisiyle sert bir tartışmadır. Bu haliyle agresif ve küfür gibi durduğu da olmuştur. Bir bıçak gibi kendine sapladığı da olmuştur ordaki şiiri şairin...

 

“Kekemece"ye geldik. Şiirlerinin-kitaplarının birbirini tamamladığı gözönüne alındığında, Kekemece'yi hangi izleğin tamamlayıcısı olarak düşünebiliriz?

 

Şiiriyle hakikaten içten ilişki kuran insanın, yazdığı şiirin tek şiir olduğu kanaatindeyim. Ancak içinde bulunduğu özgül ve evrensl süreçler, hayata ait tutum alışının farklı kadrajlarını, hissiyatlarını, derinliklerini, nüanslarını ortaya çıkarır. Fotoğrafın parçasını görme, anlama, anlamlandırma çabasıdır her şiir, her kitap. Kitaplar arasındaki bağ, izlek ve iç sesler anlamında, özlediğim, gözettiğim birşey.

Kekemece'nin diğer kitaplardan farkı, üstten bakmayı ve sadece verili olanı, ideolojik hegemonyayı görmekle kalmayıp aynı zamanda bunun besleyenleriyle de, örneğin zaman izleğiyle, zamanın kavrayışıyla, tarih anlayışıyla, bütüncül kurtuluş projeleriyle, bu tür insanı insandan alan, insanı düşüne, aşkına yabancılaştıran her türlü egemenlikçi yaşama biçimiyle de tartışmaya girmek istedi. Bu bir iç yolculuk gibi görülebilir. Ama iç yolculuk bu kez hayatına çağırdığı imgeyle belki bir çocukluğa geri dönüş, göçün başlatıldığı yerde hayatımızı realize etmiş sistemlerin teslim alışlarını deşifre etmeye, kendi içinde yeniden anlama ve anlamlandırmaya bir yolculuk olarak gündeme geldi.

 

Her şairin sözcükleri olduğuna inanırım. Sizin de var ve üstelik bunlar kitap adları olarak da çıkıyor karşımıza: Aşk, hatıra, gül ve kekeme gibi...

 

Her şiir yazanın sırrının saklı olduğu sözcükler, izlekler vardır. Galiba şiir de daha çok orda kendini ele verir. Benim de büyüsünden kurtulamadığım, satır aralarında da olsa kendimi daha iyi ifade etmeye çalıştığım izlekler, sözcükler, söyleme biçimleri kuşkusuz var. Kekemece, Aşkkıran'daki "şeyleşme" izleğinin bir başka okunma biçimidir. Kırmançça dışında hiçbir dili duymadığınız, gazetenin, radyonun ve diğer dillerin girmediği bir coğrafyada, orman içinde uzak bir mezrada yaşıyorsunuz ve sonra hayat sizi yollara düşürüyor; bilmediğiniz kentlerden, dillerden geçiyorsunuz, kendinizi farklı dillerin kuşatmasında buluyorsunuz. "Bilmediğim dillerden tırnaklarımı yiyiyorum" dizesinin bir başka biçimi oldu bu kitap. Özellikle küreselleşme sürecinde daha açığa çıkan, baskınlaşan bir durum var: İnsanlık gerçekten kekemeleşti. Dünyada en çok konuşulan dilin kekemece olduğunu düşünüyorum. Çünkü insanlar dillerine, düşlerine, gelecek imgelerine yabancılaştırıldılar. Böylesi bir yıkıcılık var. Dilsiz, aşksız, geleceksiz bırakılan insanın dil durumu tam bir kekemelik.

 

Kekeme "Kekemece"ye dönüşünce bir karşı duruş da kendini sezdiriyor.

 

Kuşkusuz. İki açıdan anlamaya çalışayım. Birincisi, dilsizleştirilmemiz karşısında bir durum tespiti yapmak, açığa çıkarmak olup biteni. Ve çok konuşmanın kekemelik durumunu ortadan kaldırmadığını söylemeye çalışmak. İkincisi, kuşkusuz en kişisel olandan en toplumsal olana kadar kendimize, tek çocuğumuz olan kalbimize, mecramızda ve maceramızda akmaya ait bir karşı durma çabası. Dilimizi yitirdiğimiz andan itibaren aşklarımızın, düşlerimizin, arayışlarımızın, yolculuklarımızın düşeceği durum kekemelik olacaktır. Böyle bir tavrı da içkinleştirmek ister kitap. Ve şiir özelinde verili estetik beğeniyi, tüketim ideolojisinin mevcut söyleme biçimlerinin eleştirisidir bir anlamda. Kekemeleşmenin kırılacağı yerlerden biri de unutturulmuş nüansı ortaya çıkarmaktır. Bu nüansı yüklenmek, kendimizi, kendi dilimizi yaşatmaya çalışmaktır.

 

Kekemece'nin ilk şiirlerde, halk şiirinin, giderek dinsel metinlerin söyleyişine bir yakınlık var. Bu devam edebilir mi?

 

Arkaik söylemden yararlanmak istedi tabii Kekemece. Yani az önce sözünü ettiğim nüansa indirgenmiş ve mutlaka açığa çıkarmayı arzu ettiğim kendimizi ifade etme olanaklarını bulmak, aynı zamanda üstlenmek çabasıdır. Dilin ritüel olanaklarından yararlanma, dilin ve bilgimizin yeni olanaklarıyla buluşturma çabası ve arayışı var. Ancak halk şiiri diye bir kadrajlama yaparsak, umarım izlenimin doğrudur, çok tercihen böyle birşey yaptığımı zanetmiyorum.

 

"Ey yarıminsan, tek sesli şarkından artık usan", "aşk eksik bir şarkıdır", "düş görmüşüm: doğanın en eksik şarkısıdır insan". Bu dizeler üç kitabından alındı. Şiir aşkı, insanı tamamlama, tanımlama çabasıdır da denilebilir mi?

 

Denilebilir, ama tek koşulla. Turgut Uyar'ın dediği gibi, tamamlansa aşk olmazdı. Bu anlamda eksik kalacaktır. Ama eksik kalmak burda farkındalıktır. Bir farkındalık olarak eksik kalmak, aşkımıza, düşümüze, kendimize uluşmaya ait bir olanağı da açığa çıkarmaktır. Felsefi ve politik anlamda söylersek, örneğin ütopya kavrayışı cennet cehennem vaazı üzerinde biçimlenir. Oysa yok böyle bir şey. Cennet ve cehenneme dönüştürülmüş, stabileze edilmiş, dondurulmuş bir gelecek anlayışı yok bir imgedir.

 

"Kırk yaşıma yürürken de dünyayı kurtaramıyorum" diyorsun Aşkkıran'da yer alan bir şiirinde. Kekemece'deki şiirlende de yaşına epey gönderme yapıyorsun. Yaşın şiirle ilgisi nedir senin için?

 

Kitabı yayınlamadan önce şiir yazan, okuyan ayrımı yapmadan otuza yakın arkadaşa okuttum, çabalarını sevgiyle anıyorum. Baskın eğilim, bir yaş paniği yaşadığım yönünde oldu. Şair arkadaşım Binali Duman bu izleği iyi anladı sanıyorum. En azından benim hisetmeme karşılık veren bir anlamaydı. Verdiğin dize iyi örnektir. Dünyayı kurtaramıyorum, burda bir ironi var ama, Binali'nin yorumuyla da bir düş yolculuğudur. Bir tür Mohaç Meydan Muharebesi'dir. Zamanla, zamanı bir ağu olarak hayatımıza sızdıran sistemle, egemenlikçi her türden ideoloji ve yaşama biçimiyle sürdürülmek istenen bir savaş. Dolayısıyla burda gözetilen fizik bir yaş değil.

 

Kekemece'de şiirinin dil yumuşamış gibi...

 

Dilde yumuşama mı demek gerekir bilmiyorum, ama söyleme biçiminde bir sakinlik var. Kimi arkadaşların değimiyle "dervişan", yani canı yansa da ah etmeden söylemeye çalışan yanı itibariyle bir yumuşamadan söz edilebilir belki. Ama eleştiri kadrajının daha genişlediğini ve daha sert eleştiriler yaptığını düşünüyorum. Bir başka boyuttan söz etmek istiyorum. Basitlik ile yalınlık arasındaki uçurumun, yeryüzündeki muhtemel en büyük uçurum olduğunu söylemiştim 14-15 yıl önce benimle yapılan söyleşilerde. Basit bir şiir düşünmediğimi, ömrüm yeterse yalın bir şiire ulaşmak istediğimi söyleyegeldim. Kekemece, önceki şiirlerden beslenerek daha olgun, yalınlığa biraz daha yaklaşma olarak görülebilirse, yumuşama da ordan okunabilir diye düşünüyorum.

 

Kırmançça yazdığın şiirler olduğunu biliyoruz. Yakında bir kitap var mı?

 

1985'ten bu yana iki dilde düşünen ve yazan bir pratiğim var. Türkçe beni entelektüel dilim, Kırmançça ise gerçekten duygusal dilim. Kırmança ilk dizelerimi Metris'te atıldığım hücre duvarına yazdım. O günden sonra da bu dilin üstünde düşündüm. Bildiğim kadarıyla Türkiye'de yayımlanmış hiçbir yazılı metin yoktu o dönem. Asmin'deki öykülerde bazı Kırmançça metinlere yer verdim. Bu metinler için aylarca çalışmak zorunda kaldım. Çünkü bu dilin gramerini, fonetiğini, yazım kurallarını bilmiyordum. Çocukluğumda doğanın, annemin, babamın ve arkadaşlarımın kulağıma üflediklerinden yararlandım. Bu dilde yazdığım şiirler artık kitap olma noktasında. Önümüzdeki dönem Kınmançça bir CD'yle birlikte yayımlamak istiyorum. Yazılı bir dil geleneği, okuma alışkanlığı olmadığı için, dize bilimi, estetik beğeni ve birikimin ürünü birşey yazmak istiyorsanız okunması çok zor. Belki okuma alışkanlığı kazandırmak için sesli okumayla birlikte kitabı hazırlamayı düşünüyorum. Özellikle Avrupa'da bu dille ilgili yoğun çalışmaların yapılmasını ise sevinerek izliyorum.

 

Bir ayağın Avrupa'da. Şiirin, şairin ordaki durumu nedir?

 

Cezaevindeyken yazıştığım İngiliz şair Judith Kozantzis, sanatın ve şiirin Avrupa'da düşük yaptığını yazmıştı bana. Ama son 7-8 yılda tanık olduklarımın gösterdiği tam tersi oldu. Değişik vesilelerle, hem çağrıldığım etkinlikler, paneller hem de okumalardan biriktirdiğim şu ki, şiir sanki insanların hayatında daha içkinleşmeye başlamış. Batı'da çok yoğun bir şiir yazıldığını düşünüyorum. Şairlik kutsanmış bir yerde değil, şiirden beslenen de yok, ama zaten Batı yaşama standartlarını belli bir yere getirmiş. Daha bir sakin durum var gibi. Geçen yıl Rotterdam'da gerçekleşen ve Türkiye'den Orhan Koçak'la katıldığımız Poertsy İnternational etkinliğinde yaklaşık kırk ülkeden şair ve editör vardı. Orda tanık olduğum, Avrupa'da yazılan şiirin sıkılığı ve bunun insanların hayatındaki karşılığıydı ve bu bana çok özel geldi.

 

Bir de Türkiye şiirinin son yıllarını sormak istiyorum...

Kişisel kanaatim, '90'lı yıllarda Türkiye şiiri çok önemli bir olanağını ve enerjisini incitti. Sistemin ideolojisine çok fazla tav oldu. Eleştiri olanağını, eleştiriden beslenme olanağını zayıflattı. Baskın eğilimlerden söz ediyorum tabii, içinde durduğu dünyanın eleştirisini yapmakta, muhatabı olduğu okurun estetik beğenisiyle, egemen estetikle hesaplaşmakta, ciddi bir kan kaybı var. Baskın eğilimse zaten egemen formlarla, medyatik sunumlarla, verili okurun hissiyatını satın almayla örülen bir şiir oldu. Politik olarak iktidara karşı ve bu anlamda sol olduğunu söyleyen pekçok insan dile ve şiire geldiğinde tuhaf bir Türkleşme sürecine evrildi. Bir dil için birileri ölüyorsa, zindana düşüyorsa, şiirin kendine has olanaklarından üreyen bir sözünün olması gerekti. Bunu fısıldamaya çalışanları mahkemeler susturmak istedi. Bu anlaşılır, ama bu susturma korosuna iktidara muhalif olduğunu söyleyen pek çok şair, eleştirmen, yayıncı da katıldı. Şiir coğrafyaları, yıllıkları, dergileriyle; şiirin Türkü, Kürdü, Çerkezi olmaz cümleleriyle... '90'lı yılların ikinci yarısında şiirin kötürümleşmesinin ana nedenlerinden birinin bu olduğunu düşünüyorum...

 

 

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön