Mustafa Durak’la “Yakın Mercek” Üzerine Söyleşi

 

 

 

Söyleşi:Yücel Kayıran

 

 

Mustafa Bey, izin verirseniz şöyle bir belirlemeyle başlamak istiyorum. Türk şiir ortamında, şiir eleştirmenleri metinleri konu nesnesi edinmekle birlikte, genellikle şiir ortamına odaklaşırlar ve orada henüz yazılmakta olan ‘yeni şiir’i de takip ederler ve onun ‘gelişimine’ katkıda bulunurlar veya bulunmuşlardır. Rüştünü ispatlayana kadar şairler de genellikle bu durumdan hoşlanırlar. Buradan baktığımızda, sizin farklı bir eleştirel ilkenizin olduğu dikkat çekiyor. Siz, ‘oluşmakta olan şiiri’ veya ‘oluş halinde olan şiiri, dolayısıyla arayan şairi’ değil, ‘olmuş olan şiiri, dolayısıyla bulmuş olan şairi’ konu ediniyorsunuz. Başka bir deyişle, şairi değil metni muhatap alıyorsunuz. Diyebilir miyiz? Bu bağlamda neler söylemek istesiniz..

 

Bu, benim incelemelerimin çıkış noktasını, metin karşısında durduğum noktayı tanılayan bir saptama. Doğru bir saptama. Ancak şunu açıklıkla söylemeliyim: bu bakış açısı bana uyanlardan, belki beni tanımlayanlardan biri. Ama bu, en doğru bakış açısı, ya da diğerlerine göre üstünlüğü olan bir bakış açısı değil. Bakış açılarından biri, o kadar.  Her bakış açısının bakana ve bakılana kattığı zenginliklerden bir pay da ona düşer, o kadar. Sorunun içindeki bir iki noktaya daha değinmeliyim. “Yakın Mercek”te ele alınan tüm şiirler, olmuş şiir değil. Başkaca ele alınanların hepsi, şiiri tam olarak bulmuş şairler değil. Eğer böyle olsaydı “Yakın Mercek” eleştiri kitabı olmazdı. Oysa bana göre o, bir eleştiri kitabı da. Ve doğrusu bu noktada her ne kadar, şiir ortamının sıkı takipçisi olmasam da en azından kendime göre şiirsel değerlerin, şiir olanın ölçütlerini vermeye çalıştığım bir ders kitabı özelliğini de taşıyor “Yakın Mercek”. Böyle olunca bu kitaptaki yazılar aracılığıyla, her şair kendini gözden geçirebilir. Tüm ölçütlerimi benimsemesi gerekmez. Sunulan ölçütten kendince başka ölçütlere de gidebilir. Zaten, herhangi bir şairi şair yapmış bir eleştirmenden, ya da okullu, şiir okulundan çıkmış bir şairden söz edilebilir mi? Şair, ya da yazar gören gözdür, özellikle şair, kişiliği gereği, hiçbir öğretiyi, hiçbir öğretmeni tek kılavuz belleyemez. Gerçek şairin tek kılavuzu içindeki kendi yaratıcı mayasıdır.  Yaratıcı, bulgulayıcı yanı olmayan, fark edemeyen kişiden ne şair olur, ne de yazar.               

 

 

Kitabınıza yazdığınız ‘ilksöz’de, kitapla ilgili ama bu arada eleştirinin neliğini de bağlayan bir ifadeniz var. Şöyle söylüyorsunuz: “Bu (kitap) ne bir türk şiiri tarihi, ne de tam bir şiirbilim kitabı. İkisine de malzeme olabilecek, elden geldiğince nesnel denemeler.” Türk şiir ortamında nesnel ifadesinin, kılıçtan keskin bir anlamı vardır ve özellikle ‘öznel eleştiri’ yapan eleştirmenleri yargılamak için telaffuz edilen bir niteleme gibidir. Sanki öznellik, şiir hakkında bilgi üretimine engelmiş gibi. Siz ise, “elden geldiğince nesnel” ve “deneme” ifadelerini bir arada kullanıyorsunuz. Bu, Türk şiir eleştirisi ortamında telaffuz edilen nesnel kavramına yüklenen anlam bakımından bir çelişki, bir tutarsızlık olarak görülmez mi? Bu konuda neler söylemek istersiniz? Sizce sorun nerede ve dolayısıyla netleştirilmesi nasıl olanaklı?

 

Evet tarihi açıdan bakıldığında türk şiir eleştirisinde öznel eleştiri ve nesnel eleştiri kavramları birbirinin karşıtı, birbirinin dışlayıcısı görünümündedir. Öznel şiir eleştirisinin temel direği Nurullah Ataç ve ona karşı tam anlamıyla bayrak açmış, nesnel eleştiriyi savunan Adnan Benk. Ancak her iki eleştirmenin yazılarına yakından bakarsanız bunları birleştiren bir yan vardır. Yazıları denemedir. Onlarınki uzun, ayrıntılı incelemeler değildir. Hatta uzun denemeler de değildir. Adnan Benk’in öğrencisi olduğum için şiire yaklaşımlarımda ilke olarak öncelikle şiiri anlamsal olasılıklar uzamına oturtarak değerlendirmek isterim. Bu noktadan sonra şiir beni çeşitli araştırma koridorlarında, labirentlerinde gezdirebilir, eğer böyle uzanımları, uzamları varsa. Tam bu noktada yanılma, sapma hakkımı okurun hoşgörüsü için kullanırım. Yani nesnellik, eleştirmenin sözünü söylemeden önceki varlığının bir kipidir.

 

Öznellik konusuna gelince, doğrusu bu konuyla beni yüzleştiren Mehmet H. Doğan olmuştur. İzmir’de eleştiri ile ilgili konuşmalar toplantısında, Enis Batur’un bir şiirinin açıklamasını yapmıştım ve ben kendi payıma nesnel bir eleştiri yaptığımı düşünüyordum. Toplantı sonrası Mehmet H. Doğan, Sina Akyol ile konuşurken, Mehmet H. Doğan benim eleştirimin de yaratıcı, öznel bir yanı olduğunu söyledi. Ben yıllarca nesnel eleştiriye, bilimsel olmaya adandığım için, şaşırdım, duraladım ama kendimi savundum. Elbette bu, daha sonra bende mayalandı, yankılandı, beni geliştirdi sanırım.

 

Bugün için, hele hele sıradan, memur bilim adamı olunamayacağını iyice gördükten sonra, yaratıcı özelliği olmayan kişilerin, asla bilim adamı olamayacaklarını söylüyor ve bunu savunuyorum. İşte, yukarıdaki sürece dönersek, nesnellik, bilim adamlığı ve nesnellik savındaki eleştirmen için birinci aşamadır. Ve bu aşama bilim adamını, bilim adamı olmayandan ayırır. Bilim adamının söylediği yanlış da olsa o nesneldir. Bilim adamının ve nesnel eleştirmenin, her söylediğinin doğru olduğu söylenemez. Ama ele aldığı konuda doğruluğa, gerçekliğe ulaşma gibi bir çabası söz konusudur. İşte bu çaba ortaya konan işi nesnel ve bilimsel kılar. Bu, bilim adamının, eleştirmenin tercihidir. İkinci aşama öznellik olarak da ele alınabilecek, yaratıcılıktır. Şunu kabul etmek gerek, yaratıcılık insandan insana bir görelilik gösterdiği gibi, kişiye bağlı olarak an’dan an’a da değişiklik gösterebilmekte, yaratıcı güç, yaratma enerjisine bağlı olarak görelileşmektedir. Elbette bu yaratma enerjisi ancak ve ancak elindeki bilgiyle de beslenmektedir. Ve yaratıcılık iki aşama için de gereklidir. Anlama aşamasında işletilen nesnellik içinde yaratıcı gücün anlayabilmeye katkısı yadsınamaz. Eleştirmen, anlamasını anlatmaya dönüştürürken de yine yaratıcılığından yararlanmak zorundadır. Sözcükleri seçmeye başladığınızda yaratıcılığa ilk adımı atmış olursunuz. Bu konuda bir şairin şiirsel üretimi, yaratıcılık açısından nasıl (yine göreli olarak) artı kutbun uç noktası ise, ve eleştirmene göre söz konusu yaratıcılığın yoğunluğu daha fazla ise, yaratıcılık çizgisi üzerinde eleştirmenin konumu da asla sıfır noktası olamaz. Hatta bir dili konuşan herhangi bir insanınki bile duruma göre artı olarak değerlendirilebilir.

 

Kısaca öznelliğe yaratıcılık, kendinden bir şeyler katma olarak yaklaşırsak, yüzde yüz nesnel bir şey, olsa olsa o şeyin kendisi, üretilmemiş biçimin ta kendisi olacaktır. Yüzde yüz öznellik de olsa olsa kişinin henüz üretmediği yaratıcılığı olarak bir kendilik. Demek ki eleştirideki öznellik ve nesnellik de, sözünü ettiğim anlama aşamasındaki tutumdan kaynaklanan bir sorundur. Böyle bakıldığında başlangıçta çelişkili görünenin altındaki, yani söylemek istediğim, çelişkisiz anlaşılabilir. Nesnellikten ödün vermemeye çalışan, ayni zamanda yaratıcı yanını da yine elden geldiğince işletmeye çalışan biri olma çabasıdır benimki.          

 

Deneme konusuna gelince “Yakın Mercek”teki kimi yazılar  yazınsal “deneme” kavramının dışındadır. Deneme sözcüğünü, kesinlemekten kaçınmak amacıyla, yazdıklarımın, ayni konularda yazılmış ya da yazılabilecek olanlar göz önünde bulundurulunca, bir olasılık olduğunu belirtmek için kullandım. 

 

                     

Hilmi Yavuz’un şiirini ‘ses simgeciliği’ açısından çözümlediğiniz bir yazınız var. Bu, kelimenin tam anlamıyla bilimsel bir yaklaşım. Bu yazınızdan hareketle iki soru sormak istiyorum. Birincisi; Ses simgeciliğine dayalı şiir çözümlemesinin, diğer şiir çözümleme yaklaşımlarından farkı ve olanakları nelerdir; özellikle çözümlemenin sonuçları bakımından düşündüğümüzde?

 

Ses simgeciliğinin farkına geçmeden önce, böyle bir inceleme yapacak kişinin sesel değerler konusunda hem bilgili, hem de en küçük ses farklılıklarına karşı duyarlı ve anlamsal değişimlerin de bilincinde olması gerekir. Yani burada bile ufkumuzun çizgisi araştırmanın sonucunu yönlendirebilir. Tam da yeri gelmişken araya şunu sıkıştırayım. İnsanlar sanıyorlar ki bilimsel olan her koşulda üretilebilir, demektir. Sanki her bilimsel deney suyun kaynaması gibi, her zaman, her yer ve her koşulda aynidir. Yok öyle bir şey! Öyle deneyler vardır ki alandaki bilim adamları için bile özel uzmanlık isteyebilir. Bilimsellik, kişinin bir bakış kipidir. Bu bakış kipi de önünde sonunda sonuçlarıyla bizim ruhsalımıza, toplumsalımıza, kısaca gözlük derecemize bağlıdır. Bu yüzdendir ki çoğu bilim adamı çevresel ve kendi ruhsal sorunlarıyla sarmaşık halde sürdürür yaşamını. İdeal bilim adamı, -bakın burada bile öznel bir terime başvurmak zorundayım-, araştırmasına her türlü etkileyiciden soyunarak bakabilecek  derecede özgür olabilmelidir. Ama insan söz konusu oldu mu, yansızlık ne derece gerçekleşebilir. Kendimizi, toplumsalımızı katmadan, kemikleşmiş bilgilerimizi bulaştırmadan, bir araştırmaya başlayabilir miyiz ki?! Zaten sürekli yeniliğe açık olmayan, hep başkalarının yanlış yaptığını açıklama derdinde olan kimse, kendini ne kadar geliştirebilir ki? Okumalar kendi bilgilerimin, kendi hazlarımın tekrarına, kendisine, mastürbasyonuna dönüştüğünde fosilleşmem başlamıştır. Ama ‘ben haklıyımcılık’, insanın sınırlarını belirleyen bir çemberdir. En tatlı, en vazgeçilmez hakkımızdır bu haklılık. Soğuk duşlara, ömrünün son anında yüz seksen derece dönüşlere hazır olmak gerekir. Elbette bir de kimi kendini bilmez çok bilmişlerin damgalamasına hiç aldırmamak da gerekir. Konuyu uzattım belki ama sorunun özü ve doğru anlaşılması için kaçılmaz geliyor bu açıklamalar bana. Şimdi rahatlıkla şunu söyleyebilirim. Her önüne gelen ses simgeselliğini bir yöntem olarak kullanamaz. Kullanmamalı. Hoş, zaten, yalnızca ses simgeselliğinden yola çıkarak yapılacak değerlendirmeler her zaman eksik çalışmalardır. Benimki, bu konuda ileri sürülen ses simgeselliğinin bir işe yaramayacağını savunanlara karşı bir denemeydi, ve ses simgeselliği olanaklarından yararlanma örneği sunma çalışmasıydı. Bu tür çalışmaların geliştirilmesi şiir araştırmalarına büyük katkı sağlayabilir. Zaten ilgisini çeken her imin, her gösterenin peşine takılmayacak, maceracı olmayacak kişi nasıl araştırmacı olabilir ki? Öbür eleştirilerden farkı, çok iyi yapıldığında, tüm diğer eleştiri biçimlerinin, aritmetik işlem terimiyle söylersem, onların “sağlama”sı olarak, onların üzerinde bir yere oturabilir. Ama gelişme aşamasında sonuçlarını sürekli öbür eleştirici biçimleriyle desteklemek, “sağlama”sını onlarla yapmak zorundadır. Kısaca araştırıcı için araştırma olanaklarından biridir. Doğru verilerle yola çıkıldığında en nesnel olanıdır. Elbette bu uzun açıklama “Yakın Mercek”in yalnızca ses simgeselliğinin savunma kitabı olarak anlaşılmasını istemem. Kitap dikkatle okunduğunda çok farklı yaklaşımların denendiği görülecektir.         

 

 

İkinci sorum ise şu: Bu yazınızda, şiirdeki ses birimlerinin Saussure’ün, göstergenin nedensizliği ilkesinden hareketle açıklanamayacağını, bunun önyargı olduğunu ileri sürüyorsunuz. Türk şiiri ortamında bazı şairler, bir şair gibi değil genellikle sanki bir dilbilimci gibi konuşup yazmaktadırlar. Yazıları, kendi yaptıkları işin doğası üzerinde düşünmekten çok dilbilimcilerin dil hakkında ortaya koydukları kuramlardır. Bu bakımdan, işaret ettiğiniz yanılgı çok önemli. Şunu sormak istiyorum: Şiirdeki sesin doğası Saussure’ün göstergenin nedensizliği ilkesinden hareketle neden açıklanamaz?

 

Gösterge konusunda 20. yüzyılda Saussure çevresinin yaygınlaştırdığı bir kavram göstergenin nedensizliği. Yani bir sözcüğün işaret ettiği nesneyle, şeyle nedensel hiçbir bağının olmayışı. Sözcüğün, o şeyin her hangi bir niteliğini belirtemeyeceği düşüncesi. Bu düşünce genel iletişim için, kullandığımız dilin işleyebilmesi için doğrudur.  Hız ayrıntıları siler, düzleştirir. Çukurlar, küçük çıkıntılar hız sayesinde düzleşir. Görünmez olur. Ama aslında vardırlar. Aritmetikte ‘küsürat’ı tam sayı olarak ifade etmek gibi. Oysa şair, çılgın adam, anlam bakımından ayrıntılara çekilebilir. Küçücük taşların (göstergelerin, imlerin) altına hazineler saklayabilir. Genel dil açıklamak zorundadır. Ama şiirin açıklama işlevi, genel dil kadar apaçık değildir. Şiir tarihine yabancı olanlar, bilmedikleri bir dili anlamak ve konuşmak isteyenler, şiiri gündelik dil gibi düşünürler. Oysa şiirin kendisi, eğer içinde şiir özü taşıyorsa en anlaşılır biçiminde bile, şiir olarak kendisini zenginleştiren düzgülemeler içerir. Zaten tek derdi bir şeyi açıkça söylemek olsa genel dilden niye farklı olsun ki. Niye ben şiirim diye ortaya çıksın ki? Şair, şiiri içinde, ses malzemesiyle heykeller biçimlendirir, rölyefler oluşturur, desenler çizer. Bu sanatsal diriltmeler, bazen şiirinde yarattığı imgelerle uyuşur ya da uyuşmaz. Her iki halde de şairin ruhsalına, ya da sanat anlayışına ve yetisine yönelik değerlendirmeler söz konusu edilebilir. Bir şairin sözcüklerle oynayışı, kendi şiirine en uygun sözcüğü seçme peşinde oluşu, bu yüzdendir. Bu yüzden şiir gelip sözcüklere dayanır. Oysa sözcüklerden ibaret değildir. Şiir sözcükler demek değildir. Nasıl bir heykel, özelikle sanat ve yaratım bakımından malzemesiyle değerlendirilemezse, şiir de sözcüklere indirgenemez. Şiir de her sanat ürünü gibi malzemesini aşan bir bütündür. İşte bu yüzden benim için göstergenin nedensizliği şiirin temel ilkesidir. Şiir bilim için de bu ilke temeldir. İşin ABC’sidir.             

 

Türkiye’deki edebiyat eleştirisinin günümüzdeki durumuna baktığımızda, şiir eleştirisinin roman ve hikâye eleştirisine göre daha yaygın olduğunu görüyoruz. Bu konuda, pek dile getirilmeyen yaygın bir kanı var; şiirin, romana göre daha kolay okunduğuna, çok zahmet gerektirmediğine ilişkin. Dolayısıyla, işte bu da şiir eleştirisinin diğerlerine oranla daha yaygınlaşmasına yol açmaktadır diye. Bu konuda neler söylemek istersiniz, asıl neden gerçekten de böyle mi?

 

Doğrusu ben kendi adıma yazının değişik alanlarını araştırma nesnesi edinmişimdir. Bu yüzden her hangi bir alana bağlanmadan da konuşabilirim. İster çok karmaşık bir şiir olsun, ister halk ozanının şiiri, hatta halktan insanların dile getirdiği maniler olsun, bir araştırma konusu edilmişse, araştırıcı kolay olmayan bir işe soyunmuş demektir. Zaten yukarıda açmağa çalıştığım nesnellik ile öznellik arasındaki ayrım da, genel kullanıldığı biçimiyle açıklamasını burada buluyor. Kolay yazmaya, hemen yazmaya başlamışsanız, araştırıcı yanınız, “ben bilirim, ben yaparım”a kaymış demektir. Nadide el sanatı, sıradan zanaate dönüşmüş, mekanikleşmiştir. Elbette her zor yazılan, değerli olacak diye bir şey yok. Benim sözünü ettiğim, ikisi arasındaki bilgi ve emek sorunu. Şiir eleştirisinde olduğu gibi diğer türlerin eleştirisinde de ayni sorunlar var. Ancak  bu tür eleştirileri tümden dışladığım düşünülmemeli. Her ürün hak ettiği okuru ve eleştirmeni, hemen olmasa da bulur, inancındayım. Zaten tek başına sonsuz bir şey yok. Bir bütünlüğe katıldığımız oranda, katılabildiğimiz, o bütünlüğün içinde yer alabildiğimiz oranda ve sürece sonsuzluğa katılıyoruz. Bazen unutulsak da, iyi malzemeler biçim değiştirse de, reenkarnasyonla, başka varlığın, başka adın altında yaşamını sürdürebiliyor. Yazı ediğimiz, sanat dediğimiz de, her ne kadar adımızın yüceltilmesi olarak düşünsek de ortak bir havuza, adların birbirine karıştığı bir havuza akmıyor mu?                  

 

Türk edebiyatı ortamında, eleştiri, ulus ideolojisinden, yani temelde kanon oluşturma kaygısından ne kadar bağımsız durabilmiştir? Durabilmiş midir? Size göre, şiir eleştirisinin amacı nedir? Bugün eleştirinin dayanması gereken temel ilke ne olmalıdır?

 

İşte “to be or not to be” noktası. Yunus kendi varlığından geçmesiydi, kendi varlığından geçip Tanrıda eridiğine, Tanrı’da var olduğuna inanmasaydı, Yunus imgesi olur muydu? Farklı Yunuslar bir Yunus’ta kaynar mıydı? Yunus adı kalır mıydı? Bir araştırma sonunda ilk Yunus diğerlerinden ayrılabilir, belirli doğrulara gidilebilir. Ancak ben burada konuya farklı bakmak istiyorum. Bu Yunus’ların kaynaşmışlığı, karıştırılmışlığı gerçeğini nasıl göz ardı ederiz. Ha, bu bizi başka sorunlara açar diyeceksiniz. Ancak kendimizi okurdan, insandan, “bana göre”den soyutlayamayız. Bu yüzden her sanatsal yazılmışın içkin savı, mit olma kaygısıyla yazma, kendini yüceltme sevdasıyla yazma, (yazabilmek için çok önemli, olmazsa olmaz da olsa),  yazarın romantik dönemine aittir. Ancak bu öyle bir romantizm ki yitirdiğimizde her şey bitiyor. Bunun aşılma noktası sadece sözde kalıyor. Ama farkında olmak da doğrusu az şey değil.

 

Bana göre şiir eleştirisinin amacı şairin, yazarken hissettiği yaratımların farkına varmak ve bu yaratım heyecanlarını ister eleştiri, ister inceleme, ister okumalar aracılığıyla yaygınlaştırmak, insan duyarlığını çoğaltmaktır. Şiir duyarlık işidir. Şiir, duyarlığın canlı tutulması, yok olması olası olmadığına göre, duyarlıklı olanları yüreklendirmek, onları bir yandan zenginleştirmek, bir yandan arındırmaktır.

 

Eleştirinin dayanması gereken temel ilke, garip gelecek ama bence “kendini tanı” ilkesi olmalıdır. Kendi gelişimini göremeyen, kendinin farkında olamayan, başkasını nasıl anlasın ki? Kendini bilinçli olarak geliştirmeye çalışan, kendi olmaya çalışan biri de, hangi yöntemle yazarsa yazsın hiç önemli değildir. Kendini bilmezlerden, haddini bilmezlerden korkmak, sakınmak gerek.               

  

Yakın Mercek’teki yazılarınız konu nesnesi, Yunus Emre’den başlayarak, Cem Sultan ve Halk Edebiyatı üzerinde durduktan sonra Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde odaklaşıyor ve bu odak günümüz şiirine, Hüseyin Ferhad’a kadar getiriliyor. Burada da bir yaklaşım ve yöntem birliğinin korunduğu dikkat çekiyor. Şunu sormak istiyorum: Problem ve konu alanınızın sığasını dikkate aldığımızda, bu sığa içindeki Türk şiiri hakkında neler söylemek istersiniz.

 

         Türk şiirinin köklü bir geleneği var. Hem ürün olarak, hem şiir duyarlılığı ve yeteneği olarak sürüyor. Türk şiiri her ne kadar dış dünyaya sesini yeterince, hak ettiğince duyuramamış olsa da, her dönemde evrenselliğe uzanmış görünüyor. Türk şiiri çeşitli ulusların şiirleriyle buluşmaktan, kaynaşmaktan çekinmemiştir. Bu açılım hem arayış içinde oluşu, hem de ayni zamanda kendine güveni içeriyor, diye düşünüyorum. Ancak bu noktada şunu da söylemeliyim. Türkiye insanının cumhuriyet döneminde zorunlu içe kapanıklığı nedeniyle Türk şiiri alıcı, dişi bir şiir olarak kalmıştır. Çok güçlü olduğu halde sürekli başkasından da beslenerek zenginleşme, genişleme yoluna gitmiştir. Kendi ürünlerini yazınsal kültür piyasasına çıkarmayı başaramamıştır. Bu yüzden de genel karakteriyle dölleyen değil, döllenen bir şiirdir. Bitki bilgisi diliyle piçlerle de çoğalan bir şiirdir. Belki bu yaklaşıma itirazlar, diklenmeler gelebilir ama ne yazık ki dışarıya aşıladığımız bir şiir biçimimiz, bir şiirsel bulgulamanız yok. Dışarıda bilinen şairlerimiz Nazım Hikmet dışında ansiklopedik kayıt olarak kalır. Belirli bir okuru olan, hayranı olan şairler değil. Bu belki biraz da şiirin çevrilebilme sorunlarına  bağlanabilir. Ama bu alanda siyasal değil de aydınların tutumunda kendisini hissettiren bir tanıtım siyasası oluşturamamışız. Behçet Necatigil, kendi derdini, kendi şiirini türk toplumuna aktaramadığını düşünerek hayıflanmış ve “Kalsın batı, kalsın daha iyi”, demiştir. Elbette karamsarlığa gerek yok. Hele bunca üretimden sonra. Zaman zaman karamsarlığa kapılsak da şiir, şiirimiz tıpkı bir su gibi kendi yolunu buluyor.         

  

 

Bir önceki soruyla bağlantılı, ama onun devamı olan, bu arada ilk sorumla çelişkili görülebilecek bir soru sormak istiyorum: Son yıllarda yazılan Türk şiiri hakkında neler söylemek itersiniz? İster misiniz?

 

Ben bu konuda genç şairler arasında hep iyi seslerin geldiğini gördüğümden hep umutlu olmuşumdur. Bir İlhan Berk’in hâlâ yazıyor, üretiyor olması bile tek başına olumlu bir gösterge. Ne var ki toplum, zaman zaman hastalık belirtileri gösteriyor. Tıpkı bir birey gibi şaşkınlığa düşüyor. Teknolojinin, arka arkaya yaşanan yıkımların şiirimizi, şairimizi şaşkına çevirdiğini söyleyebiliriz. Şamanlarımız kutsal özlerinden ayrı düştüler ve mağaralarına kapandılar diye düşünüyorum. İç deneyim de şiire çok şey katacaktır kuşkusuz. Ama günümüz şairi ve şiiri için en önemli açmaz çok hızlı giden dünyada, bu hıza koşut oluşan, her alanda hızlı tüketimdir. Hiçbir şeyin sonrası yok. Oysa şair özü gereği şiirinin mayalanmasını, insandan insana çoğullanmayı, rengini, kıvamını, tadını zamanla ve insanlarla bulacağını düşünür. Bunlara gereksinir. Bunun dışında dikkate alması gereken iki önemli temel sorunu var şairin, biri dışarıyı da dölleyebilecek, aşılayabilecek bir şiir üretme sorunu, ikincisi kendi boş güvenini değil de, özgüvenini oluşturmuş bireyin gerektiğinde içe gömülebilen, gerektiğinde bir hatip gibi, bir lider gibi gümbürdeyen, çekip çeviren şiiri üretme sorunu. Şaire çok mu sorumluluk yüklüyorum. Hayır. Şiirden söz edeceksek, şiiri hırka olarak giyeceksek, bu giyinişle eğnimize denk düşen bir görevi de üstlenmiş oluruz. Şiiri kendi kişiliğimizden, sorumluluğumuzdan soyutlayamayız.               

 

 

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön