| |
‘Son dört yılın hüzünleri,
yalnızlıkları, itirafları, öfkeleri yer alıyor bu şiirlerde’
Söyleşi: Mehmet
Çakır
Birkaç ay önce ‘Yol Ayrımı’ adlı seçme şiirler kitabı
yayınlanan Salih Bolat, yeni şiirlerinden oluşan ‘Kanıt’ ile okur
karşısında bu kez. Şair, ‘yokluk’ içinde yazdığı şiirleri varlığına
kanıt olarak sunuyor.
- Şiirleriniz,
bir yoklukta var olduğunuzu kanıtlamak için yazılmış, yanılıyor
muyum?
- Sadece benim şiirimin kaygısı değil; tüm sanatların temel
kaygısı varoluş kaygısı. Bunun bendeki tezahürü, bir yokluğun altını
çizmek; onu şekillendirmek biçiminde ortaya çıkıyor. Tabii oradaki
yokluk kavramını şiir dili açısından biraz açmak gerekir. Şairin
şiir anlayışının bir sonucu olarak ortaya çıkan bir kavram olarak
düşünüyorum yokluğu. Şiiri, bir bakıma boşluğu biçimlendiren dil
olarak görüyorum. Yalnız burada, boşluğu hiçlik anlamında düşünmemek
gerekir. Şu nedenle boşluk diyorum: Şiir, bütün diğer yazılı
sanatlardan farklı olarak dil içi bir etkinlik. Kendi dışında
referansı olmayan, kendi dışında açıklanamayan, ancak kendisiyle
varlık kazanan, amacı kendisi olan bir dil, şiir. Öyle olunca da,
önceden tasarlanmış bir anlama göre biçimlendirilen bir dil değil.
Ancak şiir dışındaki yazınsal türler için bu söylenebilir. Yazar bir
anlam tasarlar ve dili ona göre biçimlendirir. O zaman dilin kendi
dışında bir referansı oluyor. Nedir o da? O dili biçimlendiren
anlam. Ama şiir öyle değil. Şiir, amacı kendisi olan anlamın da bir
şiirin yazılma sürecinde ortaya çıktığı bir dil. Şair önceden ne
yazacağını tasarlamaz. Tasarlıyorsa ne yazacağını biliyordur. Şiir
kadar zor, serap gibi, olmayan bir şeyin peşine düşmesi budalalık
olur. Önceden tasarlanmış anlamlar varsa elinde, bunu biliyorsa;
şiir yazmanın âlemi yok. Boşluk kavramıyla bunu söylemek istiyorum:
Olmayanın şekillendirilmesi ve böylece bir anlam üretmek.
- Bir boşluğu
doldurmak mı yani?
- Hayır, hayır. Boşluğu doldurmak dersek; bir şeyle
açıklanmış anlamlar vardır, boşluklar kalmıştır, onu ikame ediyor
biçiminde bir anlam çıkar ki bu yanlış olur. Parçalanmış bir dildir
şiir. Bütünlüğün dili düz yazıdır. Roman, öykü, oyun gibi yazınsal
sanatlar gerçekliği bütünlük olarak kavrar; parçalanmış olanı
bütünleştirir. Bir istikrar söz konusudur onlar için gerçeklikte,
istikrarlı hale getirirler. Şiir tam tersine; istikrarlı bütün olanı
parçalar. Bunun nedeni de evreni bir yokluk olarak kavrayıp onun
yerine kendisinin geçmesidir. Bu bir abartı sanılmasın. Çünkü şiir,
hep reel etkileyici söz söyleme olarak anlaşılır; bu çok büyük bir
talihsizliktir şiir için. Oysa felsefeyle de sınırlarını kesiştirir
şiir. Felsefe nasıl varlığı sorgularsa; şiir de varlığı sorgulayan
bir dildir. Tabii ki bu bağlam içinde güzel söz söyleyecekse söyler,
bir şey onaylayacaksa onaylar. Yoksa, popülist bir kaygıyla,
kendinin dışında var olan bir durumu, bir hazır duyarlılığı
onaylamaz şiir. Onaylıyorsa şiire benzeyen, şiirin olanaklarından
yararlanmış bir metindir; şiir değildir.
- Somut bir
örnek verebilir misiniz buna?
- Televizyon kanallarında yer alan şiir programlarında
okunan metinler, internetteki bir yığın şiir sitesinin büyük bölümü,
popüler kültürün bazı ünlü adlarının yazdıkları…
- Kitap beş
bölümden oluşuyor. Bu beş bölümü bir kitapta bütünleyen nedir?
- Bir şairin bütün şiir serüvenine baktığımızda, farklı
dönemleri olmasına karşın alttan alta aynı nehrin parçaları olan
dereler gibi olduğunu görürsünüz. Bu yüzden, ne kadar parça parça
görünse de ben onları hiçbir zaman ayrı görmedim. Çünkü o
şiirlerdeki sözcük anlayışını biçimlendiren aynı kişi; o da benim.
Keskin farklar görmüyorum o şiirler arasında. Sadece şiirin ses
tonunda fark var, nota sisteminde. Bölümler arasındaki tek fark bu.
Örneğin ‘Mahşerin Şairleri’ adlı bölümdeki nota sistemi, dinsel
metinlerinkine benzer. ‘Söylenceler’ bölümündeki şiirler, daha
anlatımcı, öyküseldir; durum öyküleyen bir nota sistemi vardır.
- ‘Mahşerin
Şairleri’ adlı bölümde kendinize bir yer belirleme amacınız var
mıydı? Daha açık bir ifadeyle, yerim bu şairlerin yanıdır dediniz
mi?
- Orada on dört şair var. Ben bu sayıyı arttırabilirdim ama
o boyutta düşündüm. Orada izlek oluşturmuş on dört şair demek ki
kendi kan grubumdan gördüğüm şairler. Her şair bir şairin kan
grubundandır, onlar da benim şairlerim.
DOĞA VE İMGE
- İmgelerinizin
çoğu doğa kaynaklı. Sizi bu kadar etkileyen nedir?
- Çocukluktan gelen bir şey olabilir. Şiirsel esin konusunu
araştırmıştım ve çocukluğun çok önemli olduğunu buldum. Saf bilinç
dönemi olan çocuklukta insan, seçerek algılamıyor; özgürce
algılıyor. Bu sebeple çocuğun dili şiire yakındır, planlamadan
konuşur çünkü. Doğayı, hayatı, ilişkileri algılama durumu da saf
bilinç içinde oluşur. Ben çok nefis bir doğada büyüdüm, Akdeniz’de.
Çok çeşitli bitkilerin, çiçeklerin, şimdi nesli tükenmiş olan
sarıasma kuşlarının, günlerce yağan yağmurların, topraktan çıkan
buharların, yıldızların, akşamları güneye, sabahları kuzeye uçan
karanlık kuşların içinde geçti. Bu beni son derece etkilemiş demek
ki. Doğaya yakın olmamı sağlamış. Kişileştirme tekniğini kullanmak
açısından da büyük olanak sağladı bana bu durum. Dikkat ederseniz,
şiirlerimde ağaçlar konuşur; bir kişilik olarak yaklaşılır doğaya.
Dünya edebiyatında bu vardır. Örneğin, Fransız şiiri kişileştirme
tekniğini çok kullanmıştır. Türk şiirinde böyle olanaklar çok fazla
kullanılmaz; figüratif bir şiirdir, insan merkezli bir şiirdir. Oysa
insan her şey değildir. Doğanın şiirlerimde bolca yer bulmasının
ikinci nedeni de bu. İnsan kendini o kadar önemsiyor ki. Dinsel
kaynaklı da olabilir bu. İslam dinine göre insan doğanın en yüce
yaratığı olarak anlaşılır. Bence öyle değil. Salyangoz da yüce bir
yaratıktır. Böcekler, taşlar, kuşlar… onların da trajedileri vardır.
Bazen de bir imgenin ne olduğunu ben de bilmiyorum,
açıklayamam. “Bu vakitlerde düşer tuzağa gecenin tilkisi”* Bu
gecenin tilkisi ne? Gece yürüyüp giden bir tilki mi acaba?
- Bilememek ne
ifade ediyor sizin için burada?
- Ben ne kadar bilmiyorsam; o bilmediğim, açıklayamadığım
şiirleri daha çok seviyorum. Ben ne kadar biliyorsam; o kadar
kendimi aşmamış olarak görüyorum. Kendi dışıma çıkmamış olarak
görüyorum.
SES VE ANLAM
- Şiirlerinizin
esas kaygısı nedir?
- Kendini var etmenin bir olanağı olarak görüyorum şiir
yazmayı. Onun dışında şiirin bir sanat olmasından ötürü bir sürü yan
kaygılar oluyor. 1940’larda, özellikle Avrupa’da, sosyalist hareket
içinde kitlelerin bilinçlendirilmesinde sanatın görevi çok
tartışılmış. O dönemde İtalyan Anthony Gramsci, Mussolini’ye
muhalefet ettiği için atıldığı hücrede şöyle diyebilmiş: “Sanat,
sanat olduğu için eğiticidir; eğitici olarak sanat, hiçbir şeydir.”
Bir sanat yapıtı kendi diline ne kadar uygunsa, kendi dili
içerisinde ne kadar şiirse o kadar eğiticidir.
- Şiirlerinizi
sözcükler üzerine kurmuşsunuz. Peki, sesin yeri nedir şiirlerinizde?
- Şiir dilinin amacı, referansı kendisidir demiştim. Şiir
dilinin amacı kendisiyse, referansı kendisiyse neye dayanarak şiir
oluyor? En önemli dayanaklardan biri ses. Ama ses, tek başına anlam
mıdır? Hayır. Bu şiir için değil, müzik için geçerlidir. Müzikte
ses, anlam yaratır. Şiirde, anlamın yaratılmasına yardımcı olmakla
birlikte ancak sözcüklerle vardır. Sesin değeri onu yansıtan
sözcükle birlikte vardır. Müzikteki gibi salt ses olarak
alamazsınız. Formel şiirde, divan şiirinde, halk şiirinde bu var.
Ses çok önemli orada. Zaten divan şiirinin de şarkı diye bir türü
vardır. Halk şiirinde de türkü vardır. Bunlar, sesin anlam
oluşturmada önemli olduğu şiir türleridir. Benim yazdığım şiirde de
vardır ancak, sözcüklerle vardır. Ses ikinci plandadır. Bazı şairler
sesi ön plana alıyor, o zaman anlam sorunu ortaya çıkıyor. Ses de
bir anlamdır ve ilk plandadır diyorsan; müzik yaparsın. Müziğin
kaygısını, şiir gibi zor bir işle yapmak yerine müzikle yap; daha
rahat edersin. Bir sözcüğü ben şiire alacaksam; o sözcük şiirsel
bağlama hizmet ediyorsa alırım. O sözcüğün harflerinden üreyen ses,
bütün plandadır. Ama sözcüğün ürettiği ses, içinde yer aldığı sözcük
öbeğine uymazsa vazgeçerim. Sesin de uyması lazım.
BİÇİM VE ÖZGÜNLÜK
-Bazı
şiirlerinizde düz yazı biçimi kullandığınız görülüyor. Sizce şiiri
düzyazıdan ayıran nedir ve niçin bu biçimi kullanıyorsunuz?
- Şiirin bir nitelik olduğunu kavram olarak ilk kez Roland
Barthes ifade etmiştir. Ama ondan daha önce Mallarmé, şiirin
duyguyla, düşünceyle değil sözcüklerle yazıldığını söyleyerek;
şiirin bir nicelik olmadığını da söylemiştir. Demek ki bir metnin
ölçülü uyaklı, sağdan sola, dörtlükler biçiminde gibi geleneksel
şekilde yazılıyor olup olmaması, onun şiir olup olmadığını
belirlemez. Metnin biçimi nasıl olursa olsun; önemli olan metnin
niteliği, tözü, gerçekliği kavrayış biçimi, kendini gerçekliğin
yerine koyup koymaması. Öyleyse şiirdir, siz onu nasıl yazarsanız
yazın. Bizim edebiyatımızda bunun örnekleri pek fazla yoktur.
Genellikle formel bir şiirdir Türk şiiri. Niceliğe ağırlık veren,
şiirin nitelik olduğunu henüz tam olarak kavramamış bir şiirimiz var
bizim. Beni düzyazı biçimine iten, şiirin bir bütünlük işi olduğunu,
gerçekliği kavrayış biçimi olduğunu anlamam oldu. Benim düzyazısal
olan şiirlerimde daha çok bir durumun, yaşantı kesitinin izlek
olarak ele alındığı görülür; dinamik, devingen bir izleğin değil.
- Şairin
özgünlüğünü ne belirler sizce?
- Özgünlük sorunu, aslında spekülatif bir sorun. Bazı
insanlar bir sanatçının özgün olmasını her şey olarak görür. Ben
öyle görmüyorum. Etkileyici, güzel ol, birazcık da geleneksel ol; ne
çıkar yani bundan. Ben böyle düşünüyorum. Kendi karakterini, kişilik
yapısını, dili kullanış biçimini şiirine yansıtmasıyla ortaya çıkar
özgünlük bir şairin. Özgün olmak için çabalamaz şair. Yeni bir şey
yaratmak için çabalar. Ama yenilik düşüncesi yoksa, özgünlük
düşüncesi olmaz. Yeniyi bulmak için de bir şairin kendinden en az
iki yüz yıl önceki ve kendi kuşağının şiirini yakından bilmesi,
onları tahlil etmesi lazım.
- Tiyatroyla
ilişkiniz ne kadar etken şiirlerinizde? Etkiliyor mu?
- Tiyatro üzerine formel eğitimim yok ama drama tarihi
dersi veriyorum, bu yüzden tiyatro okumalarım var. Üniversitede
verdiğim derslerle ilgili olan okumalarımın tümü şiirimi etkiliyor;
ufkumu açıyor, yeni olanaklar sunuyor, yeni sözcükler katıyor.
YENİDEN KANIT
- Şimdi dönüp
baktığınızda nasıl buluyorsunuz ‘Kanıt’ı?
- İnsan, belli bir süre geçtikten sonra, yazdığı şiirle
arasında bir soğukluk oluşunca farklı bir gözle bakabiliyor. Son
dört yılın hüzünleri, yalnızlıkları, itirafları, öfkeleri yer alıyor
bu şiirlerde. ‘Kanıt’ı, benim şiir anlayışımın getirdiği tepe nokta
olarak görüyorum ben. Bundan sonra yeni bir şey yapmalıyım. Mesela,
doğanın şiirlerimde daha farklı biçimde olmasını sağlamalıyım ya da
şiir parçalanmış bir dil diyorum ama ben bunu yapabiliyor muyum?
Çünkü bir bilgi insanda önce teorik oluşur; sonra onu yapar insan,
uygulamaya dönüştürür.
- Şiir
parçalanmış bir dildir derken ifade etmek istediğiniz nedir?
- Gerçekliği parçalayarak ele alan bir dildir demek
istiyorum. Bir yerde okumuştum, öykü ve roman gerçekliği gündüz
ışığında algılamaksa, şiir şimşek aydınlığında algılar. Burada
söylemek istediğim bu. Öykü ve roman bütünlüğün dilidir; şiir
diliyse gerçekliği adlandırılmış biçimiyle değil, kendisi
adlandırarak kavrar. Karanlıkta şimşek çaktığında ne görürüz? Bir
anda ve çok keskin ışık altında birbirine geçişmiş şekiller görürüz.
Onun ne olduğuna sonra karar veririz, kesin de söyleyemeyiz.
Etkiler, gerçekliğin şekillendirilmiş halini bozar, birbirine
geçiştirir ve bize bırakır onu adlandırmayı. Roman, öykü gibi
bütünsel sanatlar gerçekliği bütünleştirir, adlandırır, sana öyle
sunar. Senin adlandırmana olanak vermez. O halde şiir parçalanmış
bir dilse, çok fazla boşluklar bırakmak zorunda, metni okuyanın
dolduracağı. Çağrışıma yer vermek zorunda. Ben şiirimde çağrışıma
yeterince yer veriyor muyum, yoksa müdahale edip, tanımlayıp
betimliyor muyum? Bunları daha fazla düşüneceğim. ‘Kanıt’ çıktıktan
sonra bunları yapıyorum, okuyorum, araştırıyorum. Çünkü şiir bilgisi
sonsuz bir şey. İçine girdikçe çok yeni düşünceler, duyarlıklar
oluşturuyorsunuz. Bu yüzden şimdi tasarladığım bir şiire
başlamıyorum örneğin. ‘Kanıt’ın devamı olacaksa, yazmam. Belli bir
ustalık, belli bir yetkinlik geliştiriyor şair. İstersen onunla
istediğin kadar şiir yazarsın. Öyle yapan şairler var ama ben böyle
düşünmüyorum. Her kitap daha farklı bir imge düzeyinde, var oluş
biçimi benim için. Öyle olmayacaksa, seri üretim yapmanın âlemi yok.
Kimse bizi tehdit etmiyor “şiir yaz” diye. Nasıl olsa şiir para da
etmiyor…
* ‘Bu Vakitlerde’ adlı şiirden.
Kanıt/ Salih Bolat/ Varlık Yayınları/ 88 s.
(Cumhuriyet Kitap,860)
|
|