Şükrü Erbaş İle Söyleşi

 

 

‘Her şeyi tutkuya çeviren gecikmeyim ben’

 

Söyleşi:Tezer Cem

 

Şükrü Erbaş’ın şiiri 80’lerin ortalarında toplumcu gerçekçi çıkışla kendini göstermiş ama orada kalmamış, hayatın katmanlarından beslenip derinleşerek hep yenilenen bir şiir olarak duruyor karşımızda. Sizi kuşakdaşlarınızdan ayıran ve birleştiren yerler nereler? Zincirin temas noktaları ve boşlukları desek?

 

Şu kuşak kavramını anlamadım hiç. Şiire birlikte başladığım arkadaşlarımla kuşakdaşım ama İlhan Berk’le de, seninle de kuşakdaşım ben. Evet, ‘toplumcu gerçekçi’ bir meseleyle doğdu şiirim. Bizim yazmaya başladığımız yıllar, devrim düşüncesinin yalnız kalbimizde değil avucumuzda da bir ateş topu olduğu yıllardı. Ölüm dahil şiddetin hiçbir biçimi, ne eşitlik duygumuzu ne de özgürlük tutkumuzu gölgelemişti. Hepimiz birer politik ütopya, acı birer gerçektik. Bu tarihsel-sosyolojik koşullar dışında hepimizin, her biri biricik, binlerce kapalı dünyası vardı. Şiirimiz bu hamurda mayalandı. Kendi şiirini kuran herkes farkını ve değerini yarattı. Bana gelince… kendinden konuşmanın ayıbını bile bile, birkaç cümleyle belki şunlar: Becerebildiğim kadar  geniş bir konu ve tema çeşitliliği sağlamaya çalıştım. Herkes ‘devrimci’ şiirler yazarken ben bir genelev kadınını yazmaktan çekinmedim. Herkesin sustuğu yerde Kürt sorununu şiire taşıdım. Hayatımı onların acısıyla tüketirken ‘köylüleri niçin öldürmeliyiz’ demekten korkmadım. Sinema Kapıları’ndaki çocukları büyüklerden büyük konuşturdum. Herkesin babasını babam yaptım ve çocukların sevgisizliğini telafi etmeye  çalıştım. Eşik, kirpik, sarkaç ve gölge imgesiyle de bir karşı dünya tasarımı kurulabileceğini sezdirdim. Cezaevleriyle, cinayetlerle kırılırken,  sırası mı demeden otların da insan kadar değerli olduğunu söyledim. Şunları da eklemeli: Nâzım’ın devrim düşüncesi ile Yunus’un derviş tevekkülü aynı derecede heyecanlandırdı beni. Yüksek sesli toplumcu şiirle Necatigil’in ev içlerini, İkinci Yeni’nin kapalı dilini, gerçeküstücülüğün cesaretini,  türkülerin arkaik sesini sessizce buluşturmaya çalıştım. İzin verirsen bu ayıbı burada keselim.

 

‘Kalp erkendir bedenden/ Yanarken de sönerken de’


Çok inceltilmiş duyguları yaratırken, söze, yaratıcının dayanma gücünden bahseder misiniz biraz. Bu ağır yükü niye yüklenir ve nasıl götürür şair…

 

Gerçeğe dayanmak daha kolay değil ki. Yaratma süreci bir iyilik seçimi, bir yaşama imkânı. Hiçbir zarafeti olmayan, değersizliği kültür edinmiş, adalet duygusundan yoksun, özgürlüğü şiddetin hakkı gören, güzelliği zavallı bulan, sevgiyle emeğin bağını çoktan koparmış, yirmi dört saat sizi aşağılayan bir dünyada yapabilecek daha iyi bir şey var mı? Estetik bir çabayı etik bir kavramla açıklamaya çalışmak gibi algılanabilir: İnsanın insan olma şansının bu seçimde olduğuna inanıyorum. Şimdi değilse de uzak bir gelecekte içinde yaşayabileceğim bir dünya tasarımı bu. Güçlüğü, yaratma sürecinden çok, bu çok uzak talepte.

 

Güç dengelerini nasıl kuruyorsunuz şiir ile hayatınız arasında? Edebiyat dünyasının bile çekilmez olduğunu düşünenlerden misiniz? Antalya bir kaçış mı,  arayış mı? Peki bulunan?

 

Bir denge yok. Biri ötekinden durmadan dünya çalıyor. Bir süre sonra şunu öğreniyor insan: Yalnızca birisi sürekli olamaz. İnsan bütün bir hayatı şiirin yazılma sürecindeki psikolojiyle yaşayamaz. Bu, ölüm demektir. Yine bütün bir hayatı ortalama algının sığlığında da yaşayamaz. Bu, ölümden kötü bir hal. Bu iki aykırı yaşama biçimi, yaratıcı düşüncenin ruhu olan verimli bir mutsuzluk için birbirine muhtaç. İnsan bunun bilgisine ya da sezgisine vardıktan sonra yaşadığı hayatı daha bir seviyor. Yalnızca şiirin imkânı olduğu için değil, daha da önemlisi, varoluşunu duyumsayabileceği başka bir imkân olmadığını gördüğü için. 

 

Herkesin hemen her gün birlikte olduğu, insanlarla hiçbir teması kalmamış, acıklı bir kasta, enset bir ilişkiye dönüşmüş bir ‘edebiyat dünyası’ cehennem gibi bir şey olmalı. Yazdıklarının arkasında bir mahcubiyet duygusuyla duran, birlikte olmaktan derin haz aldığım arkadaşlarım var elbette. Ama biz edebiyatı konuşmaktan çok, gerçeklik denen şu gerçek dışı mucizeye şaşar dururuz. Muradın, doğrudan metnin  kendisiyse, en has edebiyat bile insanın zehirini almaz her zaman. Antalya’ya gelince.. ne bir kaçış, ne arayış. Yorgunluklarıma, yazacaklarıma, bencilliklerime, sevmelerime bir bahane; bir pencere denemesi. Bulunan mı? Belki erken ama, ‘gittim ki benden yapılmış boşluktu her yer’

 

Türkülere yakınlığınızı biliyoruz. Nasıl etkiliyor sizi türküler? Şiire düşmanlık eder mi gizlice? Şükrü Erbaş’ın türküsü hangi gırtlaktan çıkar?

 

Türküler, masallar, halk hikâyeleri, benim çağdaş edebiyata açılan kapılarımdır. Mazlumu anlamayı ve sevmeyi türkülerden öğrendim ben; şiirin çapağını ayıklamayı, ritim duygusunu, sesin önemini, imge kurmadaki cesareti, tevazuyu, derdini ortaya koymadaki hesapsızlığı, içtenliği sanata dönüştüren yalınlığı, duygunun simyasını, küçük hayatlar olmadığını, kendi olabilme erdemini, sözün kusursuzluğunu, acıyı iyiliğe dönüştüren dünya sevgisini, halkın ortak bilinçaltını… Bütün bunlar kimi etkilemez? Türkünün mayasında kötülük yok ki şiire ya da bir başka şeye düşmanlık etsin; şiiri şiir olmaya zorlar olsa olsa. Benim türküm, sesi kısılmışların hançeresinden çıkar, varır çağdaş bir dünya masalına ulanır.  

 

DİPNOT

Ben gölge dediysem siz eşik okuyun/ Sizin göründüğünüz değildi ışık dediğim/ Aşk dediysem özgürlüğü sizden uzak/ Sustuklarınızdı kirpik kirpik eğildiğim/ Masal beni doğurandı siz gerçek olun/ Bir yaşama imkanıydı her ölüm şiiri/ Mezar sayın dilimi tanrılar büyütün/ Çocuk benim aklımdı siz unutun unutun/ Kimse üzgün düşmesindi kimseden/ Yalnızlıktan biçtiğim korunaksız zaman/ Deniz dedim yumuşasın diye evleriniz biraz/ Tutsak sizdiniz ben çekildikçe/ Babanızı sevin diye öldürdüm babamı/ Uzaklarla büyüyün diyeydi dağ masalı/ Ben yazdıysam ben sustuysam ben gittiysem/ Sizi doğurmak içindi sizi öldürmek içindi/ Sizi yaşamak içindi…

                                        

Ben bu şiire çok ağladım. Geldiği, beni getirdiği yerler bir yana, Şükrü Erbaş şiiri için çok önemli anlamlar, ömrünüze dair açılımlar  içeriyor. Neyi, niye anlatma derdi duyuyor? Özür mü  diliyor? Kimden? ‘Çocuk benim aklımdı’ derken meşhur ‘çocuk’ ele mi veriliyor, kirpik imgesi  susuşla dağlanırken..

 

Şiirimin ruh atlası için birkaç ipucu belki. İnceltilmiş bir sitem, kolaycı okura. İnsanın yabancılaşmasına küçücük bir dipnot. ‘Öteki’ni bir daha içselleştirme denemesi. Otuz yıldır yazıp da değiştiremediklerim için bir özür. Çocukluğa bir daha dönme. Beni büyüten değerlerde umutsuzca ısrar. Bir çağrı daha insanlara, gerçeğinizin dışına çıkın diye… Bir açıklama değil elbette bunlar; belki biraz daha bulandırma. Şiirden uzun konuşacağım neredeyse; susalım.

 

(…) Bitti kalbin suçu/ Suya su demeyi öğrendim// Acı güzellik/ Sana inandım senden korktum// Anladım ve öldüm/ Bir hoş mutsuzluk içinde yaşadım.

 

Siz şimdi kaç kez öldünüz diriltmek için? Nicelik bir değer değil,  kum gibi sözün  simyasından damıtılmış dirim sunuyorsunuz zamana. Yaşama yönelik bu coşkuyu nasıl üretiyorsunuz?

 

Sevgili Tezer, ‘şiir, üzerinde çok fazla konuşmayı kaldırmayan bir sanat dalıdır’ der Melih Cevdet. Her soruyla irkiliyorum. Ne söyleyeceğimi hem biliyorum, hem bilemiyorum. Kendinin biricikliğini ve zamanın sonsuzluğunu kavrayan insan umutsuzca hayatı sevecektir. Paradoks değil bu. İnsan ölümü ancak yaşıyorken yener. Bunu açıklayamasa da gizli bir hayat bilgisidir bu. Beş duyusuyla algıladığı ne varsa sonsuzluk odur. Acısını ve mutsuzluğunu hatıraya dönüştürerek sevme yetisi, insanın yaşama gücünün müthiş bir buluşu olsa gerek. Gençlikte sadece yaşanıyor. Belli bir yaş dönemecinden sonra, geçmiş dahil, her şeyin farkına varıyor insan. Ölümün nişanı düşmüş herkesin biraz filozof kesilmesi nereden gelir dersin? Bilemiyorum, buralardan süzülüp gelen bir telaş belki, coşku  dediğin.   

 

1/Her şeyi tutkuya çeviren gecikmeyim ben. 2/Yoruldum bütün yaşları çocukluğa taşımaktan. (…) 5/İnsanların pişmanlıklarından bir rüyayım hâlâ. 6/Sonra nesnelerle aramdaki acı uyum.  7/Saygı değil ölümmüş çekildiğim tenha. (…) 12/Bu yaz da ölülerim açıyor dağlarda. 13/Beklemiş vakit…her yeri dolduruyorsun. 14/Anımsadıkça unutuyorum seni geçmiş.(…) 16/Korkum ayrılıktan fikrim ölümden.

 

Her birinden şiirler hatta sayfa sayfa yazılar çıkarabilecekken, neden müsriflik eder de tek bir şiire, dizeye adar kendini şair? Özün vuruculuğu mu çeken, okura bir yoğunlaşma çağrısı mı? Bu noktadan sonra yazma adına sizi korkutan şeyler var mı?

 

Ne müsriflik, ne cimrilik; yazılması okura bırakılmış onlarca şiir var o her bir dizede. Eklenecek bir söz bütün büyüyü bozacak, bir açıklama dizesi insanın hayal gücünü küçük düşürecekti sanki. Belki biraz da Yunus’ça bir tutum: Az söz insan yükü müydü? Bir başka kaygı da, ilk okuyuşta apayrı duran dizelerden, bir duygu bütünlüğü oluşturma denemesi. Yazma adına korkutan şey olmaz mı? Söylediğim her sözün boşluğu zaman içinde sözün kendisini yutacak kadar büyüyor. Sonra, sözün beni getirdiği yerde söylemeyi düşündüklerim, toplumun acıları karşısında beni bile korkutuyor: Bir yaprağın insanın imgeleminin   oluşmasındaki yeri görünür kılmak isterdim örneğin; bir köpeğinin gözleriyle insanın merhamet duygusu  arasındaki ilişkiyi hecelemek… bunları söylemezsem yazdıklarım yarım  kalacakmış gibi bir duyguyu yaşıyorum…   

 

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön